Hilâf-i hakikat

“Dijitalleşmenin en büyük zaafı, veri kontrolünün tekelleşiyor olmasıdır. Az sayıda şirketin tüm dünyanın dijital verilerini kontrol ettiği bu çarpık durum, gelecekte yaşanacak çok büyük sıkıntıların habercisidir. Artık dünyada savaşların bile dijital tabanlı hâle dönüştüğü bir dönemde, böylesine bir güç temerküzünün yol açacağı sorunları tahmin etmek zor değildir.” (Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan)

GEÇTİĞİMİZ hafta, dünyada olup bitenleri bir tarafa bıraktık. Ülkenin dâhilî gündemi(!); muhteris, kıymeti kendinden menkul bir siyâset cambazının batırılmış egosunun dışavurumu ve bunun toplum nazarındaki karşılığının istatistiğini bize satmaya çalışan allâmelerin yaptıkları televizyon yorumları ile Spor-Toto tahmini yapan anket şirketlerinin analizleri (!) ile meşgul olmakla geçti.

O bahsi diğer, evvelâ gayr-i millî mahfillere selâm yolladı; çünkü kendini birilerine beğendirtmeye çalışıyor, tribünlerin kalabalıklarına (belli ki epey seyircisi de var) doğru, değme amigolara taş çıkarırcasına, yıllarca beraber yol arkadaşlığı yaptığı dostlarının gönül hânelerine nefsî arzularının, tekebbürünün nişânesi olan özgül ağırlıklı işâretini bırakıyor idi.

Milletçe dâhilî ve hâricî çok problemle hemdert olduğumuz bir demde, bu sefer ana muhalefet partisinin tosuncuklarından, kin kusma sırasının kendisine geldiğini bekleyen sergerde bir vekil-i esed sahne aldı. Her zaman yaptıkları gibi, olanları tersyüz ederek hilâf-i hakikat beyanlarla, üstelik de Mehmetçiğe dil uzattı.

Malûm-u âliniz, konu, “Tank Palet Fabrikası ve Borsa İstanbul bir kısım hissesinin Katar Yatırım Fonu’na satışı” ile alâkalı idi. Devlet Başkanımızın izahatına rağmen, ana muhalefetin genel başkanı ve sözcüleri, meseleyi her zaman yaptıkları gibi çarpıtıp Okyanus ötesine ve bağlısı oldukları Batı mahfillerine temennada bulundular.

Aslında bizim niyetimiz, bu haftaki yazımızı “dijital faşizme” ayırmaktı. O meşhur tosuncuk ekranlarda arz-ı endâm edince, bir paragrafta ana muhalefetin hâl-i pürmelâlini anlatıp asıl konumuza geçmek istiyorum…

Cumhuriyet’in tosuncukları ve hâddi aşmak

Kurulduğundan, itibaren ellili yılları istisnâî sayarsak, ana muhalefetin hak ve hakikat adına bir şey ürettiği vâki değil. Bunu demekle hak yemiş olmayız. Çünkü bu milletin gönül dünyasındaki imana, İslâm Medeniyeti tasavvuruna olan muhalefetleri, “Dîn ü Devlet, Mülk-ü Millet” uğrundaki faaliyetlere karşı olmak, onların alâmet-i fârikasıdır. Yine de on yıl öncesine kadar PKK, FETÖ ve ülkenin dış politikadaki millî meselelerinde bugünkü gibi savrulmayarak çoğu kez millî tesânüdün yanında yer almışlardır. Ne zamanki bir kaset operasyonu ile Genel Başkanlık mâkâmı el değiştirdi, Okyanus ötesinin, Pensilvanya’nın emrinden çıkmaz oldular âdeta.

Özellikle hakikati tersyüz etmek, bugünkü moda deyimle “algı oluşturmakta” üstlerine yok. Bunlar FETÖ’den aldıkları talimatı harfiyen uygularlar.

Onların durumları tıpkı şu misâlde olduğu gibidir: Komşusunun namazla arasının hoş olmadığını bilen kişi, komşuluk hukukuna dayanarak, “Neden namaza gelmezsin, neden seni camide görmeyiz?” meâlinde kelâm eder. Diğeri, “Komşu, Kelâm-ı Kadim’de, ‘Namaza yaklaşmayınız’ emri var, onun için gelmiyorum” diye cevap verir. Çünkü kendisine yarayan (!) kısmı almıştır.

(“Ey iman edenler! Sarhoş iken, ne söylediğinizi bilinceye kadar, bir de -yolcu olmanız durumu müstesna- cünüp iken yıkanıncaya kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince ya da eşlerinizle cinsel ilişkide bulunup su da bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelip, (niyet ederek onunla) yüzlerinizi ve ellerinizi mesh edin. Şüphesiz Allah, çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.” Nîsâ, 43)

Algıda sınır tanımazlık

Günümüzde algı oluşturmanın şampiyonu, FETÖ’den icâzetli ana muhalefetin sözcüleri, her olanı kendi ölçülerine göre yazıp söylüyor ve Allah’ın lânetlediği “yalan” söylemeyi âdeta hayatlarına düstur ediniyorlar.

Bugün kim Türkiye’ye hasım ise, ana muhalefet ve hempaları o ülkelere, kuruluşlara dost. Dînimiz, dünümüz hakkında başka mahfillerde hazırlanan senaryoların Türkiye temsilciliğini üstlenmişler. Bu hususlardaki algı operasyonları ise başka bir yazı konusu. Bu bahse son vermeden önce, bir bardak suda kopartılan fırtınaların sebebi Tank Palet Fabrikası ile Borsa İstanbul’a ait bir kısım hisse senedinin Katar’a satışının karın ağrısı yapılmasının saiklerine bakalım…

Ana muhalefet ve yamağı birkaç parti ile STK görünümlü kuruluşun başta İslâm’a olan kinleri ile Katar’a olan bakışları arasındaki bağlantıyı bilmek, çok bilinmeyenli denklem çözme işi değildir. İkinci ve belki de onların canını yakan sebeplerden en görünür olanları; terörizme karşı milletimizin irfânî düşünüp devlet aklıyla sâlim bir tavır alması, Cumhur İttifakı’nın kararlı duruşu ve bu minvâlde geliştirilen millî silâh sanayimizin yükselişidir.

Tosuncukların karın ağrısı, İHA, SİHA ve diğer mühimmatlara ilk tepki, ana muhalefetin HDP’den doğma CHP’den olma evlâdı, Tanrıverdi bir CIA patentli sözcüden gelmiş idi. En son Mersinli vekil-i esedin işlediği haltı başka nasıl izah edebiliriz?

Sanki ana muhalefetin sözcüsü durumundaki tosuncuklar, bu milletin aleyhine lâf etmek için haftalık nöbet çizelgesi hazırlamışlar. Bu konu hakkında şimdilik bu kadar kelâmın yeterli olduğu kanaatindeyim.

Dijital faşizme bakış

Yazımızın başında, “dijital faşizmden” bahsedeceğimizi arz etmiştik…

Sosyal Medya ve Dijital Güvenlik Eğitim Araştırma Derneği’nin (SODİMER) bir çalışmasına göre kişiler, internet ortamında toplanarak bireyler üzerinde kontrol sağlamakta ve böylece dijital çağda veri gözetleme ve kontrol etme imkânı küresel bir boyuta ulaşmaktadır.

Dijital faşizmin belirli bir merkezi yoktur. Kullanıcılar ortak sanal plâtformlarda bir araya gelmektedirler. Burada propaganda ve sansür uygulamalarına sıklıkla yer verilir. Özellikle etnik, dinî ve siyâsî konular işlenir. Dijital plâtformlarda kitlelerin çoğunluk gücünü kullanarak gerçekler çarpıtılmakta veya var olan korkuların tetiklenmesine yönelik algı yönetimi çalışmaları gerçekleştirilmektedir. Bu hususla alâkalı Devlet Başkanımızın görüşünü buraya aktarmak isterim.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile KADEM’in iş birliğinde yapılan “Dijital çağda insan kalmak” konulu Uluslararası Kadın ve Adâlet Zirvesi’ne hitap etti ve yaptığı konuşmada, bunca karmaşık ve çetin iç-dış siyâsî meselenin dışına çıkarak ilginç bir insanlık sorununa değindi ve “varılacak noktanın dijital faşizm olacağını” ifade etti.

Sayın Erdoğan’ın dile getirdiği konuların ne kadar hayatî olduğunun anlaşılması için, özet olarak da olsa hatırlamakta fayda var:

“Gencinden yaşlısına, kadınından erkeğine, her kesimden insanın telefonuyla, tabletiyle, bilgisayarıyla, internetiyle her an karşı karşıya bulunduğu dijital dünyanın dışında kalmak giderek daha da zorlaşıyor. 

Eşref-i mahlûkat olan insanı merkeze almayan, ona hizmet etme gâyesi taşımayan hiçbir gelişmenin kıymetli ve kalıcı olması mümkün değildir. Maddî ve mânevî tüm ihtiyaçlarıyla insana hizmet için çalışmayan her mekanizma, sonuçta zulüm üretir. 

Dijitalleşmenin en büyük zaafı, veri kontrolünün tekelleşiyor olmasıdır. Az sayıda şirketin tüm dünyanın dijital verilerini kontrol ettiği bu çarpık durum, gelecekte yaşanacak çok büyük sıkıntıların habercisidir. Artık dünyada savaşların bile dijital tabanlı hâle dönüştüğü bir dönemde, böylesine bir güç temerküzünün yol açacağı sorunları tahmin etmek zor değildir.

İnsanın geleneksel hayat tarzında, çeyrek asır gibi kısa bir sürede yaşanan bu radikal değişimin sonu, doğru bir altyapıyla desteklenmez ve âdil bir anlayışla yönetilmezse, modern köleliğe varır. Etnik ve dinî faşizmin acılarını asırlarca çeken, sömürgecilik ve doymak bilmeyen kazanç hırsının ağır bedellerini ödeyen insanlığı bu tehditten korumak hepimizin görevidir.

Bireyi bir isim veya numaradan ibâret gören dijitalleşmenin sonu faşizme çıkar. Dijital faşizme karşı hep birlikte mücadele etmeli, hep birlikte çözüm yolları aramalıyız.

Elbette bunu söylerken dijitalleşmeyi reddetmeyi kastetmiyorum. Teknolojiyi geliştirenin de, üretenin de, kullanıcı olan insana karşı sorumluluğunu sadece kazanç parantezine hapsetmenin önüne geçilmelidir. Aksi takdirde, dünya yeni çekişme, kavga ve hattâ savaş tehditleri ile karşı karşıya kalacaktır. Sadece geçtiğimiz asırda yüzlerce milyon insanın hayatına mâl olan savaşların yol açtığı ağır yıkımları ve acıları unutmamalıyız.

Dijitalleşme yoluyla yeni adâletsizliklerin, yeni haksızlıkların, yeni ötekileştirmelerin ortaya çıkmamasını temenni ediyoruz.”

“1984”: Tehlikeye dikkat!

Evet, modernitenin sadece bizim toplumumuza değil, bütün insanlığa hediye ettiği yeniliklerin başında gelen ve her şeyi tuzruhu (sülfürik asit) gibi eriten bir şey olan “dijital yenilikler” konusunda Devlet Başkanı Recep Tayyip Erdoğan böyle diyordu.

Gençlik yıllarımızda okuduğumuz bir kitap vardı; doğrusu okurken epey zorlanmıştık lâkin bugün hakkında kelâm edeceğimiz aklımıza gelmemişti…

Gelinen nokta, George Orwell’in 1940’ları hayâl ederek 1940’larda yazdığı ve adına önce “1948” dediği; ancak o zamanın çok erken olacağını düşünerek isim ve kurgusunu “1984” diye değiştirdiği romanında, modernitenin gelişimi ve sonunda “beynimizin birkaç santimetresi” hâriç, insanın her şeyini kontrol edecek bir noktaya varacağını tahayyül ettiği eşiktir.

Orwell, “Büyük Birader” dediği devletin her insan için bir numara vereceğini ve kişinin hayatının bütün bilgilerinin, o numaralı bilgi deposunda biriktirileceğini ve tabiatıyla bu bilgileri elinde tutan devletin, vatandaşlarını da bir esir ve kukla hâline getireceğini daha o zamandan tahayyül edebilmiştir. 

Başkan Erdoğan, “Bireyi bir isimden ibâret gören dijitalleşmenin sonu faşizme çıkar” derken, Orwell’in tahayyül edip eleştirdiği bu duruma da gönderme yapıyordu galiba...

Allah’ın verdiği nimetin mahsulü olan her türlü icadın ve bunların insanoğluna sunduğu beşerî haz ve mânevî meyvelerin Yaratanını kulak ardı eden her türlü bilim ve böylece elde edilen her türlü ürün, kalitesi ve pahası ne olursa olsun, bâtıla hizmet eder. Hakk’a varmayan her yol, rızâ-i İlâhî’ye ters düşen her iş, bâtıldır!

Vesselâm…