Hiç’liğinden, sonsuzluk menkîbesi yazan insan!

Varlık gayesini yitirdikçe çılgınlaşan, yozlaşan, müsrifleşen ve nihayetinde maddenin prangaları ile kendini esaret altına alan yitik insanın yalnızlığına şifa olacak, “Huzurun mayası şükür(den), cevheri tevekkül(den), mahfazası sabır(dan), mesnedi gayret(ten” dosyasını kapağımıza taşıdık. Kendimizin de müstefidi olduğu ve unutulmaya ihmale gelmeyecek bu reçetenin şifasını umuyor, huzurlu okumalar diliyoruz.

İNSAN! Bahtına fenâ ile fânî olmak yazılmış hilkât! Yaratılışı itibariyle Bâkî olanı işaret eden müzeyyen varlık! Bâkî olana yöneldiği kadar, hayata iz bırakacak, bekâyı hak edecek olan! 


Kâinatta yaratılmış ne varsa ve henüz keşfi mümkün olmamış pek çok şey dahil, insanın hizmetine sunulmuş. Neden? Çünkü ilk insanın var edilişinden beridir ölümlerle revize edilen insanlık yeni doğumlarla tazelenirken, insan, tekine ve kendinden sonrakilere yaşanabilir bir dünya bırakmak, fark etmek, keşfetmek, inkişaf etmek, şükretmek, sabretmek ve fehmetmek için akıllı bir varlık olarak var edilmiştir. 


Bir de kodlarına “iz bırakmak” yazılmış insanlar var ki, işte onların gayretleri, söyledikleri ve eyledikleriyle önce zihinler donanıyor ve sonrasında ilmin, irfanın ve hele hele hikmetin yol aydınlatan ışığı ile medeniyetler inşâ ediliyor. 


Varlık mesuliyetinin farkına varınca, önce zihni ve kalbi sancılanıyor insanın. Var oluşunu sorguluyor ve var olmanın mesuliyeti üzerinden değer yargılarını, erdemlerini, yaşadığı coğrafyaya aidiyetini oluşturuyor. Her bir insan tekinin varlık bilinci geliştikçe, bilinçli bir “yaşamak” seyri başlıyor. Bireylerin bu aşamadaki gayreti, bilinçli toplumların inşâsını sağlıyor. Ve her insan sahip olduğu ahlâkî normlarla bir coğrafî alana, bir yönetim biçimine, bir özgürlük anlayışına ve aidiyetini temsil eden bir kimliğe nesnel değil edimsel, durağan değil interaktif, stabil değil kinetik bir enerji ile kendi tarihini yazıyor. Bu yazdığı ise, yazgısının izdüşümü olarak yaşadığı toplumun kültürünü oluşturuyor. Ve işte, insanın farkındalığından doğan var olma gebeliği, mesuliyet sancılarıyla medeniyetler doğuruyor. 


Sadece yaşarken değil, ölümünden sonrasında da hayr ile anılmanın imtiyazından yararlanabiliyor insan. İş ki, kalben, “Ve’l Yevmi’l-ahiri/ Ahiret Günü’ne” inandım desin ve “Ve’l-ba‘sü ba‘de’l-mevti hakk/ Ölümden sonra diriliş gerçektir” hakikati amentüsünün sarsılmaz direği olsun! İşte o vakit insan, kulluk mâkâmı ile tanış olup sonsuzluk ufkuna doğru yol alacaktır. Ve bilecektir, dünyevî varlığının “ömür” adlı bir sermaye olduğunu ve müjdelendiği sonsuzluğa yatırım yapması gerektiğini… 


İnsan, iman ettiği kutlu bir inanışla yol aldığında, üç ehemmiyetli eşikte durur ve düşünür. İlki, aynada gördüğü suretini, bedenini kimin var ettiği sorusuna vereceği cevapla kendisinden mülhem bir sanatın değil, Muazzam bir Sanatçı’nın eseri olduğunu fehmeyler. Görünürde kendinde, kedisinin yaptığı hiçbir şey yoktur ve aksini düşünse kaybolacağını sanıp “hiç”liğini idrak eder. İkinci eşikte durur ve yine düşünür; kâinattaki varlığının hacmi ve kendi çeperindeki bilinci ile biricik ve etkili olmasına rağmen, insanlık genelinde kendisinden habersiz milyarlarca insan olduğu gerçeği ile yüzleşince sayısız sair varlıklar arasında sıradan ama idraki doğrultusunda biricik bir sanat olduğu hakikatine erişir. Son eşikte, tarihin kaydettiği ilk insandan bugüne, doğmuş ve ölmüş insan sayısının havsalasını zorlayan çokluğunda varlığının bir gayesi olduğunu fark eder, genelin içindeki varlığını bir eline, kimseye benzemeyen parmak izinin biricikliğini diğer eline alır ve dünyayı kucaklamak tahayyülü kurabilir. Ve işte böylesi insanlar tarih yazar, medeniyetler inşâ eder. Adı bilinse de bilinmese de, İlâhî kameralara gülümseyerek çalışır ve “hiç”liğinden sonsuzluk menkıbesini böyle yazar. 


Böylece insan artık, kalabalıklar içinde yalnız değildir, kimseye haddinden fazla bağlı değildir, hiçbir şeye bağımlı değildir… Yalnız ve yalnız inandığı Var Eden’in hoşnutluğuna talip olmaktan başka bir gayesi de olmayınca, ameline, işine, himayesindekilerin mesuliyetine, insan ilişkilerine hak ve hukuk dairesinde odaklanır ve dünyevî-uhrevî “saadet”in tanımına yol alır. 


“Efendim, insana dair birkaç satır söyledim, muradım buydu” desem, yalan olur, yine insana dair yazacaktım ama başkaca bir perspektiften dökülmüş satırlarım. “Olsun” dedim. Kendime hatırlatma, okuyan inançlı kalplerle paylaşım olsun. “O”nu zikretmenin ecri, cümlemize nasip olsun. 


Aslında mevzudan çokta uzaklaştım sayılmaz, çünkü baharın taze nefesini etrafımızda hissettiğimiz şu demlerde, Ramazan Bayramı’nın eşiğinde, insan olmaklığımıza dair kurduğum cümlelerin aksi vaki olunca, bireylerden topluma sirayet eden amansız rahatsızlıklara değinmek dilemiştim. 


Varlık gayesini yitirdikçe çılgınlaşan, yozlaşan, müsrifleşen ve nihayetinde maddenin prangaları ile kendini esaret altına alan yitik insanın yalnızlığına şifa olacak, “Huzurun mayası şükür(den), cevheri tevekkül(den), mahfazası sabır(dan), mesnedi gayret(ten” dosyasını kapağımıza taşıdık. Kendimizin de müstefidi olduğu ve unutulmaya ihmale gelmeyecek bu reçetenin şifasını umuyor, huzurlu okumalar diliyoruz. 


Bir vesile, Ramazan Bayramınızı kutluyor, huzurlu okumalar diliyorum efendim!


Hoşnut kalınız!