BİR olayın karşısında veya yanında olmanın dışında akademik analiz esastır. ABD ve İsrail birlikteliğinden İran’a yönelik ateşli, kanlı saldırının en az dört farklı yönü bulunmaktadır. Bunlara ek olarak başka nedenler de sayılabilir ancak bu nedenlerin hiçbirinin haklı birer gerekçe olduğundan söz edilemez.
Ekonomik merkezlerin batıdan doğuya doğru çeyrek asırlık eksen kayması; Çin, Kore, Rusya, Japonya, Türk devletleri ve Türkiye ile Demir İpek Yolu Projesi’nin de içinde olduğu omurganın Batı’ya alternatif olarak oluşmasıyladır. Bu omurgaya Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlanmayı hedefleyen stratejik bir lojistik koridor olan Irak’ın Basra Körfezi’ndeki Büyük Fav Limanı’ndan hareketle Kalkınma Yolu Projesi’nin destek vermesi de eklenebilir. Bu noktada Kazakistan’daki iç karışıklık ve şimdilerde İran’ın petrol ihracatının can damarı olan Hark ve askerî üssü Kiş adalarına yönelik olası bir kara harekâtı için İngilizlerin de işin içinde olduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Nükleer bahanelerin gerekçe olmadığı ve hedeflerin başında doğuya kayan ekonomik güç merkezlerinin oluşturduğu ekonomik koridor yollarının kontrolünü ele geçirmek için petrol bahanesiyle Pers medeniyetinin yok edilmesi de asıl esaslardan biridir. Batı’nın mim’siz medeniyeti atom bombası ile Japonya medeniyetini nasıl yok etmek istemişse aynı pencereden Pers medeniyetini de yok etmek istemektedir. Zira ABD/İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının gerekçesi bilimsel dayanaklardan yoksundur. İsrail’in nükleer silaha sahip olmasına taraftar olup İran’ın aynı silaha sahip olmamasını bahane etmek bilimsel, akılcı bir gerekçeden de mahrumdur. Trump’ın İran hakkında söylediği, “Taş Devri’ne çevireceğiz!” söylemi tam da bunu, bilinçaltından ifade etmektedir.
Diğer bir pencere ise İran’ın Katar, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve diğer ülkelere saldırısı ile İslâm coğrafyasında büyük ve kalıcı bir yarma operasyonunu son şiddetiyle devam ettirmesidir. İran’ın bu ülkelerde ABD üssü olduğu gerekçesi ile saldırması İran açısından haklı gibi görünse de bu ülkeleri daha çok ABD yanında yer almaya itiyor aslında. Bu tavrın yarma operasyonuna hizmet ettiğinin belki İran bile farkında değildir ancak bu operasyon İran’ın da işine geliyor. Çünkü Türkiye, Mısır ve Pakistan cephesinin baltalanma aşamasına karşılık geliyor. İran savaş hâlinde olduğundan saldırılarında önceliği İsrail ve ABD’ye vermesi beklenmektedir, zira İran’ın bazı füzelerinin menzili ve İsrail’in demir kubbesinin aşılması bu görüşü destekler mahiyettedir.
Trump, Netanyahu, Rubio, Ben-Gvir, Hegseth ve Smotrich’en oluşan takım, bazı tuzakların impulsif hareketiyle ilerliyorlar. Medya, zenginler, devlet adamları, siyasiler, büyük şirket sahipleri ve kültür üreticilerine kadar uzanan Epstein skandalında da görüldüğü üzere büyük bir yalpalama kişilerin korkunç tercihlerinden besleniyor. Dünya, az sayıdaki kişilerin dünyayı yangın yerine çevirmesine şahit oluyor.
ABD ve İsrail’in İran’a başlattığı savaşa karşı bu tür pencerelerden bakmanın yanında ciddi analizler de gerekmektedir. En kısa, en kestirme ve en kabul gören yol, bu coğrafyada ve Basra Körfezi’nde hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
ABD nükleer programı bahanesiyle ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) nükleer bomba olmadığını ifade etmesine rağmen yıllardır İran’a ambargo/yaptırım uyguladı. İsrail ise özellikle İran’ın nükleer emelleri ve Hizbullah ile Suriye, Lübnan ve Gazze’deki diğer gruplara verdiği destek nedeniyle İran’ı varoluşsal bir tehdit olarak görüyor. Aslında bu durum, sınırları bile belli olmayan işgalci bir devletin yayılma politikalarının iç ve dış kamuoyu açısından sağlıklı olmayan gerekçesidir. Asıl çatışma noktası ise şudur: İsrail ve İran’ın Irak, Suriye ve daha geniş Orta Doğu’da çıkarları kesişiyor ve bu da bir çatışmayı son derece karmaşık hâle getiriyor. ABD/İsrail, İran’ın Natanz, Fordow gibi nükleer tesislerine cerrahi saldırıda bulunabilecek potansiyeldedir, ancak buna rağmen olası bir kara harekâtında başarı sağlayamazlar.
İran’ın, İsrail’i, Körfez’deki ABD üslerini ve önemli bir altyapıyı hedef alarak kısa ve orta menzilli balistik füzeler ile Tel Aviv’in kalbini vurabildiğini tüm dünyaya göstermesi, savaşın psikolojik ve yönlendirme potansiyelini ortaya koydu. Bu saldırıların kontrollü ölçekte olması ve ölüm kalım savaşı veren bir devletin daha fazla vurmaması akla takılıyor. “ABD, Rusya ve Çin arasında başka bir yönelim mi var acaba?” demeden edemiyor insan. Kurtlar sofrasında İran’ın masada olduğu açıkça görülüyor. İran’ın aslında Doğu’ya kayan ekonomik güç merkezlerinin Batı’yı besleyen damarlarından birinin üzerinde yer alması, akıllardan hiç çıkarılmaması gereken önemli bir gerçektir.
Azerbaycan-Ermenistan Savaşı’nda Ermenistan tarafında konuşlanan İran ile ABD’nin şimdilerde savaşıyor olması ikircikli ve flu bir yapıya işaret ediyor. Türkiye-Azerbaycan arasındaki can damarının adı “Trump Koridoru” olarak isimlendirildi. Hâl böyle olunca mevcut savaşa da hep bir şüphe ile bakılıyor.
Sebep ne olursa olsun savaşın kazananı, barışın kaybedeni olmuyor. Bağımsız bir ülkeye gerçekçi bir neden olmadan sudan bahanelerle yapılan herhangi bir saldırı asla kabul edilemez. Binlerce cana kıyılan bu savaşta Trump ve Netanyahu’nun savaş suçu işlediği akıllardan çıkarılmamalıdır. Ancak bunun hesabı sorulur mu, en azından şimdilik şüpheli…
Taraflar vekil güçlerini harekete geçirerek perdeleme olayı ile tamamen menfaatlerine odaklanmış durumdadır. Avrupa, Çin ve Rusya, gerginliğin tırmanmasını önlemek için arabuluculuk yapmaya çalışabilir fakat bunu yapmak için ne derece gönüllü oldukları düşündürücü. Bunun yanında büyük fotoğrafta İran’ın coğrafî derinlik, füze cephaneliği, yeraltı tesisleri ve asimetrik savaş deneyimini de bu sayede kazanacak olması önemlidir. Bu savaş için çok sayıda gerekçe sayılabilir ancak bunlar arasında en önemlisinin Orta Doğu’daki stratejik dengenin değişecek olması yer almaktadır. Bu dengede Türkiye’nin göz ardı edilemez varlığı da öne çıkmaktadır.
ABD medyası, uluslararası nükleer silahların yayılmasının önlenmesi normlarının uygulanması olarak çerçevelendirerek İran’ı BM kararlarını hiçe sayan haydut bir devlet olarak göstermektedir. Ancak hem ABD hem de İsrail’in asıl kendilerinin, tam olarak İran’ı suçladıkları BM kararlarını hiçe sayan haydut bir yapıda hareket ettikleri şüpheden varestedir. İran tarafından ciddi sorunlar oluşturulmadan bu ülkelerin iç kamuoyunu harekete geçirmek zor. İsrail’e düşen füzelerin yıkım gücü ve ABD’ye giden ABD askerlerinin tabut sayısı, ABD kamuoyunu harekete geçirmesi açısından oldukça önemlidir.
Rus medyası ve yetkilileri, İran’ı genellikle Batı saldırganlığı tarafından tehdit edilen meşru bir bölgesel güç olarak gösteriyor. ABD/İsrail planlamacıları ise İran ile istihbarat paylaşımı veya asimetrik misilleme de dahil olmak üzere Rusya’nın diplomatik veya gizli tepkilerini öngörmekteler. Bu aşamada Türkiye’nin Rusya ve Çin noktasında isabetli bir yol izleyerek Pakistan, Mısır, Suudi Arabistan düzleminde varlık göstermesi savaşın ve Orta Doğu’daki stratejik dengenin çehresini değiştirmiştir.
Sonuç olarak haksız gerekçelerle İran’ı hedef alan her İsrail/ABD saldırısı büyük bir hata olup jeopolitik kısıtlama olarak Çin ve Rusya’nın da hesaba katılmasını gerektiriyor. Çünkü bunlar İran’ı ekonomik ve askerî olarak destekler ve bir saldırı, ticaret aksamalarından diplomatik muhalefete ve bölgesel tırmanmaya kadar daha geniş küresel yankılara yol açabilir. Vekalet ve hibrit savaşlarına yol açan büyük bir atılım gerçekleşmiştir.



