Her fabrika bir kaledir

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Her fabrika bir kaledir” sözü, bence sadece ekonomik bir sanayi kalkınma hamlesini değil, aynı zamanda ulusal bir direnci ve kollektif bir savunma sanayi bilincini de göstermekte. Barışın gerçek teminatı, sürekli savaş çağrıları değil, savaş çıksa dahi caydıracak üretim, teknolojik üstünlük ve örgütlülüktür. Ne güzel demiş atalarımız, hazır ol cenge, istersen sulh-u salâh!

ORTADOĞU, yalnızca bir coğrafî bölge değil, aynı zamanda insanlık tarihinin başladığı, medeniyetlerin doğduğu ve yayıldığı kadim bir merkezdir. Mezopotamya’dan Nil Nehri’ne, Kudüs’ten Şam’a kadar uzanan bu topraklar, inancın, dinlerin, yazının, hukukun, kültürün ve şehirleşmenin yani medeniyetin beşiği olmuştur. 

Ne var ki, bu tarihsel ve kültürel zenginlik, son yüzyılda artık savaşların, vahşetin, soykırımın, gözyaşının, kanın ve yıkımların simgesi hâline gelmiştir.

Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla birlikte Ortadoğu’yu işgal eden Batılı güçler bölgeyi sömürgeleştirmiş, bilinçli şekilde çatışmaları körükleyecek şekilde çizilen sınırlarla, bölge halkların tarihsel ve kültürel birliktelikleri parçalanmıştır. Elbette bunun sonucu olarak mezhepsel ayrışmalar, etnik gerilimler ve iktidar mücadeleleri yüzünden kardeş kardeşe düşman olmuş, Müslüman birliği dağılmış ve sonuçta bu kadim bölge kukla iktidarlarla, vekalet güçlerinin hiç bitmeyecek savaşlarına bırakılmıştır. Bugün Ortadoğu’nun yaşadığı krizler, yalnızca geçmişin bir devamı değil, aynı zamanda günümüz küresel siyasetinin acımasız çıkar hesaplarının da doğrudan sonucudur. Küresel siyaseti dizayn eden Siyonist akıl bütün bu iç karışıklıklardan istifade ederek İsrail’i kurmuş, Filistin’i işgal etmiş, sırasıyla Irak, Libya ve Suriye’yi parçalamıştır. Lübnan’ı etkisizleştirmiş, Ürdün ve Mısır’ın iktidarlarını kuklası hâline getirmiştir. 

Siyonist akıl şimdi kendine tehdit olarak gördüğü İran’a savaş açtı. Aslında göstere göstere gelen bir saldırı olmasına rağmen İran ilk baskında akıl almaz bir zafiyet göstererek çok ağır kayıplar vermiş, ordunun başındaki komuta kademesinin tamamı ve kritik öneme sahip pek çok bilim insanı öldürülmüş, stratejik öneme sahip tesisler ise yok edilmiştir. 

Bu savaşın ben kısa vadede barış olsa bile bir şekilde yeniden başlayacağı ve uzayacağını düşünenlerdenim. İsrail çok yakında ABD ve Batılı ülkelerin desteğini alacaktır. İran ise Rusya ve Çin’den destek alarak bu savaşı sürdürmeye çalışacaktır. 

Savaş artık kapımızda

Bölgemiz artık bir ateş çemberi. İran, Siyonist Emperyalist aklın bir önceki hedefi idi. Finalde ise Türkiye’nin olduğunu gizli değil artık açık açık söylüyorlar zaten. Son kale Türkiye. Siyonist emperyalist akıl İran’ı parçalayacak. Sıra Türkiye’ye gelecek. Bu gerçek artık bir komplo teorisi veya kehanet değil, gözüken bir durum. 

Bu gerçeklik, Türkiye’nin modern, güçlü, yerli ve millî savunma sanayi vizyonunun ne denli öncelikli, hayatî ve ertelenemez bir mesele olduğunu bir kez daha net biçimde gözler önüne serdi.

Son yıllarda Türkiye hamdolsun, savunma sanayiinde çok önemli adımlar attı. Özellikle son 20 yılda savunma sanayinde yerlileşme oranını ciddi ölçüde arttırdı. Savunma sanayi ambargo tehditleri ve oyalamalardan bıkarak ithalat yerine yerli çözümlerle hareket etmeye başladı. TUSAŞ öncülüğünde geliştirilen KAAN muharip uçağı, MİLGEM projesi kapsamında inşâ edilen TCG Anadolu, ASELSAN ve HAVELSAN tarafından geliştirilen elektronik harp sistemleri ve radar teknolojileri, BAYKAR tarafından dünya markasına dönüşen Bayraktar TB2 ve Akıncı İHA’lar, SSB’nin koordinasyonunda ROKETSAN ve ASELSAN tarafından üretimi yapılan SİPER ve HİSAR hava savunma sistemleri gibi projelerle ciddi bir altyapı oluşturuldu. Hatta özellikle KORAL sistemi ve TB2 ve Akıncı Sihalar harp tekniklerini değiştirerek konvensiyonel savaş konseptinin yeniden ele alınmasına neden olmuştur. 

Ancak artan tehditlerin büyüklüğü, bu gurur verici gelişmelerin ve kazanımların yeterli olmadığını göstermektedir. Gün geçtikçe karmaşıklaşan ve hibrit savaş tekniklerinin devreye alındığı yeni düzlemde, salt birkaç proje ya da ürünle ayakta kalmakta mümkün değildir.   

Üstelik bu süreç sadece TUSAŞ, ASELSAN, ROKETSAN, HAVELSAN gibi büyük savunma sanayi aktörlerinin tek başına üstlenebileceği bir konu değildir. 


Türkiye, tarihinin en kritik eşiğinde. Bu şartlarda tek başına bir kurum ya da sektörle değil, tüm milletin seferber edileceği bir millî direniş planlamasına ihtiyaç var. Ve bunun için gerektiğinde her fabrikaya, her atölyeye, her tezgâha, her mühendise, her işçiye, her çalışana savaşmak için ihtiyacımız var. 

Topyekûn sanayi seferberliği

Tarih boyunca büyük savaşlar sadece ordularla değil, o orduların arkasındaki üretim ve lojistik gücüyle de kazanılmıştır. Bugün ise bu güç, yalnızca devlet fabrikalarında değil, sivil sanayi altyapısında da yatmaktadır. 

Burada bahsettiğim konu, hassas savunma teknolojilerinin her yerde üretilmesi değil, savaş ya da kriz anında ihtiyaç duyulabilecek yardımcı üretim kapasitesinin doğru şekilde envanterlenmesi, yetkilendirilmesi ve eğitilmesidir.

Savunma sanayiinin lojistik, mekanik, elektriksel, hidrolik ya da montaj gibi birçok ihtiyacına cevap verebilecek bir yedek sanayi gücünün organize edilmesi gerekmektedir.

Tıpkı 6 Şubat depremleri sonrasında aslında konteyner üretimi yapmayan birçok fabrikanın kriz anında inisiyatif alarak topyekûn bir seferberlik hâlinde üretime dahil olması ve binlerce konteynerin bu şekilde yapılarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması gibi, kriz zamanlarında, savaşta bu gücü kullanmanın aynı mantıkla her fabrikanın kriz anında savunma sanayiine destek verecek şekilde ikincil bir misyonla organize edilmesinin doğru olduğunu düşünüyorum.  

Allah korusun ama olası bir savaşta düşmanın ilk hedefi, elbette ki ülkenin savunma kapasitesini felce uğratabilecek kritik savunma sanayi tesisleri olacaktır. Bu nedenle, tüm güvenlik önlemlerine rağmen, bu tesislerin saldırıya uğraması ya da çalışamaz hâle gelmesi ihtimaline karşı hazırlıklı olunmalıdır. Özellikle hipersonik füze gibi gelişmiş silah sistemlerine karşı henüz tam anlamıyla etkili bir savunma teknolojisinin geliştirilememiş olması, bu riski daha da artırmaktadır. 

Dolayısıyla, savunma sanayiinin sürekliliği açısından en rasyonel çözüm, yedek sanayi gücü envanterinin hızla oluşturulmasıdır. Türkiye’nin sahip olduğu yüz binlerce sanayi tesisi arasında, binlercesi gerekli yönlendirme, teknik destek ve koordinasyonla acil durumlarda savunma sanayiine doğrudan ya da dolaylı katkı sağlayabilecek altyapıyasahip. 

Stratejik yol haritası: Ne yapmalıyız?

A) Kriz anı için sanayi envanteri: Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile Savunma Sanayii Başkanlığı koordinasyonunda, potansiyel olarak savunma sanayiine destek olabilecek her türlü tesisin fiziki kapasitesi, üretim altyapısı ve insan kaynağı tespit edilmelidir. Her şehirde önceden planlanmış yedek üretim merkezleri, kriz anlarında devreye girecek şekilde simüle edilmelidir. 

B) Savunma sanayi yedek güç sertifikası: Savunma sanayiine belirli alanlarda destek verebilecek yeterliliğe sahip firmalar için özel bir sertifikasyon modeli oluşturulmalı. Bu firmalar belirli periyotlarla denetlenmeli, tatbikatlara dahil edilmeli ve vergi avantajları, istihdam destekleri ve kamu alım garantileriyle teşvik edilmelidir.

C) Mühendislik ve teknik eğitimin yeniden kurgulanması: Üniversitelerin mühendislik fakülteleri ile meslek liselerine savunma sanayii modülleri eklenmelidir. Öğrencilere yalnızca teknik bilgi değil, millî savunma bilinci ve kriz zamanında nasıl katkı sunacaklarına dair stratejik eğitim verilmelidir. Aynı zamanda bu okullardan mezun olan öğrencilere “yedek teknik eleman” statüsü kazandırılabilir.

D) Yerli tedarik platformu: Savunma sanayiinin barış zamanında da ihtiyaç duyduğu parçaları üretecek bir yerli tedarik platformu kurulmalı. Bu platform, ASELSAN, ROKETSAN gibi ana yüklenicilerin yanı sıra KOBİ’lerin de dahil edileceği dinamik bir dijital altyapıyla çalışmalıdır. Siparişler, kalite kontrol, lojistik, teslimat süreçleri buradan yönetilmelidir.

E) Önemli yardımcı ekipmanlar: Caydırıcılık, yalnızca silahın kalitesiyle değil, o silahın sürekli üretilebilir ve sürekli bakım olabilir olmasıyla mümkün olur. Bu da topyekûn bir organizasyon gerektirir. Bugün savunma sanayiinin en büyük tehdidi, tedarik zincirinin kırılması, ambargolar, yazılım engelleri ve yedek parça darboğazıdır. İşte bu nedenlerle sıradan bir CNC atölyesi dahi, doğru organize edilirse, millî savunmanın stratejik bir parçası hâline gelebilir. Savunma sanayine destek verecek şekilde örneğin mobil jeneratörler, hafif motorlu araçlar, paletli araçlar, hafif silahlar, patlayıcı mühimmat, dronlar, telsizler, koruyucu donanım, bot, kamuflaj, maske gibi pek çok konuda destek verecek firma envanteri oluşturmak gerekli.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Her fabrika bir kaledir” sözü, bence sadece ekonomik bir sanayi kalkınma hamlesini değil, aynı zamanda ulusal bir direnci ve kollektif bir savunma sanayi bilincini de göstermekte. 

Barışın gerçek teminatı, sürekli savaş çağrıları değil, savaş çıksa dahi caydıracak üretim, teknolojik üstünlük ve örgütlülüktür. Ne güzel demiş atalarımız, hazır ol cenge, istersen sulh-u salâh! 

Türkiye, tarihinin en kritik eşiğinde. Bu şartlarda tek başına bir kurum ya da sektörle değil, tüm milletin seferber edileceği bir millî direniş planlamasına ihtiyaç var. Ve bunun için gerektiğinde her fabrikaya, her atölyeye, her tezgâha, her mühendise, her işçiye, her çalışana savaşmak için ihtiyacımız var.