PROF. Dr. İbrahim Kalın’ın, “İslâm ve Batı”, “Ben, Öteki ve Ötesi/ İslâm-Batı İlişkileri Tarihine Giriş” ve son olarak da “Öze Yolculuk” kitaplarını okuduktan ve çeşitli programlardaki konuşmalarını dinledikten sonra, en çok dikkatimi çeken hususların başında tecessüs yani öğrenme merakının ne derece önemli olduğu ve diğeri de Georg Wilhelm Friedrich Hegel (Almanya, 1770-1831)’in bitirme tezinin Osmanlı eğitim sistemi üzerine olması bahsiydi. “Tecessüs” ve “Hegel’in bitirme tezi” konularının özellikle ilgimi çekmesinde, belki de benim de bir eğitimci olmam etkili olmuştur.
Osmanlı eğitim sistemini birçok kaynaktan okudum ama yeniden bu önemli alana yoğunlaşmamın gerekli olduğuna karar verdim. Hegel’in “aufhebung” (iki farklı unsuru içermek ve aşmak) kavramı, bizatihi kendi tezinin Osmanlı eğitim sistemi üzerine olmasından da anlaşılacağı gibi dikkatle üzerinde durulması gereken bir kavramdır. Hegel’in tezinin konusunun, neden Batı dışında bir medeniyet olan İslâm Medeniyeti’nin en önemli temsilcilerinden Osmanlı’nın eğitim sistemi olduğu, zannedersem kendi içerme ve aşma idealinin bir tezahürü olsa gerektir.
Hegel’in Osmanlı eğitim sistemi ile ilgili bir bitirme çalışması hazırlaması (Hegel’in, Osmanlı eğitim sistemine yaklaşımının olumlu olup olmamasını şu an değerlendirme dışında bırakarak), bu büyük dehanın Osmanlı’yı iki karşıt içermeden birisi (belki de deneyci-rasyonalist Batı karşısında, öteki olarak Osmanlı’yı koyması olarak da yorumlayabiliriz) olarak değerlendirdiğini söyleyebiliriz. Halihazırda kendi eğitim sistemimizi oluştururken, neden yeterince Osmanlı eğitim sisteminden yararlanmadığımız ve hatta en başına gidersek, neden İslâm Medeniyeti’nin eğitim sistemi tecrübesinden yararlanmadığımız sorusunu sormamız zorunlu hâle gelmektedir. Yani “öteki” kadar “kendimize” değer vermiyoruz veya şu andaki hâlimizle geçmişimizi yeterince anlayamıyoruz. Her ikisi de bizim hatamız değil mi?
Bizler, başta kendi kaynaklarımız olmak üzere, bütün kaynakları araştırarak (içermek), geçmişi aşan ve zamanın ruhuna uygun eserler ortaya koyabiliriz. Tamamen içe kapanma fikri, bilindiği gibi her açıdan kısırlaşmaya sebebiyet verecektir. Bu kısırlaşma hatasına düşmeyi engelleyecek en önemli çaba ise bütün entelektüel etkileşimlere rağmen kendimiz kalabilmektir. VII. yüzyıldan itibaren İslâm Medeniyeti’nin fetihler ile başlayan; Bizans/ Roma (Antik Yunan eserleri), Hint, Çin ve İran medeniyetleri ile kurulan temaslar ve entelektüel etkileşimler karşısındaki tavrımız, kendimiz kalabilmenin en önemli örneklerini içinde barındırmaktadır.
Bu etkileşimler karşısında geliştirdiğimiz çözümlerin başında tercüme merkezi olarak Abbasi halifesi Harun Reşid’in kütüphane olarak yaptırdığı ve daha sonra oğlu El-Memun tarafından 815 yılında kurulan Beytü’l-Hikme (Bilgelik Evi) gelmektedir. Beytü’l-Hikme gibi çeviri merkezi ve kütüphane işlevi gören bir merkez ile diğer medeniyetlerle girilen kültürel etkileşimlere, içerme ve aşma çabasıyla karşı konulmuştur. Benzer şekilde başta Bağdat ve Endülüs’te kurulan devâsa kütüphaneler ile kültürel hâkimiyet sürekli olarak Müslümanların elinde bulunmaktaydı.
Medeniyetlerin oluşumunda tarihte üç önemli kırılma döneminden söz edebiliriz:
1) M.Ö. VI-IV. yüzyıllarda Mısır, Hint, Mezopotamya vb. yazmalarının Grekçe’ye çevrilmesi sonucu Antik Yunan (Sokrates, Eflatun ve Aristoteles) felsefesinin ortaya çıkması.
2) M.S. VIII-XI. yüzyıllar arasında Antik Yunan, İran ve diğer kaynakların Arapçaya çevrilmesi sonucunda (Beytü’l-Hikme Çeviri Merkezi) Bağdat merkezli Abbasi Devleti ve Kurtuba merkezli Endülüs Emevi Devleti’nin, Batı karşısında üstünlüğünü kabul ettirmesi.
3) M.S. XIII. yüzyıldan itibaren Arapça kaynakların Latinceye tercümesi sonucunda gerçekleşen Batı’nın ilmî çabaları (tabii olarak da kültürel üstünlüğü tekrar elde etme isteği), yavaş yavaş Batı’yı kültürel anlamda üstünlüğe taşımıştır. Özellikle XVII. yüzyıldan itibaren Batı, bu tercümelerin de yardımı ile kültürel üstünlüğü ele geçirmiştir. Rönesans, reform, hümanizm, Fransız İhtilali, Aydınlanma, Sanayi Devrimi, kapitalizm vs. aslında bu ilkesiz ve vahşi kültürel üstünlüğün(!) bir tezahürüdür. Bu üstünlük, nihayetinde hem maddî hem de kültürel anlamda sömürünün temel dayanağı olmuştur.
Batı’nın kültürel üstünlüğü ele geçirme süreci, hem sancılı hem de dengesiz (insanî olmaktan uzak) olması neticesinde tahakküm ile sonuçlanmıştır. Çünkü kültürel emperyalizmin son noktası olan kapitalizm, bunu apaçık ortaya koymaktadır.
Özellikle Batı’nın bu kültürel vahşiliğine (insanat bahçeleri, kolonyalizm, emperyalizm ve zirve noktası kültürel emperyalizm) karşı, XIX. yüzyıldan itibaren başta İslâm dünyası (Osmanlı Devleti - Devlet-i Aliyye) olmak üzere tepkiler ortaya konulmuştu. İslâm dünyasında “Ne yapmalı?” sorusu, birçok düşünürü meşgul eden ilk soruydu. Sonrasında Batı’nın kendi içinden çıkan Friedrich Nietzsche (Almanya, 1844-1900) gibi filozoflar ve özellikle 1. Dünya Savaşı’nın ertesinde Almanya merkezli “Frankfurt Okulu” düşünürleri ile Batı’nın maddeci-mekanik/tek tipleştirmeci kültürel hegomanyasına tepkiler çığ gibi büyümeye başlamıştı.
Ancak günümüz de dahil olmak üzere henüz tek tipleştirici ve kitle toplumu yaratıcısı kapitalizm balonu söndürülemedi. “Ne Yapmalı?” sorusuna, Batı’nın kendi içerisinden verilen belki de en makul yaklaşımların başında Adorno’nun “Kültür Endüstrisi” kitabıyla daha da farkına vardığımız, Roger Garaudy’in kapitalizmin tüketimine karşı “boykot” çağrısıdır. Diğer bir çözüm ise Mustafa Kutlu’nun “Kanaat Ekonomisi” ifadesidir. Bunlar gibi birçok çözüm önerileri olmasına rağmen, görüleceği gibi Batı’nın kültürel sömürgeciliğine karşı geliştirilebilen ortak bir çözüm henüz tam anlamıyla ortaya konulabilmiş değildir. Bunun en büyük nedeni, toplumun yeterli enerjisinin olmamasıdır. Bunda birinci sorumlu alim/ aydın/ entelektüel/ akademisyen dediğimiz ilim (fikir) ile irtibatlı olan kişilerin yetersiz idealizmidir. Genel anlamda bu kesim henüz tam olarak topluma yol gösterme adına ortak bir tavır içerisinde değildirler. Çünkü, ilim yerine malumatlar yığınının içinde debelenmekte ve bunun da farkında olmayışlarıdır. Konformizm tüm benliklerini sardığı için yeni bir fikir üretebilme potansiyelinin hep kapısından dönmektedirler (istisnalar haricinde). Birbirlerini dinlemek yerine, sürekli birbirleriyle kibir yarışı içerisindedirler. Hakikat arayışı yerine, kariyer yarışına girmişler ve bırakın toplumun enerjisini arttırmayı, kendilerinin var olan enerjilerini dahi söndürmektedirler.
Yazıda dile getirilen sorunlara çözüm bulabilmek için, İslâm Medeniyeti’nin fertleri olarak günümüzdeki tüketimci konumumuzdan kurtulup, değer üreten konuma geçmemiz gerekmektedir. Bunu sağlayacak en temel unsur ise tekrardan bilgiye sahip olmak ve dolayısıyla da kavramlara hâkim olmaktan geçmektedir. İslâm Medeniyeti’nin, Batı Medeniyeti karşısında; teolojik ve siyâsî yönden kazandığı başarılardan sonra, Batı’nın kültürel taarruzuna cevap vermekte geç kalınması son iki yüzyıllık pasif konumumuza sebebiyet vermiştir. En zoru olan kültürel yönden karşı koymalar da ancak yeni bir öncü (ister âlim, ister deha, ister entelektüel, ister aydın deyin) gruba sahip olmakla aşılacaktır. Bunun için her bir ferde önemli görevler ve sorumluluklar düşmektedir. Bu vazife zannedersem konformizmden kurtulup, tecessüs eşliğinde bir “ilim tahsili derdine” sahip olmakla gerçekleşecektir…



