HER şehrin bir
kimliği, bir kişiliği, bir rûhu, bir kalbi vardır aslında. Şehir; tıpkı bir
insan gibi, canlılık gösteren ve yaşayan bir varlıktır. Şehir sadece cadde,
sokak, çarşı, pazar ve binalardan oluşmaz. Şehrin bir hayatı vardır. Şehrin
içinde bir hayat vardır. Bu hayat sadece şehrin içinde yaşayan canlıların sürdürdüğü
hayat değil, bizâtihi şehrin kendi canı, kanı ve rûhuyla yaşadığı hayattır.
Şehri
oluşturan unsurlar; şehri ayakta tutan, yaşatan, şehre rûh veren unsurlardır. Bu
rûh, orada yaşayan insanlarda bulunan nezaket, dürüstlük, duygu, heyecan, yaşam,
adalet, paylaşım, gelenek ve medeniyettir. Bu unsurların kimliği ve kişiliği,
rûhu ve şahsiyeti neyse şehir de odur, şehir de öyle olur, şehrin toprağı da o
rûhla karılır. Şehir rûhla şekillenir, rûh olmazsa yamuk olur, bir girdaba
dönüşür ve insanı yutar.
Bir
şehrin kimliğinin oluşum ve şekillenmesini sadece küreselleşmeye ve kapitalizme
bağlamak asla doğru olmaz. Çünkü küreselleşmeye, kapitalizme, yüzyıllar boyunca
tüm saldırı ve işgallere rağmen kimliğini koruyabilen, rûhunu yaşatabilen
şehirler var yeryüzünde.
Şehir,
içinde yaşayanlara değil, ancak rûhunu taşıdığı millete ait olur. Bir
yazarımızın dediği gibi, “Edirne, Selimiye orada olduğu için bizimdir”. Bizans’ın
yüzyıllar boyunca İstanbul’dan vazgeçmemesinin nedeni de budur. Ayasofya orada
olduğudan, Batı dünyası için İstanbul hâlâ Konstantinopolis’tir. Endülüs
yıkılıp yok olan bir devlet olduğu hâlde, hâlâ yaşayan bir medeniyettir. Kurtuba
şehir olarak ölmüş olsa da rûhu hâlâ yaşamaktadır. İslâm medeniyetinin rûhu İspanya’da
bir daha ölmeyecek, çıkmayacak şekilde Endülüs’ü şekillendirmiş, orayı İberya
olarak değil, artık sonsuza kadar Endülüs olarak yaşatmıştır. Bu sıfatı
kazanmasının ve yaşatmasının nedeni ise El-Hamra Sarayı, Kurtuba Camii ve
onlarca köprü, kervansaray, imarethane ve kütüphanenin orada yapılmış
olmasıdır.
Eğer
Endülüs’te İslâm mimarisini günümüze kadar taşıyan bu eserler olmasaydı, bugün Endülüs
İslâm Medeniyeti’nden bahsetmek mümkün olmazdı. Bu eserler şehre bu rûhu veren İslâm
kültür ve medeniyetidir. Kültür ve medeniyete göre inşâ edilen yapılar, şehrin rûhunu
yüzyılların ötesine taşırlar, ayakta tutarlar.
Şehrin
gelişmişliği sadece yüksek ve modern binaların yapılması, lüks alışveriş
mekânlarının, eğlence merkezlerinin, geniş caddelerin, şatafatlı sokakların,
yıldızlı otellerin bulunması ile ölçülmemeli; insanların hayatını
kolaylaştırma, sahipsiz ve kimsesizlere sahip çıkma, yardımlaşma, sosyal
sorumluluk projeleri, kültürel ve sanatsal faaliyetler, eğitime verilen değer,
medenî ilişkilerin seviyesi, dostluk ve arkadaşlık, fedâkârlık ve vefâ ile
oluşan şehir kültürüyle ölçülmelidir. Şehrin kendine has böyle bir kültürü
varsa, o şehre ait bir rûhtan, bir kimlikten bahsedebiliriz.
Kadim
medeniyetimizin cami merkezli şehir anlayışı, Batılılaşmayla birlikte modernizm
ve kapitalizmin etkisinde kalarak alışveriş ve eğlence merkezli olmaya başladı.
Şehrin fizikî ya da dış görüntüsünün modern ve çok güzel olmasının altında, o
görünürdeki güzelliğe inat çirkinlik, modernliğe inat vahşi bir yüz vardır
aslında. Şehrin bu ikinci ya da öteki yüzü, ilk bakışta görünmeyecek,
anlaşılmayacak kadar saklı bulunmaktadır.
Bazen
yöneticiler şehrin görüntüsünü güzelleştirmek için binalara boya ile makyaj
yapmaktadırlar. Bu makyaj ile göreceli bir güzelleşme de olabilir, ancak kültür
ve medeniyette kendine yabancılaşan, kendini unutan, rûhunu kaybeden,
tarihinden uzaklaşan, geçmişini inkâr eden bir şehir, hiç güzel bir şehir
değildir.
Şehrin
kültürü inanç, gelenek ve edebiyat etrafında şekillenen sosyal hayat,
yardımlaşma, paylaşım ve ulvî bir amaca dayanan ortak bir hayattır. Şehrin
kültürü halkın din, kültür, tarih, gelenek ve medeniyetine uygunluk arz eden
sosyal, kültürel, sanatsal, ekonomik ve siyasal etkinliklerin, projelerin,
organizasyonların ve plânların gerçekleştirilmesi, tüm kesimleri kapsamasıdır.
Şehirde yaşayan tüm insanların kalplerine dokunabilmek ve dokusunu
süsleyebilmek, kültürün ayrılmaz bir parçasıdır.
Kültür
merkezleri açıp burada halkın din, örf, kültür, medeniyet ve ahlâkî değerlerine
aykırı, onlara düşmanlık öğreten, nefret ve öfke besleyen sosyal ve kültürel
faaliyetler yapmak, şehrin rûhuna hançer saplamaktır. Kendini modern zanneden
ama kendinden, benliğinden uzaklaşan insan, şehrin kültürüne katkı yapmak şöyle
dursun, tam tersine bu yapıyı bozan ve çürüten bir icraat yapmıştır. Bu durum
ise şehrin öteki yüzünü ortaya çıkararak şehri kargaşaya, çıkmaza ve teröre
sürüklemiştir.
Önemli
olan, lüks, yüksek veya yıldızlı binalar yapmak değil, şehrin kültürünü
yaşatacak, iyiyi ve güzeli yaşatacak, geleceğe aktaracak kurumlar
oluşturmaktır. Sadece hastaneler açıp insanları tedavi etmek değil, bununla
birlikte hayatı tamir etmek; binalara giden geniş yollar yapmak değil, geleceğe
dair yeni ufuklar açmak; iyinin, doğrunun ve güzelin önündeki engelleri
kaldırmak, şehrin rûhunu yaşatacak yapılar ve etkinliklerle hayatı inşâ emek, ülkeyi
ölü kentler mezarlığı olmaktan çıkarmaktır. Şehri yaşatan şey, rûhu, kültürü ve
mânevî duyarlılığıdır aslında.



