“KELİMELER Allah’ın Adem’e emaneti, Adem’in ise bize mirasıdır.” Nesrin Çaylı
Bu metnin başlangıç cümlesi için tüm ders etütlerimi ve özel sohbetlerimi günlerce zihnimde taradım. Önüme birçok konuda sarsılacağımız veya kabullerimizi dakikalarca sorgulayacağımız onlarca tırnak arası cümlenin çıktığını söylersem, inanın hiç abartmış olmam; bilâkis, yetersiz kaldığımı iddia bile edebilirim…
Bir kapı aralayalım
Kelimeler, “insan”ı mahlûkat âleminde diğer türlerden ayrıştırdığı gibi hedefe taşıyan yegâne enstrümanlar olup, yaratılış amacının nüvelerini arayacağımız ilk kaynaktır da. Ademoğlu, kelimelerle mânâ kapısına yürüdüğü gibi esfeli safilinle âlâyı illiyin arasındaki yerini ise yine kelimeleri kullanma pratiği üzerinden belirler ömrü süresince. İşte bu izahların ışığında “Kelimeler Allah’ın Adem’e emaneti, Adem’in ise bize mirasıdır”cümlesinin sahibini, İlâhî ikramın izini süren, kulluğunda zamana iz bırakmayı menziline alan, kelâm ehli, kavi bir kalem işçisi, kıymetli Hocam Nesrin Çaylı’yı tanıma ve ideasını anlama gayretine bu cümlenin muhteviyatıyla koyulabiliriz.
Mekândan makama, niyazdan şükre ince bir yol
Kudüs sokaklarında serseri bir kurşuna talip adımlar atılıyor... Semaya çarpıyor böylesi bir makama ram olmuş o kalbin teslimiyetle yürüyen sesi. Fakat, başka bir kalbin avucu ise onun tedrisatından geçmenin münacatını gün gün sözcüklere döküyor. İki niyaz da kabule layık samimiyet noktasında. Tecellisinde ise şükür, tedrisata kalbi talip olana (bana), o samimiyetin karşılığında uhrevi makamın ecri ise -gönülden inanıyorum ki- Nesrin Çaylı’ya lutfedildi.
Karşıdaki siluet
11 yaşında dergilerde başlayan bir yazın hayatı, güzel sanatlar eğitiminden sonra resim çalışmaları ve kelâmın zirvesi şiirle olan mesai hayatında sanatla ilgili profesyonel sahalar. Kendi ifadesiyle o “harf dizerek” hayatında yol alıyor. Bu harfler bir düşünce metninin satırlarında bilinç düzlemini yukarılara taşırken, edebî bir metinde ise kelimelerin senkronizasyonuyla ifadenin gücünün birleşiminden dakikalarca içinde kalacağınız cümlelere sizi yol aldırıyor. Şiir onun sesinde ruhunu yakalarken, hangi duygunuza isabet edeceğine öyle hassas ayar yapar ki, o an dinlemediğinizin yaşadığınızın farkına varırsınız. Akif’in “Çanakkale Şehitleri” şiirindeki “Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak, / Boşanır sırtlara, vadilere sağnak sağnak.” dizeleri onun sesinde kana ve cana bürünür, o vahşetin dehşeti göğsünüze en sert yumruğunu indirir.
“Meğer sırrı dökülmüş aynalara bakmışım/ Bahar sandığım her dem aslında ben kışmışım./ Şimdi ıslak sabahlar, mahzun akşamlardayım/ Adı sonbahar olan aynamın karşısındayım.” dizeleri ise kaleminden dökülmüş, mûsikinin notalarında yer bulup sazın telleri üzerinde bir gönül yolculuğu yapmıştır.
Nesrin Çaylı’yla teşrik-i mesaide bulunmak bir hâyli emek ister. Sohbet etmek dahi öylesine olamaz onunla. Ne zaman, ne kelâm beyhude harcanası nimetler değildir, olmamalıdır. Onun zamanınıza, uğraşlarınıza ve bakış açınıza vereceği katma değer başka hiçbir kazanımla mukayese edilemez.
Dua(m)
İlk buluşma; hayatın olağan akışında bir tanışma sohbetiyle, sonrası ise öğrenci koltuğunda koyulduğumuz yolun ne denli ciddiyet gerektirdiğini kuşanmış, şimşek gibi çarpan bir çift bakışla yol almaya başlıyor. O bakışlar ders saatleri içinde namluya girmiş kurşun gibi hedefini kollarken ders saatleri dışında tüm sıcaklığıyla sarıp sarmalar sizi.
Nesrin Çaylı’ya öğrenci olduysanız önce o ana kadar öğrendikleriniz sizin mi değil mi bunu iyice bir gözden geçirmeniz gerekecektir.
Çünkü tüm ezberler bozulacak, kendileştiremediğin hiçbir bilgi senin olmayacaktır bu metotta. Mutlaka “bence”si olmalı her tanımın; elbette aslına sadık kalmakla beraber. Emanet bilgi, aktarılarak sürüklenen hiçbir öğreti asla senin değildir ve olmayacaktır da... Bu özgünlük onun rüzgârı, o rüzgâr ise yol kat etmenin her daim öncelikli dinamiği.

Hayatın içinde zaman zaman Rabbin size ikram ettiklerinden ötürü kendinizi çok müstesna hissedersiniz. Büyük bir lütfa mazhar olduğunuzu bilir ve şükür noktasında kifayetsiz kalmanın korkusuyla yüreğinizi yorarsınız o ikramın karşılığında. İşte böylesi bir hâlin, Nesrin Çaylı’nın ilmî tedrisatında olmanın ikramıyla şükre duruyor, bu müstesna yolculuk için kendilerine saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.
Bir babanın mirası
“İlmin hayâsı” kurulan sofranın “besmele”sidir Nesrin Çaylı’nın tedrisatında. Çocukluğunda, en kıymetlisi, rahmetli babacığı Feridun Dülek’in disiplinli eğitimiyle yol kat etmiş olması onun işine karşı ciddiyetini şekillendirirken, izleyeceği metodu belirlemesinde de çok etkili olmuştur. “Medrese gibi bir ev” tanımlaması çocukluk ve gençlik meşguliyetlerinin ana omurgası, bu ilmî birikimin merkez üssüdür. Asker bir babanın kızı olmaya bir de efelik eklediğinizde onun cevvalliğinin sınırlarını tahmin etmenize bir parça katkı sunabilir zannımca. Uzuna yakın boyuyla yürürken tüm rüzgârı size o hissi oldukça kuvvetli yaşatır. Hele bir de öfkelenmişse hassasiyetleri olduğu konulardan birine, işte o vakit “serdeki efelik” seçtiği kelimelerle, sesinin tonuyla hakkını ziyadesiyle verir muhatabına. Babasının “telli kızı” ilim yolculuğunda onun en iyi refiki, babacığı ise bu yolda kendisinin her daim onay mercii…
Zaman boşluk kabul etmez
Maddenin esareti ve popülizmin aldatmacası insanı hâlden hâle savururken kendine belirlediği yerde esnemeden durmak zor zanaat olsa gerek. Hele de çağın imtihanı içinde bir dertle dertleniyor olmak, derin bir tefekkür ister. Hayatın bu kıyısında duran ve analizlerini bu perspektiften yapan Çaylı, dertli olmanın yanında derdine derman aramanın yoğun gayretinde olan nadide bir kimlik. Bu gayretin tomurcuğu önce “Bahar Çiçekleri” olarak şekillenir çocukların o duru dimağlarında, onu hanımlarla kreatif yazarlık etütleri ve analitik düşünce merkezli çalışmalar takip eder. Böyle ifade edildiğinde türevlerine rastladığımız çalışmalar gibi gelebilir kulağa; fakat Nesrin Çaylı’nın rehberliğindeki bu etütlerin güzergâhı fikir inşâcılığını taşır özünde. Ortama düşmüş her kelime, sil baştan yapılandırılan her bilgi ve zamanın dilini kuşanarak Batı’yı yorumlama mesailerinin yegâne gayesi Doğu’nun kandillerini tutuşturabilme üzerine sacayaklarını kurmaktır. Bu, derdini bilme, dermanını bulma şuurudur ki adı “dâvâ” olmuş ve atılan her adım bu bilincin izlerini taşımıştır. “Batı/l” hedef olunca Hakk’ın sesini yükseltmek gerekir. Nesrin Çaylı bu sesi şiirin mısraında, öykünün kurgusunda, tuvale dokunan bir rengin tonunda ince işçilik yaparak çalışmış ki, bu da inancından neşet eden kulca bir yaşamın pratikleridir.
Her eğitim sağlam bir rehber ister
Nesrin Çaylı’nın hayatında herhangi bir sıfatla yer alıyorsanız şefkâtin, sahiplenmenin ve yol göstermenin tadını çok iyi biliyor olmanız lâzım. Bunları bildiğiniz kadar her şeyin güllük gülistanlık olmayacağını daha da iyi biliyor olmanız gerek. O, tüm işlerinde en çok saf aklı sever. Etraftan devşirmediğin, parmak izin gibi natur ve en önemlisi “...mış gibi” yapmadığın çalışmalar onun nazarında kıymete değerdir. Böylesi bir adım, sahibine yol aldırır, aynı zamanda da özgünlüğüyle diğerlerinden ayrışır. Her ne ile meşgulseniz onu mutlaka ciddiyetle yapmalısınız Çaylı’ya göre. Bu meşguliyet, tencereye koyduğunuz yemek veya hazırlıyor olduğunuz bir proje de olabilir.
Kabul buyurunuz
Hayatın içinde zaman zaman Rabbin size ikram ettiklerinden ötürü kendinizi çok müstesna hissedersiniz. Büyük bir lütfa mazhar olduğunuzu bilir ve şükür noktasında kifayetsiz kalmanın korkusuyla yüreğinizi yorarsınız o ikramın karşılığında. İşte böylesi bir hâlin, Nesrin Çaylı’nın ilmi tedrisatında olmanın ikramıyla şükre duruyor, bu müstesna yolculuk için kendilerine saygı ve hürmetlerimi sunuyorum.



