Hani iman etmiştik!

Müslüman; tembellik ederek, birbiri ile uğraşarak, bölünerek ancak kendisini yok etmek için yıllardır çalışan çabalayan muarızlarından merhamet dilenmek durumundan kurtulamaz. Oysa düşmandan merhamet dilenmek yerine bilenmek, çalışmak, çabalamak gerekir. Müslümanın en büyük düşmanı cehalet ve tembelliktir. Bu cehaleti de ataleti de yenmenin yolu çalışmaktır. “İki günü müsavi olan zarardadır” diyor Efendimiz. Eğer iman etmişsek, hayat muhasebemizi zamanında yapmak ve gereğini yapmak zorundayız…

-Bir musahabe ve bir muhasebe- 

Bu gidiş nereye?

BELKİ klişeleşmiş bir soruyla başladık yazımıza. Bu soruya verilecek cevabınız şöyle olur zannımca: Nihayetinde kendi mecramızda bize verilen ömür süresini tamamlamak için bir akıbete doğru akıp gidiyoruz. Ne yapsak ne etsek de akıbet kaçınılmazdır. Dönüş yine Allah’adır.

Müslümanlar olarak bu gerçeğe iman etmişiz. “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” yani “Bizler yalnızca Allah’a aitiz, Allah’tan geldik ve yine dönüşümüz onadır”. (Bakara, 156)

Bu bir imanın, inancın akabinde söyleyebileceğimiz sözdür. İnanmayanlar bu gerçeği inkâr etse de onların da döneceği yer yine onları yaratan Allah’ın katıdır. Bu gerçeği onlar haşrolduktan sonra anlayacaklar. 

Biz yine bize gelelim… Müslümanlar olarak gerçek anlamda iman ettik mi? 

Bu soruya da hemen “Elbette iman ettik!” diye itiraz edeceksiniz. Kimsenin imanının sorgulamak elbette haddimiz değildir. İşte tam da burada yukarıdaki soruyu hatırlatmak istiyorum: Madem iman ettik ise Kur’ân da neden “Öyleyse, bu gidiş nereye? (Tekvir, 26)”diye soruluyor?

Ayetin öncesini de hatırlatarak soruyu şu şekilde yenileyelim: “Öyleyse, hakîkat tüm berraklığıyla önünüzde dururken, son saat da an be an yaklaşırken, vahyin aydınlık yolunu terk edip de hangi görüş ve düşüncelere kapılıp da nereye gidiyorsunuz?”[1]

Yazımızın başlığını “bir musahabe” yani sohbet ve “bir muhasebe” koymamızın nedeni de hem okur ile hem de kendimizle sohbet ederken bir yandan kendimizi bir muhasebeye tabi tutmaktır.

Hani Hz. Ömer her gece yatağına uzandığında kendi kendisine soruyor ya! “Bugün Allah için ne yaptın?” diye... Peki bizler bu soruyu soruyor muyuz kendimize?

Hani iman etmiştik ya?

Madem iman ettik o zaman neden Peygamber Efendimiz’in “Hasibû enfusekum kable en tuhasibû” yani “Ölmeden önce kendinizi hesaba çekin!”[2] emrini yerine getirmiyoruz?

Şimdi ayet ve hadislerde böyle bir emir varken tekrar soralım: BU GİDİŞ NEREYE!

Gidişatımızda ne var?

Madem böyle bir soru sorduk, öyle ya birisi bu soruya bir cevap vermeli, değil mi? Madem hem okura hem de kendi nefsimize sorduk soruyu, öyleyse biz de soruya soru ile cevap verelim:

“Ne varmış gidişatımızda! Gül gibi yaşayıp gidiyoruz işte.” 

Öyle ya, “Kıl beşi, kurtar başı!” Bitti değil mi? 

Öyle ya, Müslümanlar sadece kendilerinden sorumludur. Etrafımızdaki olan bitenler bizi ilgilendirmez, değil mi? Zulümler, irtikâplar, talanlar, dökülen kanlar bizi alakadar etmez, değil mi? Bize yıllarca yurtta sus cihanda sus diye öğretmediler mi?

İşte seküler sistemin bize öğrettiği hayat öğretisi bu… “Gemisini kurtaran kaptandır” veya “Bana değmeyen yılan bin yaşasın”… 

Hani iman etmiştik! Oysa Hz. Peygamber, “Mü’minin mü’mine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan binalar gibidir.”[3] diye buyurmuş. Neden acaba?

Bu hadisten almamız gereken dersleri şöyle sıralamış hadis şarihleri:

1. Mü’minler, maddî ve manevî yönden birbirlerine yardımcı olmalı, bir binânın birbirine sımsıkı kenetlenmiş taşları ve tuğlaları gibi bir beraberlik oluşturmalıdırlar.

1. Fert olarak, tek başına İslâm’ı yaşamak ve yaşatmak mümkün olmaz. Fertler, dıştan gelen baskılara mukavemet edemezler. Baskı ve şiddete mukâvemetin şartı birlik ve beraberliktir.

3. Birlikteliğini kaybeden toplumlar ayakta duramaz, yıkılırlar.[4]

Şimdi bu noktaları yeniden düşünelim yani muhasebe yapalım. 

Müminler olarak birbirimizle kenetlenip bir birliktelik oluşturduk mu? HAYIR!

Fert olarak İslâm’ı gereği gibi yaşadık mı? HAYIR!

Başkalarını bırakın kendi aile fertlerimizin, eşimizin, çocuklarımızın, yeğenlerimizin İslâm’ı gerçek anlamda yaşamasını sağlayabildik mi? HAYIR!

Yıllardır Filistin’de Siyonist katillerin akıttığı kanı, yaptığı işgali, şu vahşi katliamını durdurabildik mi? HAYIR!

Yıllardır millî kimliklerini ve Müslümanlıklarını muhafaza etmek istedikleri için zulme uğrayan Doğu Türkistanlı soydaşlarımızın dertlerine çare olabildik mi? HAYIR!

Yıllardır Müslümanlıklarını muhafaza etmek istedikleri için işkenceye maruz kalmış, katledilmiş Arakanlı dindaşlarımıza yardımcı olabildik mi? HAYIR!

Cevap hep hayır! Zira ne kendi aramızda bir dayanışmamız var ne de İslâm ülkeleri arasında bir birlikteliğimiz var! Emperyalistlerin sofralarında birer zeytin tanesi gibi lokma lokmayız ve yutulmaya amadeyiz!

Hani iman etmiştik!

Birlikte rahmet var!

Allah’ın Resulü “Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır”[5] buyurmuştur. Fert olarak hareket ederek, bir araya gelmeden bu rahmetten ne kadar uzaklaştığımızı görmemek için kör, anlamamak için ahmak olmak lazım. 

Hz. Peygamber neden böyle bir söz söylemiş olabilir diye hiç düşündük mü?

İşte cevabı! “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz” (Al-i İmran,103)

Kur’ân, her zaman sadece müminlere hitap etmez, “Ya Eyyühennas!” diyerek tüm insanlığa da hitap eder. Ama hassaten Müslümanlara hitap eder ve onları uyarır.  Bu ayette de “Parçalanıp bölünmeyin!” diyor. Hz. Peygamber de, parçalanırsanız azaba uğrarsınız, diyor. 

Parçalandık mı? EVET! Parçalanmasaydık İsrail terör örgütü Filistin’de Müslümanlara katliam yapabilir miydi? HAYIR! Filistin’de yer tutabilir miydi? HAYIR! Çin, Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine bu mezalimi yapabilir miydi? HAYIR! Budistler Arakan’daki Müslümanlara yan gözle bakabilir miydi? HAYIR! Müslümanlar birlik olsaydı Amerika ve Rusya Afganistan’ı işgal edebilir miydi? HAYIR! Müslümanlar birlik olsaydı Amerika Irak’ı işgal edebilir miydi? HAYIR! Müslümanlar birlik olsaydı Amerika Afganistan’ı işgal edebilir miydi? HAYIR! Peki, bizler ümmet olarak Gazze’de, Myanmar’da, Doğu Türkistan’da, Irak’ta, Suriye’de azaba uğradık mı? EVET!

Oysa Hz. Peygamber “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve başkalarının zulmetmesine de razı olmaz...”[6] buyurmadı mı?

Hani iman etmiştik?




Tasavvuf bir nefis tezkiyesi ocağıdır ve bu ocağın aslı, takvadır. Ecdad elinde tesbih çekmesini de bilmiş yeri geldiğinde ise kılıç kuşanmasını da bilmiş. Ondan isimleri sadece “eren” değil “ALPEREN” olmuştur.


Mümin ve Müslüman arasındaki fark var mı?

Şimdi bu noktadan kendi iç hesaplaşmamıza devam edelim: Bizler gerçek anlamda Müslüman mıyız?

Biraz çetrefilli bir konu değil mi? Hz. Peygamber, Müslüman tarifini şöyle yapmış: “Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.”[7]

Beni en çok etkileyen hadislerden birisidir bu hadisi şerif. Müslüman, insanların elinden ve dilinden kendisine güven duyulan, emin olunan kimsedir. Hem elinden hem de dilinden… Yani ona zulmetmeyecek, malına, mülküne, ırzına, canına kastetmeyecek. Onun aleyhinde konuşmayacak, gıybetini yapmayacak, ona iftira etmeyecek.

 

Gelin bakalım bu ölçülerle kendimizi kıyaslayalım ve gerçek anlamda Müslüman mıyız diye düşünelim.

Tam da burada tekrar ara başlığımıza dönelim. Müslüman ve mü’min farkına… Bu hususta da Hz. Peygamber’e müracaat ettiğimizde kaşımıza meşhur Cibril hadisi çıkıyor. Bu hadiste Hz. Peygamber İslâm’ı şöyle tarif eder: “İslâm, Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed’in Allah’ın rasûlü olduğuna şehadet etmen, namazı kılman, zekâtı vermen, ramazan orucunu tutman ve gücün yetiyorsa hac farizasını yerine getirmendir.”

Hz. Peygamber, imanı ise şu şekilde tarif etmiş: “Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kıyamet gününe, hayır ve şerrin Allah-û Teâlâ’dan olduğuna inanmandır.”[8]

İmam-ı Azam, Fıkh-ı Ekber’de konuyu şu şekilde izah etmiş: “İman, ikrar ve tasdiktir, İslâm, Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olmak ve bağlanmaktır.” 

Bundan dolayı iman ile İslâm arasında lügat yönünden fark vardır. Fakat şer’î hükümde İslâmsız iman, imansız İslâm olmaz. Bu ikisi zahir ile batın, yüz ile astar gibidir. Din de iman ve İslâm ve şeriatın hepsine birden konulan isimdir...[9]

İman kalp işi olduğu halde, İslâm daha çok imanın amel olarak dışarıya yansımasını ifade eder. [10]

Kalbinde imanı olan her insan aynı zamanda Müslümandır. Fakat her Müslüman mü’min olmayabilir. İslâm’da asıl olan iman ve amelin birlikte bulunmasıdır. İbadetler, insanlar arası münasebetleri düzenleyen hükümler ve bunlara uymayanlar için öngörülen dünyevî ve uhrevî müeyyideler bir bütün olarak alınır, birbirini tamamlayacak şekilde kişi ve toplum hayatında uygulamaya konulursa “İslâm’a gir, kurtulmuş olursun” hadisinin haber verdiği gerçek ortaya çıkar. İbadet ve muamelelerden soyutlanmış, kalpteki bir imanın korunması güçtür. Aylarca veya yıllarca namaz, oruç, zekât ibadetini tanımamış, günlük işlerinde İslâmî bir endişesi olmayan bir kimsenin kalbi kararabilir ve İlâhî duygulara karşı duyarlılığını kaybedebilir.[11]

Ey iman edenler, iman edin!

Muhasebemiz devam ediyor… Bu defa karşımıza Nisa Suresi 136. ayeti çıkıyor. Rabbimiz şöyle buyuruyor: 

“Ey iman edenler! Allah’a, Resul’üne ve Resul’üne indirdiği Kitap’a ve daha önce indirilmiş Kitaplara iman edin. Kim, Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, resullerini ve ahiret gününü küfrederse; o, çok derin bir sapkınlığa düşmüştür.” (Nisa, 136)

Bakınız Rabbimiz, “Ey iman edenler! İman ediniz!” buyuruyor. Demek ki biz Müslümanlarda bir eksiklik, bir zafiyet var ki böyle bir hitaba muhatabız. Neye iman edeceğiz? Allah’a, Rasülüne ve Kur’ân’a ve Allah’ın gönderdiği diğer kitaplara iman edeceğiz. Ama tam anlamıyla…

Öncelikle kulluğumuzu icra edeceğiz. İbadetlerimizi tam ve eksiksiz yapacağız.

Yeter mi?  Hayır! İslâm’ın ahlâkıyla ahlâklanacağız. Kıldığımız namaz bizi her türlü kötülüklerden alıkoyacak. Tuttuğumuz oruçlarımız bizi daha merhametli yapmalı ve her daim nefsimize karşı diri yapacak. Kestiğimiz kurbanlarımız bizi Allah’a daha çok yaklaştıracak. Haccımız bizi kibrin tuzağından kurtarıp kulluk makamına ulaştıracak. Yalan söylemeyeceğiz, kul hakkına girmeyeceğiz, gıybet etmeyeceğiz, Rabbimizin hoşlanmadığı hiçbir şeyi yapmayacağız. Zira Rabbimiz, Hud suresi 112. ayette, “Emr olunduğun gibi dosdoğru ol!” buyuruyor. Bu ayet geldiğinde Efendimiz “Hud suresi beni ihtiyarlattı.”[12]buyurmuştu.

Evet, bugün Müslümanların en büyük sorunu İslâm’ın ahlâkı ile ahlâklanamamalarıdır. İbadetlerle kendimize İslâm’ı bir daire çizmişiz. Ezan okununca namaza koşuyoruz ama insanlarla olan münasebetlerimizde İslâm’ın emrettiği ahlâkî umdeleri göz ardı ediyoruz. 

Oysa Efendimiz, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”[13] buyuruyor. Biz de bu güzel ahlâkı yaşamak ve yaşatmak için memuruz. Yoksa sırf ibadetler ile cennete gireceğimizi sanıyorsak aldanırız.

Bu konuda Yunus Emre ne güzel söylemiş: “Bir kez gönül yıktın ise/ Bu kıldığın namaz değil/ Yetmiş iki millet dahi/ Elin yüzün yumaz değil”

Bu demek değildir ki ibadetler önemsizdir, haşa! İbadetsiz bir Müslümanlık mümkün müdür? Şayet öyle olsaydı kendimize şu soruyu sormamız gerekmez mi? Rabbin emirlerini yerine getirmeyeceksek neye teslim olduk? Nefisimizin heva ve heveslerine mi?

Tam da burada Rabbimizin Furkân Suresi 43. ayet-i kerimesindeki ikazı akla gelmeli! “(Ey Peygamber!) Hevâ ve hevesini (kötü duygularını ve nefsânî ihtiraslarını) kendisine ilâh edineni gördün mü?” 

Kalbi temizmiş güya! Efendimiz, “Bizi kandıranlar bizden değildir!”[14] diyor ya, kendi kendini de kandıranlar da bizden değildir! Kalbi temiz olan kişiler ancak günah işlemeyenlerdir! İbadeti terk ise en büyük günahlardandır. İbadetsiz Müslümanız öyle mi? Hani teslim olmuştuk? Hani iman etmiştik!

Biz Müslümanız ama neden geri kaldık?

Geri kalmışlığımız hep konu edilir. Aslında bir sürü nedeni vardır ve bu konuda ciltler dolusu kitaplar yazıldı. Lakin bilimsel onca tez ortada dururken işgüzarlar işi getirip dinimiz İslâm’a dayandırıp onu suçlamak gayretine düştüler. Hem de mağlup olduğumuz ve bu mağlubiyetimiz için yüzlerce yıldır bir kurt gibi aramıza girip bizi içten içe kemirdiklerini bildiğimiz hâlde. Terör örgütlerini kurup, finanse edip bize kışkırttıklarını bildiğimiz hâlde. Ülkemizi işgal edip tüm birliğimizi parçaladıklarını bildiğimiz hâlde. Batı hayranlığı ile nerdeyse dört yüz yıldır hep Batı’dan ve onun uygarlığından medet bekledik. 

Batı teknik anlamda ilerledi ama insanlık açısından baktığımızda hep sömürünün, katliamların, kanın, gözyaşının sebebi oldu. İnsanlık adına bir tedenni içindeydi. Onun teknik terakkisi dünyaya huzur getirmedi.

Bunları herkes biliyor ama bizim geri kalmışlığımızın faturasını da İslâm’a kesmekten geride durmuyorlar. Aslında sebep de sonuç da belli. Çalışan kazanıyor, hepsi bu… Yüce Mevlâ Necm Suresi 39. ayette şöyle buyuruyor: “Ve insana, kendi gayret ve çabalarının sonuçlarından başka bir şey yoktur!” 

Evet, insan için yalnızca emeğinin karşılığı vardır. Bizler birbirimiz yerken birileri bizi nasıl alt edeceklerini düşündüler. Bu konuda çalıştılar, çabaladılar sonunda bizi geride bıraktılar. Bizler ise makamlarımızın, mansıplarımızın, mevkilerimizin, mülklerimizin peşinde koşturduk. Koca bir imparatorluğu sırf bu senlik-benlik davası uğruna biz yıktık. Biz zayıfladıkça düşmanlarımız canlı canlı uzuvlarımızı koparmaya devam ettiler. Sonunda kapımıza dayandılar ve bizi işgal ettiler. Bir kurtuluş savaşı verdik ama celladına âşık olma sendromunda olduğu gibi ülkemizi işgal eden ve devletimizi yıkan bu zihniyete duyduğumuz hayranlık bizi onların kültürünü kabul etmeye, onlar gibi yaşamaya sevk etti. Sanki ülkemizi işgal edenler Osmanlı imiş gibi nesillerimize ecdadımızı düşman olarak gösterdik. Ondan bize tevarüs eden ne varsa hepsini reddi miras ederek Batı’nın renklerine boyandık. 

Hakikat şu ki biz çalışmadık, Rabbimiz de vermedi. Mehmet Akif merhuma sorarlar Avrupa’yı nasıl buldun diye. Cevabı şöyle olur: “Ne olsun, gördüğüm kadarıyla işleri var dinimiz gibi, dinleri var işimiz gibi!”

Yine Akif merhum Safahat’ında durumu en güzel şekilde izah eder:

“‘Kadermiş!’ Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:/ Belânı istedin, Allah da verdi... Doğrusu bu./ Talep nasılsa, tabîî, netîce öyle çıkar,/ Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?/ ‘Çalış!’ dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,/ Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!/ Sonunda bir de ‘tevekkül’ sokuşturup araya,/ Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!”

Oysa geri kalmışlığımız asıl sebebi İslâm’ı tam anlamaktan, onun ahkâmını uygulamamaktan, onun ahlâkını yaşamamaktan kaynaklandı. Halen de devam ediyor. Sekülerizm kılcal damarlarımıza kadar sirayet etmiş. Parmağımızı kıpırdatacak hâlimiz yok. Savrulmuş gitmişiz. Hani iman etmiştik!

Ne zaman uyanacağız!

Takıldık bir sürü tefrikalık sebebe; ayrıldıkça ayrışıyor, küçüldükçe küçülüyoruz. Dinimiz tüm mükemmelliği ile bizi beklerken biz çarpık yaşantımızı dinimizin istediği bir şekilde düzenleyeceğimiz yerde dinimizi kendi hayatımıza uydurmaya kalkıyoruz. Dünyadan elini eteğini çekmeyi takva sanmışız, tasavvuf sanmışız. Oysa bizden münzevi bir hayat istenmiyor. 

Hz. Peygamber, “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki bu imanın en zayıf derecesidir...”[15] buyuruyor.

Kendisine bile hayrı olmayacak bir Müslüman profilinin bir kötülüğü, bir zulmü, bir haksızlığı düzeltmesi nasıl olacak!

Tasavvuf bir nefis tezkiyesi ocağıdır ve bu ocağın aslı, takvadır. Ecdad elinde tesbih çekmesini de bilmiş yeri geldiğinde ise kılıç kuşanmasını da bilmiş. Ondan isimleri sadece “eren” değil “ALPEREN” olmuştur.

Müslüman; tembellik ederek, birbiri ile uğraşarak, bölünerek ancak kendisini yok etmek için yıllardır çalışan çabalayan muarızlarından merhamet dilenmek durumundan kurtulamaz. Oysa düşmandan merhamet dilenmek yerine bilenmek, çalışmak, çabalamak gerekir. Müslümanın en büyük düşmanı cehalet ve tembelliktir. Bu cehaleti de ataleti de yenmenin yolu çalışmaktır. “İki günü müsavi olan zarardadır”[16] diyor Efendimiz.

Eğer iman etmişsek, hayat muhasebemizi zamanında yapmak ve gereğini yapmak zorundayız…

Yazımızı Akif merhumun dizeleriyle sonlandıralım: “Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak…/ Alçak bir ölüm varsa, emimim, budur ancak./ Dünyada inanmam, hani görsem de gözümle:/ İmanı olan kimse gebermez bu ölümle./ Ey dipdiri meyyit iki el bir baş içindir”/ Davransana… Eller de senin, baş da senindir!”

 



[1] Mahmut Kısa Meali, Tekvir:26

[2] Tirmizi, Kıyamet, 25, h.no: 2459

[3] Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr  65.

[4] Riyazüs Salihin, Erkam Yayınları

[5] Münâvî, III, 470

[6] Buhârî, Mezâlim, 3

[7] Tirmizî, Îmân, 12; Nesâî, Îmân, 8

[8] Buhârî, İmân, 34, 37, Şehâdat: 26, Tefsîru Sûre: 31/2; Müslim, İmân: 5, 7, 8; Ebû Dâvud, Sünne: 16; Tirmizî, İmân: 4

[9] https://sorularlarisale.com/

[10] Ahmet Güç, Mü'min, Müslim, Müslüman,  https://sorularlaislamiyet.com

[11] Ahmet Güç, Mü'min, Müslim, Müslüman,  https://sorularlaislamiyet.com

[12] Tirmizî, Tefsîr, 56/3297; Kurtubî, IX, 107

[13] Muvattâ, Husnü’l Huluk, 8; Müsned, XIV/513

[14] Müslim, Îmân, 164

[15] Müslim, Îmân 78. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, Îmân 17

[16] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, no: 2406