MEHMET, Üsküdar yokuşlarında rüzgârda uçuşan, hışırtılı, boş bir poşet gibi dengesizce oradan oraya savruluyordu. Üzerine sinmiş tiner kokusundan tiksiniyor, denize doğru arınmak istercesine koşuyordu. Rüzgârın alevi yüzüne vurdukça gözleri kızarıyor, kalbinin yangınına ayna tutuyordu. Sızlayan gözlerini kapatmaya korkuyor, durmadan arkasını kolluyordu. Koşarken ağzının içine dolan hava yüzünü şişiriyor, zayıf yanakları iki kuru yaprak gibi sallanıyordu.
Geceyi aydınlatan dolunay, ıssız bir sokak ortasında yoldaşlık ediyordu pişmanlıklarına. Bir duvarın dibine çöken Mehmet, kendisine sitem ediyordu. Canının ağrısı, yüzünden okunuyordu. Bir elini midesine bastırıp, diğer eliyle yerden destek alarak yeniden koşmaya başladı. İçinin çığlığı boğazını deliyordu. Her yutkunmak istediğinde gözlerini kısıyor, kaşlarını çatıyor, yumruğunu olabildiğince sıkıyordu. Alabildiğince koşuyor, koşarken sırtındaki yükleri bir bir atıyordu çöp yığınlarına. Kimsesizliğini attı önce, yamalı bir mazi içerisinde. Sonra yarım kalan aşkını, çeyizlik sandıklar eşliğinde. Bir sokak serserisinin layık görüldüğü çukurlardan yükselmek istiyordu artık. Ancak yakasını bırakmıyordu bu mahalle baskınları, barut izleri, ihbar ettiği çete liderleri, delirten siren sesleri… Yokluğu, yoksulluğu ve çaresizliği… Sıyırıp atmak istiyordu üzerinden, yediği her ne kadar hak var ise… Yetmiyor, koşmaya devam ediyordu. Saçlarından akan ter, kalbinin imdadına karışıyor, dondurucu soğuğa inat yüzünden damla damla vicdan eriyordu.
Bir bahçe gördü bu hengâme selinde. Duvarından içeri atladı. Peyzaj düzenlemeleri ile çevrelenmiş çeşitli ağaçlar arasında ağır adımlarla ilerledi. İlerledikçe ışık yayıldı göğsüne. Güller içinde buldu kendini. Bir şarkı mırıldandı. “Güllerin içinden canım, koşarak koşarak gel, bana gel…” Dudağını hafifçe yana kaydırdı, gülümsemeyi denedi. Beceremedi. Biraz daha ilerleyince yeşil kaplamalı, deri bir kapı çıktı karşısına. Aralayıp içeri girdi. Cebinden çıkardığı bir mendille çamurlu ayakkabılarını sildi. Rafa kaldırdı. Sığınacak bir kale arıyordu kendine. Başını yaslayacak bir liman. Belki, daha da çok göğsüne doğacak bir dua… Dizleri titriyor, kalbi deli gibi çarpıyordu. Yaralı eliyle saçlarını düzeltti. Derin bir soluk alıp birkaç adım daha içeriye ilerledi. Göz göze geldiği insanlar başını sallayarak, elleri kalpleri üzerinde meczup görünümlü bu gence selam veriyordu. O ise hemen başını yere eğiyor, çaresiz kalışına bir ilgi, bir muhabbet değil, cahil kalışına bir denge, bir isabet arıyordu. Yeşilçam filmlerinde terk edilen bebekler gibi ağlamak istiyordu. Lakin bir damla su yağmıyordu kurumuş pınarlarından. Başını kaldırıp tavandan aşağı uzunca salınan avizeye baktı. Küçük, yuvarlak bir fanus içinde yanan ampullerden biri olmayı diledi. Tarihe tanıklık etmiş duvarlar üzerindeki ayetlere baktı. Gösterişten uzak, sade ve mütevazı… Huşu ve huzura davetkâr bir iç mekân… Gözü yormayan doğal bir güzellik… Sessiz ve sakin…
Kırmızı halının rengi yüzüne yansımış gibi ısınmış, hatta biraz da yanakları mahcubiyetle de kızarmıştı. Dua etmek istiyor ama bir türlü ellerini açamıyordu. Açsa ne diyeceğini bilemiyordu. Dizleri üzerine çöktü. Rahmanî bir atmosfer onu içerisine çekiyor, ruhunu bir tılsım dalgalandırıyordu. Sallanıyordu sanki hafifçe, okunan Kur’ân eşliğinde. Annesinin kokusunu tahayyül ediyordu. Kulakları bir meleğin sesine şahit oluyordu. Yeni Valide Sultan Camii’nde cennet miydi bu gördüğü? Kılınan namaz onun muydu? Selâsız cenaze mi olurdu? Bir terbiye ocağı mı, bir mektep miydi burası? Olabildiğince derin bir deniz miydi yoksa yüzme bilmeyenlere bile kucak açan? Bir dağ mıydı, tufandan kurtaran? Hz. Nuh burada mı? Ana kucağı kadar emin, ana kucağı kadar rahmet dolu. Kanadı kırık kuşlara manevî bir yuva… Kollarını birbirine bağlayıp halının üzerine bir cenin gibi büzüştü Mehmet. Huzur elbisesi serdi ziyan olan ömrünün üzerine. Arındı zihni pas tutmuş düşüncelerden. Yatıştı bedeni, gevşedi… Korkularını öte yandaki kapı ardına bıraktı. Ve kalbinin kapılarını tövbeye açtı. Ertesi gün gazeteye manşet olacak haberlerden habersiz, ebedi bir uykuya daldı…



