Hakikat yüklü bir dünya

Bir gövde gösterisi olarak gördüğümüz bu hayatı daha da çok yanlış anlamaktan ne zaman vazgeçeceğiz? Hep kazanma kaydırağında savrulurken kaybettiklerimize ne zaman “Dur” diyeceğiz? “Hayatın yükü sadece insanın ağırlığınca değil” deyip, her olay yeri kalplere insanlığımızı bırakabilsek…

HAKİKAT çağlayanının kurnalarından az nasiplendiğimiz kadar sefilleşiyoruz olmalı. Dertlerle, tasalarla, savaşlarla daha çok yüzleşiyoruz böylelikle. Elbet Süleymanlık hakikat üzerine yol almayı gerekli kılıyor. Kötülük karşısında dengeyi de bu erk sağlıyor olmalı. Soylu yükselişler ancak bu hakikat çevresinde konumlanmayı gerekli kılıyor.

İlim, irfan, hikmet ve var olma dünyası, bin âlimin bilmediğini bir arife havale ediyor olmalı. İnci misâli, bir yerlerde tutulanı bulup getirmeyi gerekli kılıyor. Bu anlayışta ki esrar, çırpınıp duran içimizdeki dünyalara şualarını zerk ediyor. Hayatlardan kam alabilmek ve letafetle yaşayabilmek, bu evsafta yol alabilmeyi gerekli kılıyor.

“Kaba hisler ve kem düşüncelerden kurtulabilsek keşke” diyoruz. “Bütün saflık ve susamışlıklarımız yanında yeni yeni hudutları arayadurup ekolleşmeyi düşlediğimizle kalmasak bari” diyoruz. İnsan asaletini taşıyan iz’an ve irfan kuyularından suları kana kana içebilsek ah keşkeleriyle insanı çirkefleştiren faydacı, menfaatçi, pragmatist giysilerin iticiliğinde kalabilsek… Bütün güzellikleri insanımıza yakıştırabilsek keşke…

Bu hayat felsefesi, bizlere çok şeyi hatırlatıp yaşamayı öğretiveriyor. “Haddimizi bilsek” diyoruz. Haddimiz, biraz sözümüzün kıvamını iyi ayarlamak, biraz da gönlümüzü arıtmakla oluverse istiyoruz.

Kazanç ve kayıplar içerisinde ayağı hiç taşa değmemiş insan var mıdır acaba? Hayat biraz da zuhurata tâbi bir yaşam değil midir böylelikle? Diriltici bir soluk bıraktığımız kuyularda bize daha hangi sırlar fısıldanacak, bilebilsek… Hakikat güneşiyle her yeni zamana, yeni yeni günlere aysın istiyoruz. Yeniden yeniden eşinip renk renk, elvan elvan doğmasını arzulayıp… Sinelerin içerisine göğün dolması, gözlerin açılmasıyla mümkün olmasa keşke sadece. Göklerin melekûtunda ve başkalarının bahçelerinde gezmek olmasın tek başına. İstesek hâlâ yola koyulmayı, sadece ve sadece en güzelini…

Bir gövde gösterisi olarak gördüğümüz bu hayatı daha da çok yanlış anlamaktan ne zaman vazgeçeceğiz? Hep kazanma kaydırağında savrulurken kaybettiklerimize ne zaman “Dur” diyeceğiz? “Hayatın yükü sadece insanın ağırlığınca değil” deyip, her olay yeri kalplere insanlığımızı bırakabilsek… Bedenlerimizdeki kırbaç izlerini gördüğümüz kadar yüreklerimizdeki prangaları göz ardı etmeyip insan oluversek…