Hak görünümlü küfrün dinle cengi (5)

Unutulmamalı ki, bir yerden çürüme kokusu yayılıyorsa, oraya ilk ulaşanlar akbabalar yani uçan farelerdir. Hazreti Mevlâna, “Manevî ve maddî ambarlarınızı sağlam tutun ki oraya fareler dadanmasın” demek istiyor. Buradaki ambar, toplumsal açıdan düşünüldüğünde aynı zamanda devlet malından kinayedir.

MEVLÂNA, hırs ve tamahları doyurmak için yaptığımız her koşunun bir kazanç değil, bilâkis kazanılan şeylerin kaybı olduğu konusunda bizi uyarır: “Buğdayla doldurup biz bu ambarı/ Sonra da kaybederiz buğdayları.”

Bu uyarı, her ne kadar fert bazında söylenmiş gibi görünse de toplum bazında da geçerlidir. Bu itibarla, bu beyti hem fert, hem de toplum açısından ele alacağız.

Beyte bakılırsa, “buğday” ve “ambar” kelimelerinin istiâreli kullanıldığı görülür. Ambardan maksat, gönül yani gönül huzuru; buğdaydan maksat ise, yapıldığında gönle huzur veren amel ve işlerdir. Bu işlerin adına Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Kerîm, “salih ameller” adını verir. Bu durumda salih ameli ikiye ayırabiliriz: Biri kulluk görevlerimiz olan ibadetler, diğeri de içinde yaşadığımız toplumun ve onu da aşarak insanlığın hayrına yaptığımız işler.

Şu hâlde bir topluluk ve toplumun kendinin ve insanlığın huzuru için yapmakla yükümlü olduğu güzel iş ve ameller vardır. Bu işler lâyıkıyla yerine getirilirse, fertlerin gönlü huzur ve toplumların maşeri vicdanı da toplumsal uzlaşı ve esenlikle dolar.

Mevlâna bize, ambarı buğdayla doldurmanın meşakkatli bir süreç olduğunu, ancak onu boşaltmanın herhangi bir an ve duruma baktığını söyleyerek zımnen “Ambarı boşaltmayın ve boşalttırmayın!” uyarısında bulunur. Bir çiftçi, ektiği tohumu ambara taşımak için bir yıl boyunca emek verir, her türlü iklim şartı ve imkânsızlıkla mücadele eder. Gel gör ki, onun bir yılda biriktirdiği buğdayları ambar fareleri büyük bir iştahla ve göz açıp kapayıncaya kadar boşaltırlar. Bir ferdin huzuru ve bir toplumun da toplumsal barış ortamını bulması ve onu sürdürmesi kolay değildir. Zira bunları kemiren fareler hemen yanı başımızdadır:

“Akıllıca düşünürsek şöyle bir/ Buğdayın kaybı, farenin işidir/ Delmiş fare ambarımıza kadar/ Viran olmuş onun mekriyle ambar/ Farenin şerrini gider evvelâ/ Sonra buğday toplamaya çabala!”

Dikkat edilirse, Mevlâna’nın “fare” kelimesini de istiâreli kullandığı görülür. “Fare nedir?” diye soracak olursak, fare, bireysel yönden onun gönül huzuruna musallat olan hırs ve eziklikler, toplumsal yönden de toplum huzurunu bozmaya yönelik her türlü fitne ve kargaşadır. Farenin buğdayı çalmasının önüne geçmek için çiftçi nasıl ambarla fare arasına birtakım engeller koyarsa, fert ve toplumların da aynı yöntem ile davranmaları gerekir.

Fert ne yapacak? Yapacağı şey basit: Hırs ve ezikliklerinin önüne geçecek yani nefsini temizleyecektir. Toplum ne yapacak? Onun yapacağı şeyse, toplumun huzur ve barışını bozan gizli ve açık mihraklara karşı uyanık olması, birlik ve dirliğine kasteden iç ve dış goygoyculara kapıları kapatması ve hak görünümlü şeylerin altında yatanların hayır mı, yoksa şer mi olduklarını iyiden iyiye tartmasıdır.

Fareler ve ambarlar

Farenin işi, ambarı delmek ve o ambarda ne bulursa yuvasına taşımaktır. Farenin bütün çabası, bu işi gerçekleştirmek üzere kuruludur. Bu demektir ki, fert ve toplumun huzur ve esenliğine musallat olmak amacıyla kopan fitnelerde dur durak yoktur.

Burada Mevlâna Hazretleri, huzura ermiş bireyler ile toplumsal refah ve barışa ulaşmış toplumları bekleyen özel bir gaflet aralığına dikkat çeker. Böylesi birey ve toplumlar, kendi açılarından tepeye çıktıklarını sanarak tehditlere karşı gaflet ve rehavete kapılırlar. Bu gaflet ve rehavet hâli de ona karşı önlem almayan fert ve toplumları, ambarlarını durmaksızın delen farelerin hile ve tuzaklarıyla baş başa bırakır.

İnsan ve toplumların ambarlarındaki buğdayları çalan iki tip fare vardır. Bunlardan ilki, kendi içlerindeki hırs ve eziklik faresi, ikincisi de fert ve toplumdaki bu zaafları fark ederek onları kaşıyıp azdıran dış unsur faresidir.

Unutulmamalı ki, bir yerden çürüme kokusu yayılıyorsa, oraya ilk ulaşanlar akbabalar yani uçan farelerdir. Hazreti Mevlâna, “Manevî ve maddî ambarlarınızı sağlam tutun ki oraya fareler dadanmasın” demek istiyor. Buradaki ambar, toplumsal açıdan düşünüldüğünde aynı zamanda devlet malından kinayedir.

Devlet malı nedir? Bütün toplum kesimlerinin ortak hazinesi... Bir hazine olduğuna göre, bir de o hazinenin bekçisi vardır. Kimdir bu bekçi? Devlet gemisini yürüten zat yani başkan… İşte bu hazinenin anahtarını hasbelkader elinde tutan zât, o hazineyi farelere karşı korumakla yükümlüdür! Kimdir bu fareler? Elbette o zâta yakın olan kişi ve gruplar! Şayet hazine bekçisi, buğdayları liyakat ve adalet esaslı bir sisteme göre dağıtmaz da kendi hırsına ve harislerin hırsına mağlup olarak ona, o anahtarı verenlerin güvenini suiistimal ederse, farelerin ambarı delip buğdayları boşaltmasının önüne geçemez. Kilit bir kez bozulunca, onarımı mümkün olmaz.

Buğday çuvalları, liyakatsiz harislerin ambarına taşınıp da onda hakları olanlar haklarını alamayınca, toplumu fitne fareleri kuşatır ve haneler viran olur. Aslolan, o ambara Ömer (ra) gibi girip Karun gibi çıkmak değil, Ömer (ra) gibi girip Ömer (ra) gibi çıkmaktır. Mevlâna, önce bireysel, ardından da bunun doğal sonucuyla toplumsal olarak önce farelere karşı önlem almamızı ve de ambarı tekrar doldurmamızı önerir.

Mevlâna, bu “ambar, buğday ve fare” üçlüsüyle ne anlatmak istediğini daha iyi ifade etmek için bir hadîs-i şerifi iktibas eder: “Dinle, Büyükler Büyüğü buyurur: ‘Namaz, ancak huzurla tamam olur!’”

Burada namazı ambara, buğdayı namazın erkânına, fareyi de namazı bozan unsurlara teşbih edebiliriz. Namazın kemâli ile edâsı, kalbin namazdan gelen feyizlerin huzuruyla dolmasına bağlıdır. Kalbi namazın istikameti ve onun verdiği Rabbin huzurunda oluş hissinden uzaklaştıran zan, vehim ve şüphe fareleri, namazın sıhhatini bozarlar. Namaz, iki yönlü bir huzurdur: Biri Rabbin huzurunda oluş, ikincisi de o huzurda oluşun idrakinden gelen huzur... Bu huzuru bozan her şey, ambarı yani namazın sıhhatini bozan fare hükmündedir. Mevlâna, bu rumuzlarla kalplerin namazda aldıkları huzuru muhafaza etmelerini, bunu başardıkları sürece farelerin yolunu kesmiş olacaklarını ve ambarın yani huzur ve esenliğin farelerin delmesinden emin olacağını bildirir.

 “Hırsız bir fare yoksa bu ambarda/ Kırk yıllık ibadet buğdayı nerde?/ Gün gün sıdk ile toplanan taneler/ Acep neden olur ambarda heder?”

Şeytanın ambardan çaldıkları

Mesele bu kadar açık olmasına rağmen, ambardaki buğdayı muhafaza etmek o kadar kolay değildir. Zira şeytan da bir pîrdir ve kendisine ölümüne bağlı müfsit müritleri vardır. Şeytan, fare hükmünde olan bu müfsit müritleriyle insanı psikolojik ve toplumu da sosyolojik zaaflarından yakalayarak kuşatır. İnsan hırslarıyla, iştihalarıyla, takıntı ve eziklikleriyle, öfke ve yalanlarıyla kendisini içten, fert ve toplumu da dıştan kuşatarak ifsat edip yoldan çıkarır.

İnsanın salih amellerle menzile ulaşması oldukça çetin ve zor bir süreçtir. İnsan hayatının kemâl süreci olarak kırk yılını alan bu devre, ne yazık ki çok kısa bir zamanda elden çıkabilir. Mevlâna, kırk yılda dolduğu sanılan ambarın kırkıncı yılın sonunda “Acaba doldu mu?” diye bakıldığında bütünüyle boşalmış olabileceğini söyler. Bir de bakılır ki kırk yıllık ibadet buğdayı, hırsız fareler tarafından heder edilmiş.

Bu demek olur ki, her hayır, mukabilinde potansiyel bir şer taşır. Şayet o hayır takviye edilip yenilenmezse, o şer gelir ve atıl olan hayrı yer. Bu yüzden Hazreti Mevlâna, yapılan ibadet ve hayrın kişide canlanıp vücût bulması anlamındaki “ahlâk”a dönüşmesini ister.

Ahlâka dönüşen hayır ve ibadetler, karşılarında potansiyel olarak onları yemeyi bekleyen şerrin hedefi olmaz ve bilâkis şerri hedef alırlar. Demek olur ki, ameller kişide ahlâk ve hasenata dönüşmezse ambarda beyhude yere depolanmış buğdaya benzerler. Ambarda depolanmış buğday, ya un ve ekmeğe dönüşüp gıda olmalı yahut da tohum olarak ayrılıp tarlaya gitmelidir. Buğdayın hikmeti budur. Şayet onu bu hikmetten ayırıp ambarda tutarsak, ya fare ve güveye yem olur ya da çürüyüp gider. İşte Mevlâna, ahlâk ve hasenata dönüşmeyen yani un ve ekmek olmayan amelleri, “ambarda kalmış buğdaya” benzetir! Bu hâliyle o, artık buğday değil, fare yemidir.

Demek olur ki, yapılan hayır ve ibadetler, kişide Hakk’ın tasvip ettiği huy ve iş olarak tecellî etmezlerse, müfsitlerin gıdası olmaktan öteye gidemez, hattâ sahibini de ifsat ederler. Çünkü o, birikmiş ibadet ve hayırdan beslenen pek çok ifsat edici insanın içinde bu buğdaydan gıdalanmak için beklemektedir. Bu ifsat ediciler neler midir? Sayalım: Bencillik, gurur, kibir, hırs, tamah...

Günden güne doğrulukla, ihlâsla, nefse galebeyle biriktirilen bu hayırlı ameller, ambarda birikip şahsın kemâline gıda olmazlarsa, kişiyi riyaya sürüklemekten başka hiçbir anlamları yoktur. Gıdanın amacı, kişiyi besleyip büyütmek ve istenen olgunluğa eriştirmektir; tâ ki kişi kendi işlerini çekip çevire bilsin… Manevî gıdanın amacı ise, kişiyi manevî olgunluğa ulaştırmak yani hakkın râzı olacağı amelleri işleyen bir mümin hâline getirmektir.

O riyadan arınmış sâdık ve samîmi ibadetler, kişide huy ve davranış hâline gelerek, nihayetinde onu bir sâdık, bir muhlis, bir mümin ve bir kâmil hâline getirir. Böyle biri için, “müfsit ve münafıkların kaybettikleri bir kale” denilebilir. Çünkü böyle bir zât, o kalenin kapısını açarak nice masumu şer tayfasının elinden kurtarır ve onları, yollarını vuran müfsitlerin ellerinden çekip alır.

Mevlâna, davranış hâline gelmeyen ve kişinin insanlar içerisinde mümin ve emin olarak nitelenmesine yol açmayan amellerin sûretâ iyi olsalar bile başka bir biçimde tecellî edeceğine yani riyâkâr, sahteci ve simsar tipler üreteceğine kanidir. Zira ambarda biriken buğdayın çürümesi gibi, kişiye manevî gıda olmayan amelin de onun mizacını çürütüp bozacağını söyler. Böyle kişiler riya ile biriktirdikleri buğdayların ambarda çürümüş olduğunu esefle müşahede ederler. Çünkü o buğdayları farelere karşı koruyan sıdkı ambarda bırakmış, un ve ekmek hâline getirip gıdalanmamışlardır. (Devam edecek...)