SENDİKALAR, temsil ettikleri kitlelerin çıkarlarını muhafaza etmek amacıyla kurulmuş sivil toplum örgütleridir. Kendilerine üye olanların haklarını savunmak, fikir ve taleplerini yetkili mecralara ulaştırmak gibi fonksiyonları vardır.
Siyâsî, tarihî ve kültürel özelliklerden doğrudan etkilenen dinamik bir teşkilattır sendika. Türk Dil Kurumu tarafından, “işçilerin veya işverenlerin iş, kazanç, toplumsal ve kültürel konular bakımından çıkarlarını korumak ve daha da geliştirmek için aralarında kurdukları birlik” şeklinde ifade edilmiştir. Bunun yanı sıra tarihî sürece bakıldığında, sendikal faaliyetlerin Sanayi Devrimi’nden sonra başladığı görülmektedir. Makinenin icat edilmesi ve fabrikaların kurulması işçi sınıfını ortaya çıkarmış, işveren ve işçi ilişkilerini farklı boyutlara çevirmiştir. Erkek, kadın ve hatta çocuk işçiler ağır ve zor çalışma şartları altında kalmışlardır. Tek bir kişinin gücü yetersiz olacağından, bütün işçilerin bir araya gelmesiyle birlikte büyük bir güç sağlanabilmiş, böylelikle ayakta kalınabilmiş ve haklarını koruyabilmişlerdir. Sendikacılığın ilk doğuşu İngiltere’de olmuş ve oradan diğer ülkelere yayılım göstermiştir.
Türk toplumunu oluşturan kamu çalışanları, hizmet çerçevesinde devletin vazgeçilmez unsurudur. Ancak işçiler ve kamu görevlilerini sendikal haklar açısından karşılaştıracak olursak hem tarihsel süreç içerisinde, hem de içeriği bakımından farklılıklar olduğunu görür, kamu görevlilerinin sendikal haklarının önemli ölçüde ihmâl edildiğini söyleyebiliriz.
Şöyle ki, işçilerin sendikal haklarına ilişkin ilk yasal düzenleme 1947 yılında yapılmışken, kamu görevlilerinin sendikal haklarına ilişkin ilk yasal düzenleme ise 1965 yılında yapılmıştır. 1961 Anayasası ile birlikte işçiler grev hakkına kavuşurken, kamu görevlileri yalnızca örgütlenme ve toplu pazarlık haklarını kullanabilmektedir. Ulusal mevzuata göre kamu görevlilerine grev hakkı henüz tanınmamaktadır.
Sendikacılık aynı zamanda siyâsî bir hareket midir? Sendika yetkili ve temsilcilerinin siyaset ve bürokrasi ile yakın ilişkileri zaman zaman tartışma konusu olmuştur. Sivil toplum kuruluşlarının yapısı ve işlevi bakımından en etkin güçlerden biri olan sendikaların toplumsal talebin yerine ulaşması noktasında siyaset ile ilişki kurduğunu ve siyasal faaliyetlerde bulunduğunu (resmî olmamakla birlikte) söylemek mümkündür. Ancak bunun bir amaç değil, araç olarak kullanılması gerektiği unutulmamalıdır.
Üye sayısını üyelerin arz ve taleplerinden daha ön plânda tutarak iştah kabartan girişimlerde bulunmanın çok da başarılı olmadığı aşikârdır. Toplumsal koşullara uygun çözümler üretmek yerine üye sayısını arttırma yönünde daha çok eylem ve söylemde bulunan, her ortamda alt yazıyla bir reklâm geçen, sendikacılığı hediye dağıtmak zanneden, etik kurallardan habersiz bir sendika anlayışı ne yazık ki toplumsal çıkarlar doğrultusunda hiç de etkili değildir.
Örneğin, büyük olarak nitelenebilecek üç eğitim sendikası var. Bir araya gelip eğitime katkı sağlamak yerine, her biri kendi adamlarını istedikleri yere yerleştirmenin derdinde. Buradan bakıp da kimse “Eğitimde istenen düzeye neden ulaşılamıyor?” dememelidir. Meslekî sorunlara çözüm aranırken sadece şahsın değil, toplumun da menfaati gözetilmelidir. Üye sayısı endeksi üzerinden izlenen bu yol, bazen bireyi istemeden sendikacılığa itmektedir.
Manevî değerlerden uzak, millî dâvâdan sıyrılmış, içi boş sendikacılık güven zedeliyor ve bazen fanatizme varacak düzeyde sendikaları karşı karşıya getiriyor. İşi görülsün diye üye formlarına atılan imzalar, bugün bu sendika, yarın o sendika dolaşıp duruyor. Türkiye’de sendikaların yeteri kadar güçlü ve güvenilir olmamasının arkasında bu olumsuz imaj vardır.
Sendika ödeneğinin Devlet tarafından desteklenmesi ile birlikte kamu personelinin sendikalaşma oranında artış görünüyor. Ancak bu artışın gerçek gücü yansıttığını söyleyemeyiz. Çünkü bir kısım terfi almak için, bir kısım tayin için, bir kısım malî yükümlülüğü olmadığı için sendikaya üye olmaktadır. Bu durumda etkin bir sendikacılıktan bahsetmeye ne yazık ki zemin yetmemektedir.
Bir ülkenin topyekûn kalkınmasında bir bütünün her parçasına ihtiyaç vardır. Hükümet’in resmî muhatabı kılınmış sendikalar, hatır için değil, hak ve hukuk için mücadele etmelidirler. Siyâsî ve idarî birimlere güzel görünmek için değil, gelişmişlik düzeyini arttırmak için söz hakkı kullanmalıdırlar. Gerçekçi olmayan keyfî uygulamalara son vermeli, insan onuruna yakışır biçimde tutum ve davranış sergilenmelidir. Sendika örgütleri liyakati esas almalı, hak arama mücadelesinde ilkeli ve sorumlu bir anlayışa sahip olmalıdırlar. Adil bir yönetim altında, adil şartlara kavuşmak için meslekî hak ve menfaatlerini sırat-ı müstakim üzere korumalıdırlar. Tehditkâr söylemler ve çeşitli karalama girişimleriyle holiganlıktan vazgeçilmelidirler.
Türkiye’de kamu sendikacılığı, millî bürokrasiyi daha verimli dizayn etmek için millî ve manevî değerler çerçevesinde uzlaşmadan yana bir rota çizmeli, meslekî taassuptan ari, çalışanlar arasında ayrım gözetmeyen, suiistimale fırsat vermeyen, Türk Devleti’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olduğu ilkesinden asla taviz vermeyen sendika anlayışına haiz olunmalıdır. Güçlü, güvenilir ve etkin sendikacılık, bürokrasiyi besleyen ve de destekleyen özelliktedir. Bu bağlamda kamu sendikacılığının, yürüttüğü faaliyetler bakımından muteber olması büyük önem arz etmektedir.



