Hafızanın katmanları: Derin yaraların kaynağı ve ruhsal amnezi

Merhametin, şefkatin kırıntıları da sevginin anlamıyla birlikte küflü köşelerde bekletiliyor. Fıtrî olan ne varsa yaşamak kaygısıyla yer değiştirmiş hâlde… Zamanı sadece almak, kazanmak ve çıkar sağlamak kısırdöngüsüne hapsedenler, süreğen tatminsizliklerin reçetesini nereden bulabilir?

RUHLAR unutur mu? Unutuyor… Aklın biriktirip durduğu bilgi istifleri tozlu katmanlar hâlinde bir şekilde mahfazaya alınıyor belki ama ruhun unutuşu, derin yaraları da beraberinde getiriyor. Şimdi hafızayı uyandırma vakti! Diplerde sıkışıp kalmış, belki zamanla üzeri ağlarla kaplanmış, belki rengini, eşkalini, kokusunu kaybetmiş ve zihin odalarından ziyade, ruhun oksijeni sayılacak mesabede ne varsa şöyle bir parlatmalı. Yitirilmiş varsayılan, hatırlanmaya liyakatli bulunmayan ve ömre dâhil edilmeyen tüm bu hafıza düşüşleri, göğüs kafesini sıkıştırıyor. 


Hengâmın tasviri bulanık… Zihnin yankıları, uğultulu bir kakofoni hâlinde fikri darmadağın bir ardiyeye çeviriyor… Kalbin görüş açısı net değil ve duyu organlarının faaliyeti maddeden öteye geçemeyecek vasatlıkta ruhu defalarca anlam düşüklüğüne uğratıyor. Bütün bunların müsebbibi olan vakıa, aklın ezberlerinin ruha kâfi gelmediği hakikatinden başkası değil. İnsan ne için yaşar, nasıl ve nedendir? Nereye gitmekte ve nereden gelmektedir? Kalbi mütmain edecek ontolojik arşivimiz nerede? İnsanı, varlığa, daha ziyade nitelikli bir var oluşa inandıracak tüm o bilgi öbeklerini kaybetmiş ya da şuurlu bir agresyon sonucu imha edilmiş görünüyor. İçimi aksiyona ikna eden bu yokluk öyküsü, durdurulmayı bekliyor. Hiç kimse ruhunda var olan bilgiyi, arzuyu ve kalbe gereken huzur membaını ruhun izbelerinde çürümeye bırakmamalı ve hiç kimse bu unutulduğu bile hatırlanmayan coşkun manaların yoksunluğunda tıknefes kalmamalı.


Ruhu amneziye uğratan marazaları bulmalı önce… Bunlardan ilki, olman gereken yerde bulunmamak ki bu, ruhu bellek yitimine duçar ediyor. Bu, bedeni zayıf düşürüyor, aklı köhne bir depoya benzetiyor ve zamanı okuyan, çağı yorumlayan taraflarımız, görüşü kaybediyor. Sonrası uzun, karanlık, soğuk bir boşluk. Bu boşlukta ruhanî hazlara geçit yok. Bu öyle bir boşluk ki dünyanın lezzetleri bile acımtırak bir rütbeye düşüyor. Kim olması gereken yerde değildir? Ya da olunması gereken mevzi neresidir? Zira bu bilgiler ruhun belleğinde hazır bulunmuyorsa cevabı bulana kadar verilen kayıpların telafisi çok da kolay olmayacak. İnsan nerede bulunması gerektiğini bilmiyorken, nerede bulunmaması gerektiği bilgisini de temin edemez. Ve olması gereken lokasyonda yoklamaya alınmayıp olmaması gereken menzillerde zaman israf edenler, kalp ağrısı çağların tefsirini de yapamaz. 


İnsanın bulunması gereken yer kendidir. Kendinde olmak, kendini bulmak öz verili bir kimlik güzellemesi de değildir üstelik. Hep söylenegelen sloganların aklı çelen övgüsü, insanın kendini bilmesi ve bulması yolunda en ufak pozitif bir ilerleme sağlamaz. İnsanın kendi aklına ve duygusuna saplanıp kaldığı ve bunu yaparken kendini bildiği, bulduğu ya da kendi değerinin farkında olduğu masalları, ancak uyuşturucu madde tesiriyle zaman tüketir. Bu yalnızlıkta tükenen yalnızca zaman da olmayacaktır. İnsan, zamanı değerlendirmek yerine tüketmeye başladığında, içi de bu eksilmeye dâhil olur. Oysa bulunulması gereken ilk mevzi, insanın kendiyse de, kendinde olabilmenin ön koşulu da Rabbini bilmesidir. Rabbini bilmenin ilk belirtisi de ibadet… İbadetlerin şahı ise namaz. O hâlde, ilk adresimiz seccade… Demek oluyor ki, insan ruhunda var olan ilk bilgi, kendini ve Rabbini bilmek… Bunun da aksiyona evrilmiş en kıymetli eşkali, ruhu ibadette, bedeni istikamette tutmak. Sırat-ı müstakimde ayakları sabit tutacak çekim kuvveti ise namaz. Yani zan üzere meal verilen doğru yolda bulunma rehberi, aklı ve kalbi biçimlendirmek değildir. Zira akıl ve kalp, telkinlerle, sloganlarla, süslü paragraflarla ancak sıvılaşan bir maddenin çevreye yayılması ve yayılırken de sınırlarını kaybetmesi kadar keskin bir yok oluşa imkân verir. Oysa akıl ve kalp, belli hudutlar içinde şekillendirilmiş, nitelikli malzemelerle yoğrulmuş bir hüviyete muhtaçtır. Bunun da yolu fikrî sentezlerden değil, kalbin de eşlik ettiği eylemlerden geçer. Sırat-ı müstakim için ilk ihtiyaç, secdeyle barışık bir baştır. Bu, doğru istikamette kalma talebinin hem sözlü hem uygulamalı beyanıdır. Bu bir yakarıştır ve yakarışların en büyüğüdür. Bu kim olduğunu bilmek ve kendini var eden kudreti tanımaktır. Hülâsa bu tarif, insanı, olması gereken ilk mevzide hazır bulunduracak, diğer bütün odak noktaları daha belirgin hâle gelecektir. 


Günde beş kere Rabbin huzurunda kendini tanıma, bulma ve gerekli parolaları hem zihne hem kalbe yazma kazanımı ile belirginleşen bütün istikametler, insanın derunî yangınlarını, mükerrer buhranlarını, telkinle hizaya girmeyen korku, kaygı ve gamlarını dindirir.


İnsanın bulunması gereken yerde bulunması, ruhuyla buluşmasıdır bir yandan da… Çünkü insan bedeni bambaşka mahallerde oyalayabilir ama ruh her defasında ihtiyaç duyduğu membaya koşar. İşte ruhun bu gidişine katılmayan insan, kendisiyle uçurumlarca ayrılıkları tesis etmiş demektir. Milyonla mevkiide ve gösterişli zeminlerde kendini bulma eylemlerinin hepsi boşa çıkar. Zira ruh seccade üzerinde sahibini beklerken, bedeni dünyevî zevklerin otağında ağırlamak, içsel çöküşleri durduramaz


Olmamız gereken yerlere daha bir dolu misal verilebilir. Kişinin duygusuna, hilkatine, bulunduğu pozisyona göre değişebilse de belli başlı anlamlar her nefis için ortak. Susamış bir kursak varsa bir yerde ve insanın elinde de su testileri bulunuyorsa, bulunulması gereken mihrak, susayana su verilecek mekândır. Buna imkânı ve gücü elverdiği hâlde yeltenmeyen hiç kimse, olması gereken lokasyonda var olduğu tezini savunamaz. Allahu Teâlâ’nın emirlerinin hepsi için bu kaide böyledir ve buna ek olarak bütün hayırlı ameller, imkân yettiği sürece yerine getirilmesi elzem vazifelerdir. Kişinin karar merci zihnine ve heveslerine itaatkâr bir tabiatla bu vazifeleri yok sayması, onu süreçten muaf kılmaz. Öyleyse yapılması gerekeni yaparken insan, tam da olması gereken yerde hazır bulunmuş demektir. Ki daha önce de altını çizdiğim üzere bu; kalbin tatmini, bedenin salahiyeti, zihnin berraklığı için değişmez formüldür.


Ruhun hafızasında buğulaşan bir diğer bellek yitimi de sevgidir. Sevginin menfaatperest bir beklenti olduğu aldatmacası, sevmenin değerini unutturuyor. Oysa insan sevilmekten ziyade sevmeye muhtaç. Zira kulunu seven Rahman ve Rahim Allah’ın kalbe nakşettiği bu cennet sızıntısı hissedişin üzeri menfaatperest yaygılarla örtüldüğünde, ruhun belleğindeki bu güzide kavram bambaşka ve murdar anlamlara bulanıyor. Sevgi Yaradan’dan yaratılana, bütünden zerrelere yankılanan İlâhî bir duyuş. Buna benliğin balçığında değer biçmeye kalkanlar, hakiki muhabbetleri izbelerde unutuyor. 


Merhametin, şefkatin kırıntıları da sevginin anlamıyla birlikte küflü köşelerde bekletiliyor. Fıtrî olan ne varsa yaşamak kaygısıyla yer değiştirmiş hâlde… Zamanı sadece almak, kazanmak ve çıkar sağlamak kısırdöngüsüne hapsedenler, süreğen tatminsizliklerin reçetesini nereden bulabilir?


Kendini ve Rabbini bilmek, gayeyi bulmak, eyleme geçmek… Hepsi fâni olanı bâki hissedilere boyayacak ve hepsi için ilk merhale, ruhun hafızasında mahfuz cevherleri gün ışığına çıkarmak… Bunun yolunu zaten vermiştim. Evvela olman gereken yerlerde olmakla başlamalı…