CUMHURİYET’in ilan edilmesi aşamasında, Kurtuluş Savaşı sürecinde Kuvva-i Millîye çatısı altında toplanan Anadolu halkı ikiye bölünmüştü.
Halkın bir kısmı şu fikirdeydi: “Osmanlı dönemi kapandı. Yeni bir sayfa açıyoruz. Dünyanın geleceği Batı ülkelerindedir; biz de o dünyanın parçası olmalıyız. Batı dünyasının bizi aralarına alması ve birlikte hareket etmek için ne gerekiyorsa yapmalıyız. Batı medeniyeti içinde olmak dışında bizim için bir gelecek yoktur!”
Kuşkusuz bu fikirde olan halkın içinde “Batılı/ Batıcı” olmak konusunda farklı niyetler, hedefler ve senaryo sahibi çevreler vardı.
Meselâ bu yeni gelecek için “redd-i miras” taraftarı olanlar vardı; Osmanlıya ait her ne varsa bunları unutarak, yok sayarak ve hatta mümkünse “hasımlık” yaparak yola devam etmek istiyorlardı.
Başka bir çevre ise Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı dünyasının parçası olmak noktasındaki iradesini ancak “hayat tarzı” olarak Batılılar gibi yaşamaya yöneldiğini açıkça göstermekten yanaydı.
Bir başka çevre de Batılı olmanın önündeki en büyük engelin İslâm olduğuna inanıyor ve bu sebeple İslâm’ın sadece devlet alanında değil aynı zamanda toplumunda içinden sökülüp atılması gerektiğini ileri sürüyor ve bazı politikalar, projeler öneriyorlardı.
Batı’ya yüzünü dönmüş ve Batılı olmak adına söz konusu hesapların içine giren halkın bir kesimine karşı diğer kesim ise “Batıcı” olmaya sıcak bakmıyordu. Çözümün Osmanlıyı inkâr etmeden Osmanlıdan kalan mirasa sahip çıkarak, İslâm’a sımsıkı sarılarak ve yeni gelişmeleri de inkâr etmeden yola devam etmek istiyorlardı.
Kuşkusuz bu kesim, yeni ilan edilen Cumhuriyet rejimini de benimsiyorlardı. Fakat Batı dünyasının özü ile sözü ile her zaman Anadolu Müslümanlığına, Türklüğe hasım olduklarını ve asla kendi aralarına Türkiye’yi almayacaklarını düşünüyorlardı. Bu kesime göre zaten Anadolu’yu işgal eden, sömürgeci ve emperyalist olan, bu Batı dünyasıydı.
Türkiye Cumhuriyeti, işte bu “bölünmüş sosyoloji” üzerine ilan edildi.
Doğal olarak bölünmüş sosyolojinin tarafları, iki stratejiye yönelecekti: İktidar ve toplum mühendisliği…
Cumhuriyet tarihinden öğreniyoruz ki, bu bölünmüş sosyolojinin “Batıcı” kesimi önce iktidara sahip olmuş ardından toplum mühendisliğine soyunmuştur. Kuşkusuz bu halk kesiminin içindeki bütün çevreler hem iktidarın imkânlarını kullanırken hem de toplum mühendisliği yürütürken “Atatürk böyle istedi/ isterdi”ye sığındılar.
Kuşkusuz Atatürk’ün de özellikle 1924-1934 arasında toplumun bu kesimini önceleyen/ destekleyen politik tercihleri oldu. Atatürk, halkın diğer kesimine karşı “karşıtlanmadan ve ikna ederek” bir strateji yürütse de ölümünden sonra iktidarda olan Batıcı kesim diğer halk kesimini ikna etmeyi “Batı yolculuğunda yavaşlama” kabul ettiler ve özellikle İnönü döneminde açıktan baskıya yöneldiler.
Batıcıların güçlü olduğu dönemlerde araçsallaştırdıkları iki gündem vardı: Laiklik ve ulusalcılık...
Kuşkusuz Cumhuriyet tarihi boyunca laikliği, İslâm’ı devlet sisteminden, kamusal alandan tamamen dışlamak ve toplumsal değer olmaktan çıkarmak içeriğinde tarif eden ve uygulayan çevrelerin en fazla İslâm adına saldırdıkları adres, “tarikatlar” olmuştur. Daha doğrusu tarikatlar üzerinden İslâm’a yönelik operasyonlarını yürütmüşlerdir. Doğal olarak bir müzik türüne de dönüşmüş “ilahiler”den rahatsız olmuşlardır. Nitekim ilahilerin yasak olduğu, gizli gizli mırıldanıldığı dönemlerde, ilahileri tekrar görünür hâle getiren sanatçıları da linç etmişlerdir. Tabii bir de ulusalcılık adına ezanın Türkçe okunması uygulaması olmuştur. İslâm, bu sefer de “Araplaşmayacağız!” maskesiyle dönüştürülmek istenmiştir.
İşte bu bölünmüş sosyoloji zeminli kamplaşma o kadar derinleşti ve zamanla siyasallaştı ki, CHP, adres olarak “Batıcı” kesim ile özdeşleşti. Buna karşılık başta Demokrat Parti olmak üzere DYP, ANAP, MHP ve AK Parti politik zemin olarak diğer halk kesiminden aldığı destekle iktidar olabildiler. Ve kuşkusuz her iktidar döneminde CHP’nin ve onu destekleyen iktidar gücünün operasyonlarına/ darbelerine maruz kaldılar.
Kuşkusuz bu darbelere en fazla maruz kalan ve her defasında bu darbeleri aşarak iktidar yoluna devam eden AK Parti iktidarı oldu. CHP de geleneği üzere AK Parti’ye yönelik birçok operasyonun parçası olmasının yanı sıra her fırsatta “AK Parti iktidarı Atatürk devrimlerine karşıdır ve tarikatçıdır!” söyleminde ısrar etti. Çünkü bu söylem, CHP’nin hem varlık sebebi hem de seçmen kitlesini elinde tutmanın neredeyse tek tarzıydı.
Ancak 25 yıllık AK Parti iktidarı sonrasında gelinen nokta itibariyle “Batıcı” olmayan halk kesiminde AK Parti iktidarına yönelik bir serzeniş, sitem başladı: Batıcı olmayan bir gençlik istenilen sayıda yetişmedi, Anadolu Müslümanlığını yaşatan bir kültürel iktidar istenilen ölçüde yaşanmadı ve “dindar nesil” programı kör topal ilerledi. Hatta bu sitemi CHP kendi politikasının parçası hâline dönüştürmeyi denedi ve AK Parti iktidarının millî ve dinî konuları istismar ettiğini ve finalde bu alanı çürüttüğünü ileri sürdü.
AK Parti iktidarının yer yer gençlik, kültür, aile ve dindarlık konularında öz eleştirileri olsa da çoğu zaman “politik sıkışmışlık” hâllerine de düştü.
İşte tam da bu hâllerden birine MEB tarafından “Okullarda Ramazan Etkinlikleri” kapsamında gönderdiği genelge üzerinden bir kez daha “Bölünmüş sosyolojide yeni maç!” başlamışken, laiklik-İslâm konulu karşıtlanma kısık ateşte pişirilirken, “Kâbe’de Hacılar Hu der Allah!” ilahisi hızla sosyal medyada bu karşıtlanmanın volümünü artıran bir işlev, fonksiyon gördü.
Tabii bu sefer Batıcı kesimin “fanatik”leri alışık tepkilerini verince, işi yine “Rejim tehlikede!”, “Türkiye ne hâle geldi!” gibi absürt analizlere dökünce, üstelik bunu Ramazan ayında yapınca, konu edilen ilahi bölünmüş sosyolojinin diğer kesimi tarafından “İnadına paylaş!” kampanyasına evrildi. Öyle ki, Batıcı kesimden bile hatırı sayılır çevreler “Ne var bu ilahide? Batıcılık adına buna bile saldırmak neyin nesi?” diye ilahiyi sahiplendiler.
Kuşkusuz seçime hazırlanılan bir süreçte bu ortamı konsolide etmek, özellikle iktidar açısından zor olmayacaktı. Nitekim öyle de oldu! İlahi, dünya sıralamasına girecek ölçüde paylaşıldı. Sözleri ve bestesi Abdurrahman Önül’e ait olan ilahiyi seslendiren Celal Karatüre bile olayın “şaşkınlığı” içinde oradan oraya koşturmaya, reklâm-sponsorluk tekliflerine yetişmeye çalıştı.

Kısa sürede o kadar yoğun paylaşıldı ki video, bölünmüş sosyolojinin “ezilen çoğunluk” tarafında olduğunu düşünen yazarlar, ilahiyatçılar, siyaset bilimcileri, sosyologlar yaşanan “sosyal medyada viral/ patlama” olayını neredeyse “bölünmüş sosyolojide ikinci raund” etiketiyle yorumladılar.
Bu ilahi, var olan bir gerçeğin altını bir kez daha kalın çizgilerle çizmiş oldu: Bölünmüş sosyoloji, daha derin ve keskin bir virajda! Cumhurbaşkanı Erdoğan, keskin virajlarda arabayı devirmeden en hızlı viraj dönen siyasetçi olarak bu ilahiyi seçim startı için “ilahi anons” olarak kullanabilir…



