Haberin doğrusu, demokrasi ve insanlık

Ülkemizdeki ve Müslüman coğrafyadaki dozajın yüksekliği, “her şeye rağmen” arzu ettikleri kıvama diğer toplumlara nispetle daha az tesir edebilmelerinden kaynaklanıyor. Müslümanlar diğer dinlerin müntesiplerine nazaran, bu medya bombardımanından inançları ve ahlâkları sebebiyle daha az etkilendiler. Başta Türkiye, “Ortadoğu” ve nüfusu Müslüman ağırlıklı diğer ülkelerin jeo-politik, teo-politik, ekonomik ve tarihî konumları bu “saldırıları” küresel zalimler açısından gerekli kılıyor. Neticede bu konuda durumu eşitleme (diğer toplumlarla) gayretleri aşikâr hâle geliyor.

“Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât, 6)


TEMEL altyapısı çok daha önceden hazırlanmış ve uygulamaya konulmuş olsa da “yeni dünya düzeni”ne bir an önce ve fazla itirazla karşılaşmadan geçiş amacıyla “hızlandırılmış ihale” olan 12 Eylül darbesiyle birlikte, eğitim sektörü Batı güdümlü sağa yani FETÖ ve türevlerine, medya ve reklâmcılık sektörü ise Batı güdümlü sola “liberal sol” diye anılan amorf yapıya teslim edilmişti. 


Her iki tarafın yani sağın ve solun “yerli unsurları” darbenin hışmına çok gaddar ve zalim yöntemlerle maruz kalırken, bu iki “ekolün” önü açılıyor, örgütlenmeleri ve iş görmeleri kolaylaştırılıyordu. Amaçlanan, 27 Mayısla başlayan darbeler sürecinde dahi tam kotarılamamış olan “vesayeti rayına oturtma ameliyesini” bu defa hakkıyla becerebilmekti. 12 Eylül müdahalesi de milletin emperyalistlere ve içerideki uzantılarına karşı koyma azmi ve iradesini yok edememiş, 1991 seçimleriyle yeniden yükselişe geçen yerli ve millî siyaset anlayışı üç partinin (Refah Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Islahatçı Demokrasi Partisi) ittifakı ile yeni bir yol açmış, bu da 1994’te yerel yönetimlerde RP’nin büyük başarısı ile sonuçlanmış ve 1995 genel seçimleri yine RP’nin tarihte ilk defa birinciliğiyle neticelenince vesayet sisteminde “panik atak nöbetleri”ne sebep olmuştu. Bu korku nöbetleri ise gidişatın önüne geçme amaçlı olarak post-modern darbeye zemin hazırlama maksadıyla dönemin en zinde güçleri olan medya, yani “ana akım” medyada “laik atak sendromu” diye nitelendirilebilecek uzun süreli ve harlı alevlenmelerle tezahür etmişti. 


On yıllardır kazan içinde yavaşça ısıtılan kurbağa gibi kısık yakılan medya ateşinin bu harlanması belli ki öncelkilerde olduğu gibi yine bir “milli irade cinayeti”nin hazırlığını işaret ediyordu, nitekim öyle de oldu. Bu sefer de “Kudüs Gecesi” bahanesiyle Ankara Sincan’da tankların yürütülmesiyle birlikte, 28 Şubat post-modern darbesi tedavüle sokularak ahlâken, hukuken ve siyaseten birbirinden rezil yöntemlere başvurularak Refah-Yol Hükûmeti devreden çıkarıldı. Akabinde gelişen karanlık dönemde esasen amaçladıkları, Devlet hazinesini soyup soğana çevirme operasyonları ve maceralı süreçlerin ardından, millet yeniden iradesine işlerlik kazandırmayı başardı ve bütün engellemelere rağmen “gönlündeki” fikri iktidara taşıdı ve yirmi küsur yıldır memnuniyetini, rızasını sandıkta gösterdi, gösteriyor.


Yaklaşık olarak yeni milenyumun başından itibaren millet, iktidara getirdiği inançlı, azimli yeni siyâsî güçle vesayet sistemi ile olan mücadelesini yeni bir safhaya taşıdı. Yeni iktidar belli bir vadeye yaydığı bir plan ve program çerçevesinde icra ederek, “pek post-modern!” başka darbe teşebbüslerine, gayri hukukî ve anti demokratik çelmelere, hatta engellenmiş suikast teşebbüslerine dahi maruz kaldı. Bunlar da yetmeyince sıra vesayetin son sigortası olan FETÖ’nün klasik darbesine geldi. Daha doğrusu mecbur kaldılar, zira bütün diğer girişimlerden sonuç alamamışlardı. Millet inanılmaz bir karşı koyuşla destan yazdı ve işin “sıcak safhasını” bir gecede, 15 Temmuz 2016’da aştı, sarkan kısımları temizleme ameliyesini Devlet eliyle sürdürüyor. Elli yılı aşkın bir süredir Devlet mekanizmaları içine “tedricen ve sinsice” yerleştirilmiş olan bu şebeke bitirilmeye doğru gidiyor. 


12 Eylül askerî darbesinden sonra eğitim işinin havale edildiği emperyalist işbirlikçisi bu güruhun eğitim sistemimizi uzun vadede ne hâle getirdiği sonuçları itibariyle gözümüzün önünde… “Rekonstrüksiyon” ameliyeleri olanca hızıyla devam ediyor, lakin “rehabilitasyona” yönelik çalışmaların biraz vakit alacağı ön görülebilir, zira opere edilen yara çok “eski” ve “derin”…


Toplumun maddî ve manevî yönden şekillendirme fonksiyonuna en az eğitim sektörü kadar sahip olan medya ve reklâmcılık alanının yine özellikle 12 Eylül askerî darbesinden itibaren “neo-liberal anlayışa sahip sol” ekole tahsis edildiğinden söz etmiştik. Hem toplumu ifsad ederek yeni şekillendirmelere hazırlayarak emperyalist rüzgârlara açık hâle getirmek, hem de genel olarak yalan ve yanlış enformasyon neticesinde bilgisiz bırakılarak, zihinleri bulandırarak ve genel olarak yönünü saptırarak, orijinal ve geleneksel kodlarını tahribe yönelik faaliyetlerine ivme kazandırarak devam ediyorlar.


Yalan, iftira, tarihî hakikatlere yönelik tahribat, manipülasyon, subliminal atraksiyonlar; bunların hepsi ve sayamadığımız en şeytanî yöntemler bu amaçla kullanılıyor. 


Ahlâkî deformasyonu önceleyen metotlar olanca hızıyla TV dizileri, sinema, tiyatro, edebiyat(!), sanat(!) adına icra ediliyor. Erişkinlerin rayından çıkarılması, yeni nesillerin ise yanlış formatlanması hedefleniyor. Bütün bunların  toplam gayesi toplumun ve insanlığın genel olarak ifsadına yönelik. Çünkü sapkın ezoterik inanç, düşünce ve fikirleri bunu gerektiriyor. Empoze etmeye çalıştıkları gibi bunlar komplo teorisi filan değil. 


Esasen bu faaliyetler en başından itibaren farklı dozlarda da olsa küresel çapta icra ediliyor. Ülkemizdeki ve Müslüman coğrafyadaki dozajın yüksekliği ise “her şeye rağmen” arzu ettikleri kıvama diğer toplumlara nispetle daha az tesir edebilmelerinden kaynaklanıyor. Müslümanlar diğer dinlerin müntesiplerine nazaran, bu medya bombardımanından inançları ve ahlâkları sebebiyle daha az etkilendiler. Başta Türkiye, “Ortadoğu” ve nüfusu Müslüman ağırlıklı diğer ülkelerin jeo-politik, teo-politik, ekonomik ve tarihî konumları bu “saldırıları” küresel zalimler açısından gerekli kılıyor. Neticede bu konuda durumu eşitleme (diğer toplumlarla) gayretleri aşikâr hâle geliyor. 


Olumsuzluk içeren bütün bu kötü tabloya rağmen, insanlığın “insan olmak ve insan kalmak” talebindeki ısrarı ise hem anlamlı hem de anlaşılabilir bir durum. Çünkü ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem (as)’den beri İlâhî vahyin muhatabı olarak ve irade kullanabilen yaratılmışlar olarak, son peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in vefatına kadar ahlâkî tekamülünü tamamlamış olmamız gereken eşref-i mahlukattanız. 




Küresel ölçekteki toplumsal reaksiyonlar Bosna-Hersek Müslümanlarına, Sırplar ve Hırvatlar tarafından katliamlar uygulanırken de yoğun bir şekilde verilmişti. Zira bütün çarpıtmalara rağmen haberin doğrusuna da ulaşmak, Bosna’nın Avrupa’nın ortasında yer almış olmasından ötürü mümkün oluyordu. Bu da duyarlı ve geniş kitlelerin reaksiyonlarına ve memnuniyetsizliklerini ortaya koymalarına neden oluyordu.


Bu keyfiyet insanlığı öylesine etkilemiştir ki, İlâhî dinlerin (aslında tek din olan İslâm’ın) tarih boyunca maruz kaldığı bütün tahrifata ve tahribata rağmen, farklı kulvarlardaki bugünkü müntesiplerinin ana kulvarda ahlâkî olarak edinmiş oldukları “müşterek değerler” dahi, büyük doğrular (sevaplar) ve büyük yanlışlar (günahlar) noktasında benzeri aksiyon ve reaksiyonlara sebep olabilmektedir. 


Tam da bu sebepten, insanlığın ekseriyeti doğru enforme edildiği taktirde büyük yanlışlarda ittifak etmeyecek, önemli doğrularda da ittifak edecek hâle gelmiştir. İşte medyanın önemi tam da burada ortaya çıkmaktadır. 


Sermaye gücünü global ölçekte zaten ele geçirmiş olan şeytan hizmetkârı çok güçlü odaklar -ki bunların kim oldukları ayan beyan ortadadır- “kafesledikleri” profesyonel gönüllü medya acentalarıyla fesadı da küreselleştirerek her alanda ve her konuda “yeryüzünde fesat çıkaran” en önemli etken durumuna gelmişlerdir.


İletişim teknolojisindeki olağanüstü gelişmeler fesat çıkaranların lehine bir ortam oluştursa da, hakikatin peşinden gidenlerin de işine yaradığı, hatta sonuçları itibariyle değerlendirirsek daha fazla yaramaya başladığı da dikkate alınmalıdır. Zira “haberin doğrusu” da kitlelere ulaşma konusunda bu gelişmelerden faydalanmaktadır. Sonuçta meselâ Siyonist İsrail lobisine hizmet eden ve diğerlerine göre kat be kat daha güçlü olan “fâsık medyası”, iki yıldır devam etmekte olan Gazze’deki İsrail soykırımıyla ilgili dezenformasyon savaşında mağlup olmuştur. Bunu dünyanın her tarafında neredeyse bütün ülkelerde katil İsrail aleyhine yapılan çok çeşitli eylemlerden ve uluslararası platformlarda soykırımcı katillerin yalnızlaşmasından anlıyoruz. Meselâ Sumud Filosu’na gösterilen ilgi ve destek, tarih boyunca belki de insanlığın en ciddi ve en geniş katılımlı olanıydı.


Küresel ölçekteki toplumsal reaksiyonlar Bosna-Hersek Müslümanlarına, Sırplar ve Hırvatlar tarafından katliamlar uygulanırken de yoğun bir şekilde verilmişti. Zira bütün çarpıtmalara rağmen haberin doğrusuna da ulaşmak, Bosna’nın Avrupa’nın ortasında yer almış olmasından ötürü mümkün oluyordu. Bu da duyarlı ve geniş kitlelerin reaksiyonlarına ve memnuniyetsizliklerini ortaya koymalarına neden oluyordu.


Fakat eş zamanlı olarak Afrika’nın ortasında yer alan Ruanda’da, Hutu’ların Tutsi’lere uyguladıkları soykırım da hem coğrafî nedenlerle haber alma zorluklarının had safhada olması, hem de “ana akım” medyanın bu siyah derili insanların sorunlarının kaynağının haddizatında beyaz Avrupalılara dayanması sebebiyle haberlere pek konu olmamasını beraberinde getiriyordu. Bu arka plan ise enformasyon eksikliğine, o da küresel “ilgisizliğe” yol açıyordu.


Bu örneklerden dahi anlaşılıyor ki, vicdanen ortalama bir olgunluğa erişmiş olan insanlık eksiksiz ve yalansız haberdar edildiğinde yanlışta değil, doğruda bir araya gelme istidadındadır.


Diktatöryal ve monarşik yönetimlerin bulunduğu birçok Arap ülkesi, halklarının Filistin ve Gazze örneğindeki gibi hadiseye son derece duyarlı oldukları hâlde idarecilerinin, resmî politikalarının duruma rıza gösterir gibi tutum almaları sebebiyle haklı olarak suçlanmaktadır.  


Fakat aynı durumu “gelişmiş Batı demokrasilerinde” de görüyor olmamız, yani halkların şiddetli reaksiyonlarına rağmen ülkelerin resmî politikalarının tutukluğu, hatta birçoğunun soykırımcı Siyonist İsrail ile işbirliği yapmaları, kanaatimizce demokrasinin hem teorik hem de işlerlik açısından geniş ve derin şekilde tartışılmaya açılmasını zaruri kılmaktadır. 


Medya fonksiyonlarının bu konuda başat rolde olmaları da işin tabiatı gereğidir. “Fâsıkın tasallutundan” mümkün olduğunca kurtarılmış bir “ana akım” medyanın, yalnızca demokrasinin tedavi ve rehabilitasyonuna değil, insanlığın yani kalplerin ve vicdanların yeniden devreye girmesine birinci derecede etkisi olacaktır. Bu durumda, meselâ Gazze’nin zulüm karşısındaki efsanevî direnişi ile insanlığı “terbiye edişi” daha da hızlanacak ve anlam kazanacaktır.