Güvenli bölgede faili meçhul soykırım

Srebrenica’da faili meçhul bir soykırım yaşanmıştı. Gerçekte ise fail hem belliydi hem de soykırım yalnızca burada değil, bütün Bosna Hersek’te uygulanmıştı. Uygulayanlar da Sırp faşistleri Çetnik’lerin yönettiği Sırbistan devleti ile Hırvat faşistleri Ustaşa’ların bir dönem etkisinde kalan Hırvatistan ve bu iki ülkenin Bosna Hersek devleti içinde Bosna Hersek vatandaşı olarak yaşayan uzantılarıydı. Yardımcıları da bu ülkeleri uluslararası alanda koruyup kollayanlar… Onları da hepimiz biliyoruz. Filistin’de, İsrail’de, Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da, Myanmar’da, Patani’de, Doğu Türkistan’da, Sudan’da, Somali’de ve dünyanın birçok zulüm coğrafyasında darbeye darbe, katliama katliam, işgale işgal, soykırıma soykırım diyemeyenler, demeyenler olduklarını ibretle müşahede ediyoruz.

DAĞILAN Yugoslavya’nın bağımsızlık kazanan ülkelerinden biri olan nüfusu Müslüman ağırlıklı Bosna Hersek, 1992 yılının ilkbaharında komşusu iki ülkenin saldırısına uğradı. 


Sırbistan-Karadağ ve Hırvatistan’ın, Bosna Hersek vatandaşı olan işbirlikçi faşistleri de bu saldırıya katılmışlardı. 


Bosnalı Müslümanların yani Boşnakların silahlı bir gücü bulunmuyordu, zira henüz bağımsız olmuşlardı. Ordu kurmaya vakit bulamadan Avrupa’nın dördüncü güçlü ordusunun (Sırbistan-Karadağ) saldırısına maruz kaldılar. 


Bir süre sonra diğer komşusunun (Hırvatistan) da saldırısı başladı. Niyetleri Bosna’yı paylaşmaktı. Sanki sadece Bosna’da yaşayan Sırp ve Hırvatlar Müslümanlarla savaşıyormuş gibi bir illüzyonla iç savaş süsü vererek yıllarca dünyayı aldattılar. 


Aslında kimse aldanmadı, herkes neyin nasıl olduğunu gayet iyi biliyordu, ancak uluslararası hukuka uydurmak adına birçoğu inanmış gözüktü. 77 yıldır İsrail’in çıkarlarını savunma adına medyatik, diplomatik, siyâsî, ekonomik ve askeri vb. yapılan bütün uygulamalar o dönemde saldırgan tarafları savunma adına da icra edildi.


Topyekûn bu hesaplara ve planlara rağmen işler saldırgan güçlerin istediği gibi gitmedi. Boşnaklar dünya Müslümanlarının da yardımıyla mucizevî bir direniş gösterdi. 


Öyle ki iki haftada teslim alınması ön görülen, planlanan Bosna Hersek çok büyük acılar pahasına hafif silahlarla çete savaşlarıyla direndi. İkinci yıl içinde ordusunu kurdu, üçüncü yılda karşı saldırıya geçti. Ülke topraklarını büyük ölçüde kurtardı. 


Bu arada saldırganlardan biriyle (Hırvatlarla) olan çatışmasını sonlandırdı, akabinde ittifak kurdu. Diğer işgalcileri (Çetnikleri yani Sırp faşistleri) ülke topraklarından tamamıyla temizlemenin hemen öncesinde kendi tarihimizden bir benzetme yapacak olursak, Kurtuluş Savaşı’nın sonundaki Büyük Taarruz’un hemen arefesinde, uluslararası gücün de doğrudan ve dolaylı katkılarıyla bir kalleşliğe maruz kaldı. 


Cephelerde bir bir bozguna uğrayan Sırplar geri çekilmeye başlamışlardı. Sırbistan’a en yakın bölge olan Doğu Bosna’da Drina nehri boyundaki kasabalarda Srebrenica daha önce güvenli bölge ilan edilen altı yerleşim yerinden birisiydi. Diğer beşi ise başkent Saraybosna, Tuzla, Bihaç, Gorazde ve Zepa’ydı. 


Güvenli bölgeler, Birleşmiş Milletler (BM) gücünün dünya adına koruma altına aldığı bölgelere deniyordu. Buralarda BM güçleri kendilerini kıt imkânlarla da olsa savunabilen yerel halkın ellerindeki silahları alıyor ve saldırgan güçlerine karşı o şehri kendisi koruyordu(!). 


Srebrenica’yı koruma görevi de dünya halkları adına Hollanda birliğine verilmişti. Kasabada yaşayan sivillerin canları onlara emanetti. 


İlk işleri sivillerin ellerindeki hafif silahları toplamak oldu. Ağır silahları zaten yoktu. Çünkü Bosna saldırıya uğramadan önce Sırbistan ve Hırvatistan arasında savaş başladığında güya savaşın yayılmasını engelleme adına eski Yugoslavya’ya silah ambargosu konulmuştu. 


Bağımsızlığını yeni ilan eden Bosna Hersek’in ordusu olmadığı için 2500 kişilik bir polis gücü dışında silahı ve silahlı gücü bulunmuyordu. 


Bu sebeple savaşın bitiminde kaldırılan bu ambargodan zararı sadece Bosna Hersek görmüştü. Zira diğerleri tepeden tırnağa silahlıydı. 




Srebrenica şehitlerinin bugün itibariyle 8372 olarak tespit edilen sayısının kayıplarla birlikte 12000’in üzerinde olduğu tahmin ediliyor ve bulunan toplu mezarlara sık sık yenileri ekleniyor. DNA testleri ile kimlikleri tespit edilebilen naaşlar (aslında yalnızca kemikler) her yıl 11 Temmuz’da toplu olarak Srebrenica-Potoçari’deki şehitliğe törenle defnediliyor. 


Ülkedeki 6 güvenli bölgeden iki şehir silahlarını BM görevlilerine teslim etti. Diğeri de Zepa kasabasıydı. 4 şehir ise göstermelik silahlar verse de çoğunu gizledi. 


Bu temkinliliğin mükafatını daha sonra göreceklerdi. Zepa ve Srebrenica soykırıma uğradı, diğer 4 şehir ise kurtuldu. Gizleyerek vermedikleri o silahlar hayatlarının teminatı olmuş oldu. Srebrenica ve Zepa’nın bu hatayı yapmalarının asıl sebebi ise hükümet merkezi ile olan iletişiminin savaş şartları sebebiyle son derece zayıf olmasındandı.


Ülke genelinde yenilgi korkusuna kapılan Sırp ordusu, Müslüman Boşnakların hızını ve azmini bitirme amacı taşıyan bir planla Sırbistan sınırına yakın Srebrenica’ya geldiler. 


Şehir zaten kuşatmadaydı. Güvenli bölge uygulaması sebebiyle Hollanda birliği tarafından korunduğu zannediliyordu. Başkomutanları Radko Mladic komutasındaki Sırp ordusu bazı Hollanda askerlerini rehin aldı. Danışıklı olduğu her hâlinden belli görüşmelerden sonra Hollanda birliği komutanı Thom Karremans, Mladic ile basın önünde kadeh tokuşturarak, hiçbir direniş göstermeden ve tek mermi atmadan Sırp ordusunun lojistik ihtiyaçlarını da karşılayarak sivillerden müteşekkil 25000 nüfuslu şehri teslim etti (9 Temmuz 1995). 


Yüz karası bir manzaraydı, askerlik mesleğinin şeref ve haysiyetini ayaklar altına alan bu birliğe, bu kahramanlara(!) Hollanda hükümeti 10 yıl sonra “üstün hizmet madalyası” verdi.


İşte tarihin en kanlı kıtası olan Avrupa’nın 2. Dünya Savaşı’ndan sonra gördüğü en büyük sivil kıyımı o zaman başladı. 


Üç gün içinde yaşı 12’nin üzerindeki bütün erkek erişkin ve çocuklar birçoğu işkence yapılıp katledilerek daha önceden hazırlanmış toplu mezarlara gömüldüler. 


Bu katil sürüsü zaman içinde bazı toplu mezarların yerlerini bulunabilir endişesiyle değiştirdiler ve kullanılan iş makinaları bazı cesetleri parçaladığından aynı kişiye ait parçalara birden fazla toplu mezarda rastlanıldı. Birkaç hatta beş ayrı toplu mezarda parçaları bulunan cesetler bile tespit edildi. 


Kadınlar güya sağ bırakıldı fakat Tuzla kentine giden dağlık ve ormanlık arazide yaklaşık 80 kilometrelik yolu aç ve susuz yürümek zorunda kaldılar. Birçoğu yollarda hayatını kaybetti. Sağ kalabilenler çocuklarıyla Tuzla’ya ulaştılar ve uzun süre kamplarda yaşamak zorunda kaldılar. Bugün “Srebrenica Anneleri” olarak bildiğimiz STK’yı kurdular, hukuk mücadelesi veriyorlar. 


Srebrenica şehitlerinin bugün itibariyle 8372 olarak tespit edilen sayısının kayıplarla birlikte 12000’in üzerinde olduğu tahmin ediliyor ve bulunan toplu mezarlara sık sık yenileri ekleniyor. DNA testleri ile kimlikleri tespit edilebilen naaşlar (aslında yalnızca kemikler) her yıl 11 Temmuz’da toplu olarak Srebrenica-Potoçari’deki şehitliğe törenle defnediliyor. 




Srebrenica’da bu yaşananlara “soykırım” demekte bile yıllarca direndiler. Nihayet dünyadaki kamuoyu baskılarına dayanamadılar ve savaşın bitiminden çok sonra “Srebrenica Soykırımı” diyebildiler. 


Srebrenica’daki bu soykırım yaşanmayabilir miydi? Tabii ki evet…


Boşnak sivillerin silahları toplanmasaydı… 


Hollanda birliği meslekî görev ve haysiyetini terk etmeseydi… 


İtalya’da bulunan NATO’nun Aviano üssündeki savaş uçakları 12 dakikada ulaşılan Srebrenica’daki Sırp birliklerini durdurmak için kararlı bir şekilde havalansaydı…


Uluslararası hukuk adil bir şekilde işlese, görevini yapsa ve daha önce saldırgan güçlerin işlediği suçlara yaptırım uygulasaydı (Meselâ Başbakan Yardımcısı Hakkı Turayliç’in şehit edilmesi, Dışişleri Bakanı İrfan Ljubijankiç’in yanındaki personelle birlikte helikopterinin göstere göstere düşürülmesi gibi)…


Güya savaşın yayılmasını engelleme amacıyla başlatılan silah ambargosu, gerçekte yalnızca savunma konumundaki Boşnaklara uygulanmamış olsaydı…


Yani hepsini birlikte değerlendirirsek, dünyadaki egemen güçlerin niyetleri adalet kaygısı taşısaydı ve Bosnalılara kendilerini savunma hakkı tanınsaydı bu soykırım yaşanmazdı.


Srebrenica’da bu yaşananlara “soykırım” demekte bile yıllarca direndiler. Nihayet dünyadaki kamuoyu baskılarına dayanamadılar ve savaşın bitiminden çok sonra “Srebrenica Soykırımı” diyebildiler. 


Ancak onu da failini belirtmeden kayda geçtiler. Srebrenica’da faili meçhul bir soykırım yaşanmıştı. Gerçekte ise fail hem belliydi hem de soykırım yalnızca burada değil, bütün Bosna Hersek’te uygulanmıştı. Uygulayanlar da Sırp faşistleri Çetnik’lerin yönettiği Sırbistan devleti ile Hırvat faşistleri Ustaşa’ların bir dönem etkisinde kalan Hırvatistan ve bu iki ülkenin Bosna Hersek devleti içinde Bosna Hersek vatandaşı olarak yaşayan uzantılarıydı. Yardımcıları da bu ülkeleri uluslararası alanda koruyup kollayanlar. Onları da hepimiz biliyoruz. Filistin’de, İsrail’de, Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da, Myanmar’da, Patani’de, Doğu Türkistan’da, Sudan’da, Somali’de ve dünyanın birçok zulüm coğrafyasında darbeye darbe, katliama katliam, işgale işgal, soykırıma soykırım diyemeyenler, demeyenler olduklarını ibretle müşahede ediyoruz. 


Bundan 50-60 yıl öncesine kadar yeryüzündeki sıcak çatışma alanlarının yüzde 25-30’unu teşkil eden İslâm coğrafyasının niçin ve nasıl olup da yıllar içinde artarak bugün itibariyle savaş, iç savaş, mezhep savaşı veya işgal adı altında yüzde 95’e yükseldiğinin analizini doğru yapmaz ve gereklerini yerine getirmezsek, dünyadaki nispeti yüzde 23-24 olan Müslüman nüfusun çok daha büyük ölçekteki Bosna ve Srebrenica’larla karşılaşma ihtimallerini de bertaraf edemeyiz. Nitekim Gazze’de İsrail eliyle yıllardır yaşanmakta olan soykırım bu ihtimali teyit eder mahiyettedir. 


Srebrenica’nın ve tarihin bütün şehitlerine Allah rahmet eylesin. 


Adil bir dünya kaygısı taşıyanlara selam olsun…