“Güven çok ince bir çizgidir”

Literatüre giren “Babana bile güvenme” sözü ne kadar ürkütücü, şarkılara bile konu olan “Güvendiğim dağlara kar yağdı” sözü ne kadar üzücüdür. Bu ve benzeri nice söylem, insanları birbirinden uzaklaştırmakta, sevmekten ve aile olmaktan korkutmaktadır.

“ELESTÜ birabbikum?”

“Galü: Belâ.”

(“Ben sizin rabbiniz değil miyim?”/ “Dediler: Evet.”)[i]

İnsanın doğasındaki itimat hâli bu ayetlerde anlatılmakta; Allah ve kul arasındaki bağ, karşılıklı bir konuşma üzerinden temsili olarak sunulmaktadır. Ruhların bedenlerden evvel var edildiği görüşüne dayanarak, Allah’ın kullarından iman sözü aldığını, insanın “rab” hakikatini kavrayabilecek bir formda yaratıldığını ve bu hususta üzerine düşen görevlerden birinin sözüne sadık kalmak olduğunu söyleyebiliriz.

Burada asıl temas etmek istediğimiz, bir kimsenin sözüne sadık kalmasının onun güvenilir olmasıyla ilişkisidir. Allah’a güven duymak ve hemen akabinde güvenilir bir kimse olma yatkınlığı, insanın psikolojik muhtevasına uygun olarak yaratılmış, insanî vasıflar arasında “güvenmeye meyilli hâl”, bir ihtiyaç olarak yerini almıştır. Anne karnındaki bebeğin serüveni de bir bağa tutunarak başlar. Ve yine bebek doğduğunda o güçlü bağı annesinin sesiyle, kokusuyla, bakışıyla sürdürmeye devam eder. Yaratılan pek çok şey bir şeye tutunmak ister; ağaçlar toprağa, yapraklar dala, yağmur buluta, gökyüzü arşa, insan insana…  

Güvenmek; aile ve çalışma hayatında, tıbbî ve cerrahî işlemlerde, eğitim, ekonomi ve politika gibi tüm sosyal ilişkilerde bir kordon vazifesi görür. Böylesi bir emniyet hissiyle kuşanmak, yağmurlu havada şemsiye buldurur insana, taşlı yollarda sağlam pabuç giydirir. Hayat yokuşlarında freni patlayan bir otomobilin yol açabileceği bodoslama kazaları ancak güven sigortasıyla koruma altına aldırabilir. Çiçek güven duyduğu ortamda yeşermek ister, kuş güven duyduğu iklimlere kanat çırpar. Çocuk güven duyduğu bacağın arkasına saklanır. İnsan güven duyduğu omza başını yaslar. Yaşamdan tat almayı, karşı tarafı anlamayı, bulunduğumuz ortamlarda güzel bir izlenim bırakmayı güven sağlar. Manevî duygular besler, ahde vefayı hatırlatır. Gerek aile içerisinde, gerekse dostluk münasebetlerinde sürdürülebilir bir ilişkinin en önemli koşulu ahlâkî normların, fizikî şartların ve kalbî yakınlığın kişiye güven ve huzur ortamı sağlamasıdır.

Malını, canını, ruh güzelliğini, sırrını, ırzını koruyan ve kollayan kişiye emanettir insan. Tâ ki iyiliğe ve dürüstlüğe olan inancın bir darbe almasına, bütün doğruların heder edilmesine, menfi çıkarların, yalan ve riyanın sosyal bağları zedelemesine kadar…

Güven duyma konusunda bir hayâl kırıklığı meydana geldiğinde insanın yakasına vesveseden bir zincir yapışır sanki. Ağırdır. Gereksiz düşüncelerin o zayıf halkalarından kurtulmak ise bazen zaman alır. Zihinde oluşan hayâlî ve tahminî travmalar bazen yorar, bazen ağlatır. Gönül dergâhında mantar gibi çoğalan evhamın önüne geçmek bazen zordur, bazen çetrefilli. Şüpheyi azaltacak motivasyonların izini sürmek ruhî bunalımların önünü kesmeye güçlü bir adım olur belki. Bir “Estağfurullah” giydirmek gerekir meselâ dil kafesine.

Muavvizeteyni ziynet yapmalı suretine, nefesine. Güven ve tedbir, Felâk ve Nas gibi birlikte yol almalı. Çünkü karşılaştığımız her kabul, her güzel davranış modeli, kulağa hoş gelen hitaplar, nazik ve ilgili yaklaşımlar güvenli bir ortamın oluşmasına yeterli ışık tutmayabilir. Bu sebeple hassas bilgilerin paylaşımında acele etmemek, hızlı güvenen insanlara nazaran daha az hata yaptırabilir. Kontrollü sevmek, itidalli bağ kurmak, küçük adımlarla ilerlemek insan ilişkilerinde geçerliliği daha uzun süren emsallerdir.

Bir gün bir genç kız çıktı geldi yanıma koşarak. “Hocam!” dedi, “Biraz konuşabilir miyiz”. “Dokunsan ağlayacak” derler ya hani, öyle bir telaş, öyle bir korku içindeydi. “Gidecek başka bir yer bulamadım” dedi, “Camiyi görünce ayaklarım beni hemen buraya getirdi”.

Caminin yakınında yer alan aile ve dinî rehberlik bürosunda idim. 21 yaşında, sulusepken gözleri ardında bir binanın yıkılışını izliyordum. Evlatlık olduğunu öğrenmiş başka kanallar aracılığıyla. Bir uçurtmanın yere çakılması gibi yara almış. Darmadumandı, öfkeliydi, şaşkındı. Sil baştan okudu tüm hayatını. “Neden benden gizlediler, bilmeye hakkım yok muydu?” dedi. Bazen kaybetme kaygısı, “El âlem ne der?” baskısı ve aidiyet hırsı hata yaptırabiliyor insana. Korku ve tutku dengede olmadığı vakit, birbiri ardına yalanlar insanı çıkmaza sürükleyebiliyor. İnsanları hatalarıyla sevmek, kusurlarını affetmek ve yeniden güvenmek mi daha zor, yoksa insanlardan uzak bir hayatı göğüsleyip yalnız kalmak ve bir daha hiç güvenmemek mi, bilmiyorum.

İnsanın kalbinde ve zihninde yaşattıkları etrafına görünmeyen iyonlar aracılığıyla yayılır. Sevgi böyle bulaşır, iyilik böyle çoğalır. Ve güven de böyle nitelik kazanır. Zihin ne kadar çok kaygıdan arınırsa, duygu ve düşüncelerini ifade etmeye o kadar zemin hazırlar. Muhataplarıyla paylaşıma açık olur. Ancak bizler, genel itibariyle iyiliği, doğruluğu ve güzelliği çoğaltmak üzerinden bir metot sergilemek yerine elem, korku ve keder üzerinden bir yol alıyor ve ruhumuza yapılan aşılara biraz seyirci kalıyoruz. Anksiyete ve panik bozukluğu sayısındaki artış, toplumun ruh sağlığını gözler önüne seriyor. Korona, deprem, ekonomi, savaş derken binlerce mesele içerisinde kendisine ve hayata olan güvenini kaybediyor insan.

Cümle kaosun yaşandığı bir toplumda güvenden söz etmek belki bir ütopya gibi görülse de bana göre huzurlu bir hayatın tartışmasız şartıdır. “İnsanlara nasıl güvenilir?” yahut “Elinden ve dilinden emin olmak nasıl mümkün olur?” sorularının yanıtını aramaktansa bugün “İnsanlara nasıl güvenmemeliyiz?” öğretilerini sayfalar boyu okumaktayız. Katıldığım bir beden dili seminerinde yalan söyleyen insanların gözlerinin hangi tarafa kaydığından bahsedilmekteydi. Yalan söyleyen insanların tespitinden ziyade, doğru söyleyen insanların özelliklerinin ön plâna çıkarılmasını arzu ederdim. Neyi çok konuşursak o çoğalır çünkü.

Haberlerde, gündüz kuşağı kadın programlarında, üç beş insanın bir araya gelip konuştuğu mevzularda hep ahlâkî değerlere aykırı, umutsuzluğu bir sis gibi insanlar üzerine çöktüren kötü şeyler var. Literatüre giren “Babana bile güvenme” sözü ne kadar ürkütücü, şarkılara bile konu olan “Güvendiğim dağlara kar yağdı” sözü ne kadar üzücüdür. Bu ve benzeri nice söylem, insanları birbirinden uzaklaştırmakta, sevmekten ve aile olmaktan korkutmaktadır. Her gördüğümüzün ve duyduğumuzun altında bir bit yeniği aramak ruhumuzda müthiş derecede rahatsızlık meydana getirmektedir. Çocuklarımızı, insanımızı zararlı mecralardan korumak ve kaçırmak isterken yararlı bir şey bulamamak da ayrıca bir yorgunluk teşkil etmektedir.

Bir doktorun hastasını deney tüpü yerine koyup üzerinde kendi özel tedavisini uygulaması ve başarısız olması… Hasta yakınlarının maganda misâli hastaneyi basması… Yolcusu tarafından katledilen taksici… Başka bir taksici tarafından gasp edilen yolcu… Öğretmenin öğrencisine istismarı… Öğrencinin öğretmene saldırısı… Polisten yardım isteyip sonra polisi vurmak… Mabetler içerisinde gerçekleştirilen fizikî hamleler… Toplu taşıma araçlarında son zamanlarda ayyuka çıkan başörtüsü saldırıları… Telefon aracılığıyla gerçekleştirilen dolandırılma vakaları… Aldatmalar, yalanlar… Komplo teorileri, dünyanın sonunu hazırlayan varsayımlar, türlü alavere dalavereler… Akla hayâle sığmayan onca olumsuzluk karşısında küçük çapta da olsa aile bütünlüğünü korumak, toplumsal birliği ve dayanışmayı sağlamak adına güvenmeyi öğrenemez ve öğretemez miyiz?

Millet devletine güvenmek istiyor, memur amirine, âşık maşukuna, kedi sahibine… Kim olursak olalım, her nerede ne iş yapıyorsak yapalım, kırgın, küskün ve umutsuz insanlarla birlikte olmak ne gemiyi batırır, ne de gemiye bir yol aldırır. Engin okyanuslar azimli, kararlı ve güvenilir insanlarla aşılır. Sevgiyle kanatlanmış umutları vurmayalım sapanla. 

En yakınlarımız başta olmak üzere, kırmayalım kimsenin güvenini. Bizim güvenimizi de kimse kırmasın. “Güven çok ince bir çizgidir” diyor Fuzuli, “Onu kalınlaştırarak kırılmasını engelleyen tek şey, iki taraflı olmasıdır”.

Güvenle ve güvende kalınız…

 



[i] Araf, 172