“Gururunda karar, kararında gurur eyleme!” derdim ama

Biliyoruz ki, bu eylemleri organize edenler öğrenciler değil. Öğrencileri kışkırtan bir grup akademisyen var. Ve bu grup, Boğaziçi’nin yönetiminde söz sahibi olmayı kendinde hak gören “elit akademisyenler”… Bu grup, tüm akademisyenler üzerinde de nüfuz sahibi ve hepsini istediği gibi yönlendirebiliyor. O yüzden yeni rektör, görevlendirme yapacak kimseyi bulamıyor zaten. Ama onlar çıkıp öğrenciler gibi eylem yapmıyorlar. Birkaç sırt dönme dışında sürekli öğrencileri ateşe atıyorlar.

BEN de birçok kişi gibi üniversitelerdeki rektör atamalarının daha katılımcı yollarla yapılmasını, sürece akademik kadronun mutlaka katılmasını, hattâ öğrencilerin geneli değilse bile öğrenci derneklerinin de rektör seçiminde oyu olmasını arzu ediyorum.

Bu yazıyı bir aydır yazmamamın sebebi de olayların yatışmasını beklemekti. Terör örgütleri, eylemcileri bu kadar provoke etmese, protestolar bu kadar büyümese ve kampüsün içinde kalsa, diyeceklerim şunlardı: Ya Melih Bulu istifa ederek eğitimin önünü açacak bir erdem göstersin ya da Erdoğan, Melih Bey’i görevden alıp yerine üniversitenin de, kendisinin de uygun göreceği başka birini atasın…

Zira bu tür durumlarda hep aklıma annemden duyduğum, rahmetli dedemin bir lâfı gelir: “Gururunda karar, kararında gurur eyleme!”

Ancak…

Boğaziçi Üniversitesinde olaylar başka yöne doğru kaymaya devam ediyor. Zannedersiniz ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Anayasa’yı yok saymış, kanunları çiğnemiş ve yoldan geçen birine “Gel, artık bu üniversitenin rektörü sensin!” demiş.

Hâlbuki olan şu: 703 Sayılı KHK ile değiştirildiği şekliyle 2547 Sayılı YÖK Kanunu’na uygun olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan, adaylar arasından bir rektör atadı. 2016’da yapılan değişiklikle, üniversite içerisinde bir seçim yapılmadan YÖK tarafından belirlenen üç aday arasından gene Cumhurbaşkanı tarafından atama yapılırken, son değişiklikle adaylık başvurusu yapanlar arasından bir atama yapılmış olmasıdır aslında değişen. Eski rektör de dâhil olmak üzere adaylar, bu sistemi bilerek ve kabul ederek rektörlük başvurusunda bulunduklarına göre, sonucu da peşinen kabullenmiş olmuyorlar mı?

Ama gerek atama şekli, gerekse üniversite içinden yapılmadığı gerekçeleriyle Boğaziçi Üniversitesinin akademik kadrosu, sonucu kabullenmek istemedi bir türlü. Bu konuda en net cevabı, Melih Bulu’nun da diğer tüm adaylar gibi rektörlük kriterlerini sağladığını, rektörün üniversitenin mevcut kadrosunda olma zorunluluğu bulunmadığını anlattıkları yazılı açıklama ile YÖK vermişti aslında. Karşı çıkanlara yetmedi tabiî. Zira derdi üzüm yemek değil bağcı dövmek olanları mutlu etmenin yolu bulunamadı henüz.

İlk paragrafta dediğim gibi, ben de bu atama yolunun çok demokratik olmadığı, özgürlükler dünyası olarak kabul edilen üniversitelerin kimyasına çok da uymadığı kanaatindeyim.

Ne var ki, 15 Temmuz sonrası yaşadığı travma, devleti bazı değişikliklere mecbur bırakmıştır. Üniversiteler olarak yapılması gereken, bu sonuçları yaşamadan önce sisteme daha güçlü tepki göstermek olabilirdi belki ama atamayı beğenmedikleri için yaptıkları itiraz, adâlet duygusundan yoksun hâle gelmiş oldu.

Sorun şu ki; eğer -meselâ- eski rektör (ki bu defa da aday olmuştu) yeniden rektör olarak atansaydı, bugün kimse 703 sayılı KHK’dan da 2547 Sayılı YÖK Kanunu’ndan da bahsediyor olmayacaktı. O hâlde bu tepki neye?

Tepkinin atama şekli olmadığı her hâlinden belli oluyor. Yeni Rektör Melih Bulu’nun AK Parti’de siyâset yapması, hattâ bir dönem milletvekili aday adayı olması asıl sebep. Yani bugün “kayyum” diye sıfatlandırılan Melih Bey’in, sadece siyâsî görüşü yüzünden o mâkâma lâyık görülmediği aşikâr. Belki de siyâsî görüşü sebebiyle, Boğaziçi’nin yıllardır süregelen başıbozukluğunun önüne geçeceği için de endişe edilmiş olabilir. Zira duyumlar o yönde ki, Boğaziçi Üniversitesinin yönetim şekli, başkan kim olursa olsun Pentagon ve Yahudi lobileri tarafından yönetilen ABD’ye çok benziyor. İçerideki bir zümre, rektör kim olursa olsun üniversiteyi kendi yönetme hevesinden vazgeçmiyor.

Tarihi, Boğaziçi Üniversitesi hakkında daha çok bilgi verir bize

Bilindiği gibi 1971 yılına kadar Robert Kolej vardı Boğaziçi’nin olduğu alanda. Bu kolejin kurucusu ve ilk başkanı olan Cyrus Hamlin, Wikipedi’nin ifadesiyle bile bir misyonerdi. Yani öyle hayır olsun diye gelip Türk topraklarında okul açmadı bu adam. Ne tesadüf ki, ikinci Başkan George Washburn da aynı kaynakta misyoner olarak tanıtılıyor. Bitmedi, üçüncü Başkan Caleb Frank Gates de bir misyoner olarak bulunuyor Türkiye’de ve iddia o ki, Ermeni çetelerini finanse eden sistemin de Türkiye temsilcisi.

Sekizinci Başkan Patrick Murphy Malin’in Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği (ACLU) İkinci İcra Direktörü oluşu da tesadüftür belki!

Velhâsıl Robert Kolej, misyonerlik faaliyeti için kurulmuş bir okul. Okulun arazisi, “Boğaziçi Üniversitesi” adıyla Türkiye’ye devredilirken de bu arazinin üniversite dışında kullanılmaması ABD mahkemeleri tarafından garanti altına alınıyor. Bugün “Üniversiteyi başka bir yere taşıyalım” desek, belki de gelip ABD kanunlarına göre o araziye el koyabilecekler; o kadar elimizi kolumuzu bağlamışlar 1971’de!

Şimdi, tarihi misyonerlikle, Osmanlı’nın kuyusunu kazmakla, Türk ve İslâm kültürünü yok etmekle lekelenmiş bir okul ve yöneticilerinin mirası olarak günümüze ulaşan Boğaziçi Üniversitesinden de farklı bir tablo beklemek fazla hayâlperestlik olur herhâlde. Nitekim rektör atamasını protesto ederken kullanılan usuller de bu tezimizi doğrular nitelikte. LGBT paçavraları ile yapılan protestoların birinde tüm İslâm âlemi için kutsal olan Kâbe fotoğrafı üzerinden yapılan provokasyon malûmunuz… 

Ortada bir rektör ataması ve -sözde- o atamaya karşı çıkan bir grup var. Haydi Anayasa ve kanunlara göre yapılmış olsa da bu atamaya karşı çıkma hakkını da legal kabul edelim, ancak protestoların protesto hakkı olanlar dışında kullanılması da, bunun kampüs dışına çıkarılması da hoş görülebilecek bir durum değil.

Üniversiteleri karıştırarak darbeye zemin hazırlama geleneğini bildiğimiz Batı medeniyetsizliğine bu defa “Dur!” deme zamanıdır! Devlet elbette DHKP-C marşlarıyla eylem yapılmasına müsaade etmeyecek.

En başta “Rektör istifa!” diye bağıranların HDP’li vekiller geldikten sonra “Katil polis! Katil devlet!” diye slogan atmasına elbette göz yummayacak. “İslâm ataerkil bir din, biz Kâbe’nin üzerine Şahmeran oturtarak onu anaerkil yapıyoruz!” diyen ve kutsal Kâbe fotoğrafını yerlerde sergileyenleri affetmeyecek bu devlet. Bir yerlerde tencere tava çaldırarak, İstanbul’la, Boğaziçi Üniversitesi ve hattâ eğitimin hiçbir alanı ile ilgisi olmayanları yurdun dört bir yanında kanunsuz eylemlere davet ederek sokağı karıştırmaya çalışanlara ise hâddini bildirecek tabiî ki...

Bu arada Boğaziçi öğrencilerine de bir şeyler anlatmak lâzım herhâlde. Öğrencilerin, bir rektörden rahatsız olması mümkün elbette. Ancak o rektörün ne yaptığını görmek gerekmez mi önce? Rektör, öğrencilerin özgürlük alanını kısıtlar, akademik ve sosyal hayatlarını zorlaştırır, proje üretmez, okulu geliştirmez, sen de öğrencilik sıfatınla o rektörün yaptığı yöneticiliğe karşı çıkarsın. İyi de, Melih Bulu’yu tanımadan, nasıl bir yönetim göstereceğini bilmeden bu protesto merakı neden?

Biliyoruz ki, bu eylemleri organize edenler öğrenciler değil. Öğrencileri kışkırtan bir grup akademisyen var. Ve bu grup, Boğaziçi’nin yönetiminde söz sahibi olmayı kendinde hak gören “elit akademisyenler”… Bu grup, tüm akademisyenler üzerinde de nüfuz sahibi ve hepsini istediği gibi yönlendirebiliyor. O yüzden yeni rektör, görevlendirme yapacak kimseyi bulamıyor zaten. Ama onlar çıkıp öğrenciler gibi eylem yapmıyorlar. Birkaç sırt dönme dışında sürekli öğrencileri ateşe atıyorlar. Öğrenciler de aralarına sızan provokatörler yüzünden, delikanlılıklarının da verdiği heyecanla protestonun dozunu kaçırıyorlar. Kanunun müsaade ettiği protesto haklarını ihlâl ederek işi Vandallığa vardırıyorlar. Sonra ne mi oluyor? Başta siyâsiler olmak üzere herkes, “Serbest bırakın bizim çocuklarımızı!” diye haykırmaya başlıyor. Olan, gene o gencecik çocuklara oluyor!

Şunu herkes çok net anlamalı: Hiç kimse, demokratik hakkını kullanarak birtakım uygulamalara kanunlar çerçevesinde itiraz edenlere tavır almıyor. Burada devletin ve Cumhur İttifakı’nın tavrı, olayı ısrarla politize ve terörize edenlere. Buna kimsenin hakkı yok. Buna tavır koymak da her Türk vatandaşının görevidir diye düşünüyorum. Buradan, bu atama kararından dönmek için artık geç kalınmıştır maalesef. Bundan sonra atılacak her geri adım, acziyet ve zafiyet olarak okunur.