GEPETTO Usta, ağacı eline aldı. Çekiç yardımıyla birkaç çivi darbesi, taşlaşmış Toprak Adam’ı ele geçirmek ve kolay şekil vermek için onu yaşayan bir tomruğa dönüştürecekti. Aslında robot gibi bir şey olmalıydı istediği. İpleri elinde, hareket hâlinde bir muti.
Böyle başlamamıştı bu masal, çok da masum değildi devamı. Beyaz adamın toprak adam üzerindeki müstehza tavrı ve içinde ona karşı söndüremediği bu ateş yüzyıllardır inadına yanıyor, inadına yükseliyor, inadına yakıp kavuruyordu her şeyi. En çok da kendini.
Ürettiği, plânladığı her ne varsa hep bu ateşten besleniyordu. Fark edilmesin diye de allayıp pulluyor, önüne seriyor, olanca makyajıyla hayatına sokmaya gayret ediyordu. Dahası, en çok da ruhunu acıtmaya çalışıyordu toprak adamın. Ruhundan uzaklaştırmak, onu söz dinler bir kuklaya çevirmek için en ideal yöntemdi belki de. Yiyecek ve içeceklerle gıda ateşini, kılık kıyafet ve eşyalarla moda ateşini, şarkılar, diziler, filmler ve reklâmlarla da medya ateşini körüklüyordu. En çok da reklâmlarla bulandırıyordu onun zihnini. Hepsinin bir sistemi, bir hazırlayıcısı vardı lâkin tehlike dolu mağaranın giriş kapısı reklâmsal içeriklerdeydi.
Ah o reklâmlar! Ne zaman, nerede çıkmıştı ortaya?
Rivayet odur ki, Milât öncesi 3000’li yıllarda Mısır’da bir papirüs üstüne yazılan, bir sahibin, kaçan kölesine geri dönmesini bildirme duyurusu “ilk reklâm” sayılmış. Bunun yanı sıra bir de Babylonlu (Babilli) tüccarların satış yapabilmek amacıyla çığırtkanlıklarını kullanarak dükkânlarının önüne koydukları tabelaların reklâmcılığın ilk örnekleri olduğu düşünülmüş tarihçilerce.
Ne zaman, nasıl üretilirse üretilsin, literatüre göre reklâmın amacı, “insanları bir ürün veya bir yere yönlendirmek, dikkatlerini çekmek, üretici hizmetleri hakkında bilgi vermek için yapılan yazılı, görsel, işitsel çalışmaların bütünü” olması idi. Yani ahlâkî temelleri vardı. Peki, hepsi bu mu? Tabiî ki hayır! Olumlu anlamda baktığımızda, aslında ticaret adına gayet faydalı olabilecek bir çalışmaydı. Üstelik ilkeleri arasında ahlâka uygunluk, dürüstlük, kişilik haklarına saygı, toplumsal sorumluluk, çocuk ve gençlerin korunması gibi etik değerlerin olması da ayrıca dikkatleri celp etmesi gereken hassas bir noktadır izleyiciler ve yapımcıları açısından.
Tüm bu izahın bir sebeb-i hikmeti var elbette. Koşuyorsa durmalı, ayaktaysa oturmalı, uyuyorsa uyanmalı birileri.
Günaydın Toprak Adam!
Gün çoktan aydı aslında... Üzerindeki örtüyü kaldırma vakti çoktan gelmişti. Toprak Adam, bağlarının nereye dayandığının farkında olduğunda iplerin ona ait olmadığını bilecek. Beyaz Adam’ın ipleri zaten ustasının elindeyken, neden Toprak Adam onun boyunduruğu altında kalsın ki? Onun tabiatında ipleri olmadan ayakta kalma potansiyeli var. Çünkü Toprak Adam’ın bir tarihi var. Onun ataları ilmin ve medeniyetin tek kurucuları ve temsilcileriydi. Toprak Adam ne cilalı, ne yontma, hiçbir çeşitli taşın devrinden de gelmedi. Elinde çekiç ya da çivi yok onun. O zaten Beyaz Adam’ın ve ustasının masalı. Sahici olmayan bir masal hem de.
Toprak Adam’ın bir masalı yok. Onun gerçek bir hikâyesi var ve o bunun peşinde olmalı. Bu yüzden o en çok kendi olmalı. Olmalı ve görmeli kendine ait yurdunda olup biteni. Onun olmayan bir senaryo içinde figüran olmak ona yakışmıyor. Tam da burada Toprak Adam’ın bilmesi gereken şey, ona sunulan “reklâm” adı altında ki “şeyi” anlamlandırmaktı.
Yakın dönemde ekranlarda dönen, muhteviyatı bile belli olmayan ve ne bu toprağa, ne kültürüne dayanan bir içeceğin reklâmı yayımlandı. Zararı yararından çok bu “içecek” görünümlü ürünün yapım aşaması, faydası hakkında bilgi vermeden, millî duygulara dayandırılarak, “Ayşe ninenin gelin geldiği yıldan, Ahmet amcanın dükkândaki rafında oluşundan, Fatma’dan, Mehmet’ten, Hale’den, Jale’den, halaydan, türkülerden dem vura vura ‘Biz buradayız, memleketinizin her yerindeyiz’ söylemleri”, bu manipülatif tavrı aba altından sopa göstermek gibiydi biraz da. Çünkü “Biz, siziz” diyor reklâm adı altındaki o görsellik. “Bizi Siz var ettiniz. Sen izin verdikçe, sen de biz olacaksın” mesajını hissettiriyor izleyenine.
Ahlâk şedit bir imtihandan geçerken, akletmenin hafızaları es geçtiği zamanlara şahit olduğumuz bugünlerde, gözümüzün içine baka baka, “Sizin sayenizde sizden olanları da yok sayıyoruz” der gibi, namluyu ruhumuza yönelten Beyaz Adam’ın silahından akıttığı kurşunlarla yığılan canlara bakarak, geçip gidiyor yüreğimizin önünden bu dünyanın fragmanı. Uyuşan bedenleriyle can çekişen ruhlar, yaptığı en iyi şeyi yapmakla meşgul. İzlemekle...
Heyhat! Gepetto Usta bir çivi daha çaktı…
Tabiî ki sadece bu da değil. Buna benzer birçok reklâmvari üretim, kendi ürünlerini fayda anlamında anlatmak yerine algılarla oynayarak başkalaştırıyor Toprak Adam’ın zihnindeki doğruyu. Algılarla ancak sinir sistemindeki sinyallere ulaşılarak bozulabileceği gerçeğini göz önünde bulundurursak, zayıflatılmış sinir geçidine neler olduğunu da oturup konuşarak şu meşhur kurbağa deneyi gerçeğiyle yüzleşmek gerekecek. Hani altı yanan ocakta kaynar suya atılan kurbağa ilk sıçrayışta kaçarken, ılık suya atılınca atlamaya mecâli kalmıyordu ya… Üstelik ateşi hissetmeye başladığı hâlde… Algıları bozulmadan önce sinir sistemi müdahalesi de, Toprak Adam’ın geçmişine yabancı, kendine yalancı yığınlardan olması da bundan mütevellit.
“Ne var ki şimdi bunda, alt tarafı bir reklâm?” diyecek Beyaz Adam’ın şuurunu ele geçirdiği çorak Toprak Adam. Ondan bunu anlamasını bekleyemeyiz zaten. “Amma abartıyorsunuz” ya da “Komple teorisi bunlar” diyenleri de bir “selâm” haykırışında selâmladıktan sonra devam ediyoruz yolumuza.
Bu reklâmda etik değerlere aykırı duruş, tarihe gönderme, gençlere mesaj derken ancak bakabilenin göreceği çok şey var. Fakat misakını hatırlayan Toprak Adam, nereden geldiği, nasıl yapıldığı bilinmeyen bir şeye nazar etmez, ona kıymet vermez, veremez. Aslında hangi reklâm olduğunun da çok önemi yok. Önüne sunulan tepsiyi, içindeki tencereyi, kapağı kaldırmadan yemeğe girişmek nasıl ilkel bir hareketse, önüne sunulan her şeyi illâ yapmak, yemek, içmek gibi dürtüsel bir alışkanlık hâline getirmek de Toprak Adam’ı aynı ilkelliğe götürmektedir. Toprak Adam dürtüleriyle değil, aklıyla yol alır. Duyguları ona yön gösterir. O sırf birileri dedi ya da “Canım istiyor, alışkanlığım” diyerek yaşamını idame ettirmez. İradesi teyakkuzdadır onun.
Sonuç olarak, kim ne derse desin, etik ve manevî değerleri yok sayarak, ilkelerinden uzaklaşıp, manipülasyon odaklı üretilmiş her reklâm ve bu reklâmların kimi plânlayıcıları akbabayı anımsatıyor bana. Nasıl ki akbabalar bir leşin üzerine anında konumlanır ve kendi kursaklarını doldurmaya çalışır, onlar da aklın ve kalbin öldüğü toplumların üzerine çöker ve oradan nemalanmak isterler. Tek dertleri kendileridir onların. Aslında bilindiğinin de aksine korkak, ürkek ve öfkeli olan akbabalar, canlı bir şeye saldıracak kadar cesur da değiller. Onlar ancak leşten beslenirler.
O hâlde Beyaz Adam’ın yemini üzerinde olan Toprak Adam, üzerine yapışan bu akbabalardan ancak canlanarak kurtulabilir. Çünkü o bir leş değil. Ölüsünde bile vardır asalet...



