KIZDIĞI zaman cebinden
tütün kesesini çıkarır, hemen bir sigara sarardı. Kesenin dibine dikkatle
yerleştirdiği kavı alır, küçük bir parçasını koparır, sonra sürekli cebinde
taşıdığı düven taşının üzerine özenle yerleştirirdi. Sol elinin başparmağının
ucuyla kav parçasını dikkatlice tutardı. Ardından cebinden çıkardığı çelik
parçasını omuz hizasına kadar kaldırır ve kav ile taşın birleştiği noktaya
hızla indirirdi. İlk çakışta kıvılcım çıkmadıysa bir, iki, üç derken kıvılcım
çıkana kadar devam ederdi...
Sonra
kav tutuşur ve o kav ile sigarasını yakardı. Sigaranın ateşlenmesi için peş
peşe avurtları körük gibi inip kalkardı. Sigara yanmaya başladıktan sonra derin
bir nefes çeker ve “Kav ile yakılan cigaranın tadı da bir başka oluyor!” derdi.
Bir de havaya doğru üfler ve büyük bir keyifle sarmal şekilde savrulan
dumanları seyrederdi. Kendi kendini zehirlediğinin farkında değildi.
Bir
harman zamanıydı. Köylüler ekinlerini biçmiş, sapları harman yerine toplamışlar
ve bir kısmı harman sürmeye başlamıştı bile. Kimi kısrakla, kimi de öküzlerini
harmana koşmuşlardı. Kara Hüseyin de çoluk çocuk harman sürmeye koyulmuştu.
Yağız bir atı vardı. At çocukları pek önemsemez, fakat Kara Hüseyin’i gördü mü
fırtına gibi eserdi. Kara Hüseyin asabi bir adamdı. Çabuk sinirlenir, zor
sakinleşirdi. Sinirlendiği zaman sakinleşmesi için eli hemen tütün kesesine
giderdi. Çeşitli renkte, üçgen şeklinde kesilmiş bez parçalarından dikilmiş bir
tütün kesesi vardı. Onu ekin ekmeye, hayvan otlatmaya veya bir yere misafirliğe
gittiğinde hep yanında taşırdı. O yanında olmadığı zaman kendinde bir eksiklik
hissederdi. Günün birinde kendini yolda bırakacağından habersiz, yanında onu
bir yoldaş gibi görürdü.
Ağustos
sıcağında bir gün harman sürerken, hayma’nın altında, köşedeki yağ şişesine
ortanca oğlu Bekir’in ayağı takıldı ve yağ döküldü. Yağ, evlerde bol bulunan
bir şey değildi. Onun için değerliydi. Bazı aileler hayvanlarından iki üç kilo
tereyağı yapar, üç beş kilo da katı yağ satın alırlardı. Zeytin ağacı olan
aileler ise ilkel yöntemlerle beş on kilo zeytinyağı elde ederlerdi. Bir yıl
boyunca onunla idare ederlerdi. Yağın dökülmesine kızan Kara Hüseyin, tütünü
bittiği için bir türlü sakinleşmedi. Sinirini alamayarak çocuğu epeyce
hırpaladı. Allah’tan çocuk bir fırsatını bulup elinden kaçtı. Yoksa onu sakat
bırakabilirdi. Küçük oğlu İrfan’ı komşu harmana, Dede Mehmet’e göndererek tütün
istedi de ondan sonra sakinleşebildi.
Tütün,
onun için adeta bir sakinleştiriciydi. Tütün içen yalnız o değildi, köyde
nerdeyse içmeyen yoktu. Tütünü bitenler birbirinden ödünç alırlardı.
Zamanla
kesenin şekli değişti. Kese üzerine boncuklarla sırmalar işlendi, püsküller
eklendi ve yazılar yazıldı. Boncuklarla süslenerek bir sanat eseri hâline
getirilmeye çalışıldı. Kızlar yavuklularına bin bir maharetle bu keselerden
yaparlardı. Köyde bu tür kese taşıyanlar biraz gurur ve kibirli görünürlerdi.
Kara Hüseyin’in bu tür bir kesesi hiç olmadı. Zaten bu tür boncuk süslemeli
keseleri daha çok evlenme çağındaki gençler taşırlardı. Kara Hüseyin o çağı
çoktan geride bırakmış ve çoluk çocuğa karışmıştı.
Yıllar
sonra şehre gittiğinde kendine bir tütün tabakası aldı Kara Hüseyin. Gümüş
rengindeki tabaka, artık onun bir parçasıydı. Tütün kesesi bütün işlevini
tabakaya devretti. Bu tabakadan köydeki kimsede yoktu. Tabaka taşımak bir
ayrıcalıktı. Hem kese gibi değildi o. Yağmurda, karda kesedeki tütün
ıslanabilirdi fakat tabakadaki tütüne bir şey olmazdı. Artık tütün bulmak da
zor değildi. Hem şehre gidenlere hazır tütün ısmarlıyor, hem de kendisi bahçeye
ektiği patlıcanların arasına bir iki karık tütün dikiyordu. Dört beş güne bir
tütünün sararan dip yapraklarını topluyor, avucunun içinde ufalıyor ve bir
gazete parçasına sararak içiyordu. Çiçek açmaya başladıktan sonra bütün
yapraklarını tek tek kopararak balya yapıyor, onları ekmek tahtası üzerinde
bıçakla ince ince kıyıyor, daha sonra da odanın birinde güneş görmeden
kurutuyordu. Kuruduktan sonra onları bir torbaya koyarak evde bir direğe
asıyordu. İşte o oda tütün fabrikası gibi kokuyordu! Artık tabakasını oradan
dolduruyordu. O torba bir teselli kaynağıydı.
Normal
zamanlarda en keyifli iş tütün sarmaktı. Fakat kendini saran dertlerin farkında
değildi.
Elde
ettiği tütün bir sene boyunca yetmiyor, ısmarlama tütün de alıyordu. Ancak
ısmarlama tütünler, kendi yetiştirdiği tütün yanında çok basit kalıyordu. Kendi
ifadesiyle tütünün tarifi şöyleydi: “Hazır tütün çok gevşek, şöyle çekince tütün
dediğin boğazına kakılmalı!”
Kendi
yetiştirdiği tütüne “kırcalı” derdi. Kırcalı, hazır tütünlere göre çok sertti.
Bir nefes çektiği zaman öksürmeler, tıksırmalar başlardı. Nikotin değeri yüksek
olduğundan, hazır tütüne göre daha çok tesir ediyordu. Bazen derin bir nefes
çektiğinde başının döndüğünü de söylerdi. Kara Hüseyin bunu tütünün kalitesine
bağlıyordu. Bir kırcalı içince rahatladığını ifade ediyordu. Kendini
uyuşturduğunun farkında değildi.
Gözü
gibi koruduğu tabakasının içinden hiç tütün eksik olmadı. Gelen misafirlerine
ilk ikramı, tabakayı önlerine koymak olurdu. Evde, bağda, bahçede, tarlada,
işte, dinlenirken o hep yanındaydı. Her fırsatta tabakayı çıkarır, iki eliyle
tutar ve başparmaklarıyla alttan yukarı doğru ittirerek tabakanın kapağını
açar, önceden hazırlamış olduğu gazete parçalarından birini alır, sol elinin
başparmağı ile işaret parmağı arasına sıkıştırır, içine de bir tutam tütün
koyar ve sarmaya başlardı.
Boş
zamanlarında tütün sararak tabakanın aldığı kadar içine istif ederdi. Sigara
canı istediğinde zaman kaybetmeden tabakasını açar, oradan birini alır ve
ataşelerdi. Ama bu hep böyle devam etmedi.
Kendisi kabul etmese de zaman aleyhte ilerliyordu. O, sırdaş kabul ettiği tütünü yanından bir gün olsun ayırmamakta kararlıydı. Ancak sigarasını yakarken avurtları eskisi gibi inip kalkmıyordu. Bir gün nefes almada zorlandığı için doktora gitmek zorunda kaldı. Akciğer bronşlarının tıkanmış olduğunu ve solunum cihazıyla hayata devam edebileceğini söylediğinde doktor, gümüş renkli tütün tabakası hâlâ cebindeydi. Fakat o günün ardından son nefesine kadar tabaka yerine solunum cihazını yanından hiç ayıramadı.



