Gümüş tabaka

Bir gün nefes almada zorlandığı için doktora gitmek zorunda kaldı. Akciğer bronşlarının tıkanmış olduğunu ve solunum cihazıyla hayata devam edebileceğini söylediğinde doktor, gümüş renkli tütün tabakası hâlâ cebindeydi. Fakat o günün ardından son nefesine kadar tabaka yerine solunum cihazını yanından hiç ayıramadı.

KIZDIĞI zaman cebinden tütün kesesini çıkarır, hemen bir sigara sarardı. Kesenin dibine dikkatle yerleştirdiği kavı alır, küçük bir parçasını koparır, sonra sürekli cebinde taşıdığı düven taşının üzerine özenle yerleştirirdi. Sol elinin başparmağının ucuyla kav parçasını dikkatlice tutardı. Ardından cebinden çıkardığı çelik parçasını omuz hizasına kadar kaldırır ve kav ile taşın birleştiği noktaya hızla indirirdi. İlk çakışta kıvılcım çıkmadıysa bir, iki, üç derken kıvılcım çıkana kadar devam ederdi...

Sonra kav tutuşur ve o kav ile sigarasını yakardı. Sigaranın ateşlenmesi için peş peşe avurtları körük gibi inip kalkardı. Sigara yanmaya başladıktan sonra derin bir nefes çeker ve “Kav ile yakılan cigaranın tadı da bir başka oluyor!” derdi. Bir de havaya doğru üfler ve büyük bir keyifle sarmal şekilde savrulan dumanları seyrederdi. Kendi kendini zehirlediğinin farkında değildi.

Bir harman zamanıydı. Köylüler ekinlerini biçmiş, sapları harman yerine toplamışlar ve bir kısmı harman sürmeye başlamıştı bile. Kimi kısrakla, kimi de öküzlerini harmana koşmuşlardı. Kara Hüseyin de çoluk çocuk harman sürmeye koyulmuştu. Yağız bir atı vardı. At çocukları pek önemsemez, fakat Kara Hüseyin’i gördü mü fırtına gibi eserdi. Kara Hüseyin asabi bir adamdı. Çabuk sinirlenir, zor sakinleşirdi. Sinirlendiği zaman sakinleşmesi için eli hemen tütün kesesine giderdi. Çeşitli renkte, üçgen şeklinde kesilmiş bez parçalarından dikilmiş bir tütün kesesi vardı. Onu ekin ekmeye, hayvan otlatmaya veya bir yere misafirliğe gittiğinde hep yanında taşırdı. O yanında olmadığı zaman kendinde bir eksiklik hissederdi. Günün birinde kendini yolda bırakacağından habersiz, yanında onu bir yoldaş gibi görürdü.

Ağustos sıcağında bir gün harman sürerken, hayma’nın altında, köşedeki yağ şişesine ortanca oğlu Bekir’in ayağı takıldı ve yağ döküldü. Yağ, evlerde bol bulunan bir şey değildi. Onun için değerliydi. Bazı aileler hayvanlarından iki üç kilo tereyağı yapar, üç beş kilo da katı yağ satın alırlardı. Zeytin ağacı olan aileler ise ilkel yöntemlerle beş on kilo zeytinyağı elde ederlerdi. Bir yıl boyunca onunla idare ederlerdi. Yağın dökülmesine kızan Kara Hüseyin, tütünü bittiği için bir türlü sakinleşmedi. Sinirini alamayarak çocuğu epeyce hırpaladı. Allah’tan çocuk bir fırsatını bulup elinden kaçtı. Yoksa onu sakat bırakabilirdi. Küçük oğlu İrfan’ı komşu harmana, Dede Mehmet’e göndererek tütün istedi de ondan sonra sakinleşebildi.

Tütün, onun için adeta bir sakinleştiriciydi. Tütün içen yalnız o değildi, köyde nerdeyse içmeyen yoktu. Tütünü bitenler birbirinden ödünç alırlardı.

Zamanla kesenin şekli değişti. Kese üzerine boncuklarla sırmalar işlendi, püsküller eklendi ve yazılar yazıldı. Boncuklarla süslenerek bir sanat eseri hâline getirilmeye çalışıldı. Kızlar yavuklularına bin bir maharetle bu keselerden yaparlardı. Köyde bu tür kese taşıyanlar biraz gurur ve kibirli görünürlerdi. Kara Hüseyin’in bu tür bir kesesi hiç olmadı. Zaten bu tür boncuk süslemeli keseleri daha çok evlenme çağındaki gençler taşırlardı. Kara Hüseyin o çağı çoktan geride bırakmış ve çoluk çocuğa karışmıştı.

Yıllar sonra şehre gittiğinde kendine bir tütün tabakası aldı Kara Hüseyin. Gümüş rengindeki tabaka, artık onun bir parçasıydı. Tütün kesesi bütün işlevini tabakaya devretti. Bu tabakadan köydeki kimsede yoktu. Tabaka taşımak bir ayrıcalıktı. Hem kese gibi değildi o. Yağmurda, karda kesedeki tütün ıslanabilirdi fakat tabakadaki tütüne bir şey olmazdı. Artık tütün bulmak da zor değildi. Hem şehre gidenlere hazır tütün ısmarlıyor, hem de kendisi bahçeye ektiği patlıcanların arasına bir iki karık tütün dikiyordu. Dört beş güne bir tütünün sararan dip yapraklarını topluyor, avucunun içinde ufalıyor ve bir gazete parçasına sararak içiyordu. Çiçek açmaya başladıktan sonra bütün yapraklarını tek tek kopararak balya yapıyor, onları ekmek tahtası üzerinde bıçakla ince ince kıyıyor, daha sonra da odanın birinde güneş görmeden kurutuyordu. Kuruduktan sonra onları bir torbaya koyarak evde bir direğe asıyordu. İşte o oda tütün fabrikası gibi kokuyordu! Artık tabakasını oradan dolduruyordu. O torba bir teselli kaynağıydı.

Normal zamanlarda en keyifli iş tütün sarmaktı. Fakat kendini saran dertlerin farkında değildi.

Elde ettiği tütün bir sene boyunca yetmiyor, ısmarlama tütün de alıyordu. Ancak ısmarlama tütünler, kendi yetiştirdiği tütün yanında çok basit kalıyordu. Kendi ifadesiyle tütünün tarifi şöyleydi: “Hazır tütün çok gevşek, şöyle çekince tütün dediğin boğazına kakılmalı!”

Kendi yetiştirdiği tütüne “kırcalı” derdi. Kırcalı, hazır tütünlere göre çok sertti. Bir nefes çektiği zaman öksürmeler, tıksırmalar başlardı. Nikotin değeri yüksek olduğundan, hazır tütüne göre daha çok tesir ediyordu. Bazen derin bir nefes çektiğinde başının döndüğünü de söylerdi. Kara Hüseyin bunu tütünün kalitesine bağlıyordu. Bir kırcalı içince rahatladığını ifade ediyordu. Kendini uyuşturduğunun farkında değildi.

Gözü gibi koruduğu tabakasının içinden hiç tütün eksik olmadı. Gelen misafirlerine ilk ikramı, tabakayı önlerine koymak olurdu. Evde, bağda, bahçede, tarlada, işte, dinlenirken o hep yanındaydı. Her fırsatta tabakayı çıkarır, iki eliyle tutar ve başparmaklarıyla alttan yukarı doğru ittirerek tabakanın kapağını açar, önceden hazırlamış olduğu gazete parçalarından birini alır, sol elinin başparmağı ile işaret parmağı arasına sıkıştırır, içine de bir tutam tütün koyar ve sarmaya başlardı.

Boş zamanlarında tütün sararak tabakanın aldığı kadar içine istif ederdi. Sigara canı istediğinde zaman kaybetmeden tabakasını açar, oradan birini alır ve ataşelerdi. Ama bu hep böyle devam etmedi.

Kendisi kabul etmese de zaman aleyhte ilerliyordu. O, sırdaş kabul ettiği tütünü yanından bir gün olsun ayırmamakta kararlıydı. Ancak sigarasını yakarken avurtları eskisi gibi inip kalkmıyordu. Bir gün nefes almada zorlandığı için doktora gitmek zorunda kaldı. Akciğer bronşlarının tıkanmış olduğunu ve solunum cihazıyla hayata devam edebileceğini söylediğinde doktor, gümüş renkli tütün tabakası hâlâ cebindeydi. Fakat o günün ardından son nefesine kadar tabaka yerine solunum cihazını yanından hiç ayıramadı.