Gücünü köklerinden alan eğitim

Sanırım ülke olarak kaybettiğimiz en önemli noktamız şu: Çok az özeleştiri yapıyoruz. Dert etmiyoruz hiç “Ben neyim?” diye. Aldığımız parayı ne kadar hak ettiğimizi düşünmüyoruz hiç. Eğitimci olarak çabalamıyoruz bir çocuğun geleceği olmaya, ışığını tutmaya…

YILLARDIR değişmelere doyamadığımız, değiştirdikçe bir o kadar benliğimizden uzaklaştığımız bir eğitim anlayışımız var ne yazık ki. Göreve gelen her yetkilide bitmek bilmeyen bir değişim isteği... Bu bazen olumlu, çoğu zaman olumsuz izler bıraktı nesillerde. Çünkü yapılan her değişiklik, var olanın rehabilitesi için değil, kökten bir değişimi öngördü çoğu zaman.

Belki ileri yaşlarda değilim ama şâhidiyim bu sistem değişmelerinin. Bir anda köklü bir inkılap gelmiş gibi iki dudağının arasına baktığınız her eğitimcide bekliyorsunuz o anlama seviyesine ulaşabilmeyi. Başlarda bir heyecan olmuyor değil “Daha iyi oldu sanki” beklentisi adına, ama sonra geçiyor başarı oranlarına baktıkça. Üzülüyor, düşünüyor, hattâ belki içten içe arıyorsun o iliklerine kadar hissedeceğin eğitimi. Meselâ ben de hissedemeyen biriyim bunu kendi eğitim hayatımda. Çok az rastlamışımdır mesleğinde kendini bulmuş bir eğitimciye, eğitim ve sınav sistemine.

Şu da var ki, eğitimi bu seviyeye getirmek için bile ne çok çaba sarf etti devletimiz. Ne badirelerden geçmemiş ki bugüne kadar güzel ülkemiz. Dış görünüşe göre eğitime önem vermiş devlet adamları görmüş bir ülkeyiz. Dinî inanca henüz saygıyı öğrenememiş fakat mevcut iktidarın etkisiyle gösteriyor(muş) gibi yapanlarla hâlâ yaşayan bir ülkeyiz. Ve en önemlisi, geçmişin izlerini kapatmaya çalışan ama doğru eğitimin ilâcının kendimiz olduğunu bilmeden Batı’ya baka baka kendi köklerinden koparılan bir ülkeyiz. Sırf bu açığı kapatma adına düzelmek umuduyla çok fazla ziyana girdik.

Eğitim sistemi veya mevcut sınav sistemleri değişerek gerçek başarı sağlanır mı bilemem, fakat mesleğini kendine ibadet edinmiş bir eğitimcinin çok şey değiştirebileceği kanaatindeyim. Çünkü öncelikle mesleğiyle bütünleşen ve sonra öğrencinin gözünde çok şey olabilen kişidir eğitimci. “Çok şey” derken, gerek okul içinde, gerekse dışında sadece ilmine sahip olduğu alanı ile sınırlı kalmayan ve öğrencisine bir duruş sergileyen eğitimci anlamında... Hattâ giyim kuşamı, konuşması, tepkileri ve daha birçok hareketiyle örnek teşkil ettiğinin farkında olandır eğitimci.

Çok az rastlar olduk böyle eğitimcilere. Bir süre öğretmenlik vazîfesinde bulunduğum sürede öğretmenler odasında geçen konuşmalar sırasında şâhit olur ve üzülürdüm; kitap okumakla ilgili bir seviyeye ulaşamamış, “Kendimi daha nasıl geliştirir, öğrencimle daha farklı nasıl iletişime geçebilirim?” derdine düşmemiş, öğrenci velisi ile güneş gözlüklerini çıkarmadan konuşan, okuldaki yönetici kadroya daha fazla yöneticilik sağlamaya çalışan fakat ekonomik olarak ülkesinden çok şey bekleyen, kuruşu kuruşuna hesaplanan ek ders saatleri br sürekli yapılan sistem eleştirilerinin yanında daha birçok sıradan mevzuya da...

Sanırım ülke olarak kaybettiğimiz en önemli noktamız da şu: Çok az özeleştiri yapıyoruz. Dert etmiyoruz hiç “Ben neyim?” diye. Aldığımız parayı ne kadar hak ettiğimizi düşünmüyoruz hiç. Eğitimci olarak çabalamıyoruz bir çocuğun geleceği olmaya, ışığını tutmaya. Elbette görevini hakkıyla yapan tüm eğitimcileri tenzih ederim, ama içimizde böyle bir gerçeğin de çoğunlukta olduğunu kabul edelim.

Kabul etmemiz gereken ayrı bir gerçek de şu: Bizi, eğitimcimizi ve öğrencimizi diriltecek olan şuur, yine bizim köklerimizde saklı! “Bir buçuk asırdan beri Garb’ı taklide özeniyoruz. Memleketimizde genç ruhlara sunulan her şey, program, kitap, metot, hepsi ama hepsi Garb’ın aktarma malı. Hattâ mektep binalarımız bile yok. Benliğimiz, kültürün bu mabedinde henüz şahsiyetini kazanamamıştır” derken Nurettin Topçu, sanki geçmişle geleceği harmanlayarak yazmıştı bu kelimeleri. 

Kendi şahsiyetimizin bilinci bizlere verilmediğinden, ortaya şahsiyetinin şuurunda olmayan nesiller çıktı. Çünkü şahsiyetini yani ne olduğunu bilmeyen gençlik, bu bilgisizliğiyle hareket sahibi olmaya kalkıştı. Mâzîsi öğretilmediği gibi, elindeki öğrenme isteği de alınan tarihsiz, mâneviyatsız, felsefesiz ve bilinçsiz bir gençlik... Öyle ki, “Şuur denilen şey, bizde geçmiş zamanın hazînesidir” derken Nurettin Topçu, hem geçmişimize, hem de geleceğimize atıfta bulunuyor sanki.

Çok etkilenmişimdir Nurettin Topçu’nun eğitim ve öğretime olan saygısı ve mesleğe itibar edişinden. “Kırk yıl boyunca öğretmenlik yaptım. Okula, mabede girer gibi gittim. Hiçbir derse abdestsiz girmedim” sözü, bir mesleğe daha ne kadar önem verilebileceğinin ve bu mesleğin insanda nasıl bir sorumluluk duygusu oluşturabileceğinin de cevabıdır.

Bugün eğitimde bir sistem değişikliği yapılacaksa, önce görevini gereken hassasiyetle yapacak kadar işini seven, bu topluma hizmeti sadece para için değil, insan kazandırmak için yapan, tarihini, ülkesini, devletini ve milletini seven eğitimciler yetiştirecek yöntemler keşfetmek üzerine olmalıdır. Zira mevcut öğretmen sınav sistemi ile geldiğimiz ve gideceğimiz nokta pek parlak değildir. Özellikle liselerde, teknolojinin birçok mânevî değeri alt ettiği bu çağda kaybedilen değerleri bir nebze olsun hatırlatma adına kültür derslerine ağırlık verilmesi gerekir. İstenildiği kadar Batılı ülkelerdeki sistemler örnek alınsın, bize asıl gereken şey, gençliğin kaybettiği veya kaybettirildiği o ruh yoksunluğunu kazandıracak ilimler vermektir. Toplum olarak hemfikir olmamız gerekir ki, Batı’dan aktarma modernist bakış açısı ve materyalist düşünme şekli, bizlere pozitif ilim adına bir şeyler kattıysa da tarihî şuurumuzu ve kendi millî şahsiyetimizi yok etti.

İnsan ömrünün gençlik çağında en hızlı gelişmesi yaşanan insan şahsiyetinde iki türlü unsuru olduğunu kabul eder Nurettin Topçu. Kendi içime döndükçe daha iyi anlıyorum ne demek istediğini. “Rûhî ve içtimâî unsurlar” der bunlara. Rûhî, hiç şüphesiz “hayâller, ümitler, idealler, sonsuzluğa giden tüm içsel kuvvetler”... Buna karşı içtimâî unsurlarsa “insanın toplum içindeki yeri, başkaları tarafından değerlendirilmesi ve hayattaki rolü”dür. Gençlik dönemlerinde öyle bir eğitimden geçmelidir ki birey, her iki unsuru da birbiri ile destekleyerek kendisine bir yaşam şekli belirlemelidir.

Ebeveynler, eğitimciler, siyasiler ve tüm toplum olarak çok fazla fedakârlık yapmamız lâzım eğitim adına. Çünkü sadece sistem değişiklikleri, metot farklılıkları ve daha birçok yöntem, tek başına etkili olmadı, olamayacak da. Yeni nesle kaybettiği o şuuru kazandıracak o hazîne, mâzidedir. “İnsanı alın tarihinden, geleneğinden ve inancından, sıyırın geriye, sadece insan sürüsü kalır” düsturu ile hem aile, hem okullarımızda öğrencilere gerçek tarih ve kültür dersleri, acilen verilmesi gereken ilâçlar gibidir.

Pozitif ilimleri maratona girmiş gibi, ayrıca körü körüne sürekli ödev vermekle yetişmeyecek yeni nesil. Onlara, sadece kitap okumayı kendilerine birincil insanî görev edindirecek, ahlâkî değerleri ile bütünleşen, tarihini sevdirecek, ilmi ve edebiyatı ruhuna işleyecek sistemler lâzım.

Ülkemizi ve geleceğimizi servet, marka, mevki ve kıyafetine verdiği önemle ileri çıkan nesiller değil, sevgi, merhamet, güzel ahlâk, tarih ve geleneğinin ne olduğunu bilen ve de öğretilen nesillere bırakabilmek ümidi ile...