Güç aldığımız ve organizasyon kapasitemiz

Emperyalisti bol olan bu güzel dünyamızın kuralı şu: Masada olamayan mönüde olur. Masada olmanın ve emperyalistlerin zulmüne “dur” diyebilmenin kaidesi, sırrı, çaresi veya çözümü de ORGANİZE OLABİLME ve ORGANİZE EDEBİLME KAPASİTESİ. Eğer bu kapasitemiz geliştiyse sırtımız, hele hele bu asırda yere gelmez. Zira Batılı ülkelerin en önemli ve büyük başarısı ORGANİZASYON’dur.

ÜLKELERİN güçlü olup olmadıkları pek öyle ölçülebilir bir değer değildir. Hele bir savaşta kazanıp kazanamayacakları da önceden belli olamaz. 

Bunun için 19. yüzyıl itibarıyla şeytanî bir yöntem bulundu: Algı yönetimi… Savaştan önce veya savaşmadan savaşı kazanmak... Bu yöntem hem ekonomik bir yöntemdir hem de sürdürülebilirdir ve semeresi boldur. Bozdur bozdur harca… Bu tür ülke veya kuruluş temsilcileri, “Muhataplarımız bizde bir numara olmadığını, zannettiklerinin hep hava civa olduğunu fark etseler bizi eşek sudan gelene kadar döverler” gibi sözlerle dalga bile geçiyor olabilirler. Türkiye’nin bu resimde durumu ne?

Son birkaç asırlık tarihe baktığımızda analitik bir değerlendirmeyle fark ediliyor ki hiçbir hukuk tanımadıkları, insanî, vicdanî açıdan kendilerini hiçbir şekilde sınırlamadıkları hâlde, tamamen “Güçlü olan yaşar!” safsatasıyla her türlü iyiyi, güzeli, doğruyu yutup yok etmeye çalıştıkları hâlde İngiltere, Portekiz, İspanya, Hollanda, hatta ABD ve Rusya o ihtişamlı hâlden bugünkü hâle üç asır bile sürdüremeden düştüler. Hele bir gözünüzün önüne “Güneş Batmayan İmparatorluğu” getirin. Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Arap ülkelerinin büyük çoğunluğu, Afrika’daki yerler, Amerika kıtasındaki yerler, Asya’daki yerler. Allah aşkına ABD hangi savaşı kazandı? Hangi ülkeyi savaşla kontrol edebilir durumda? “Falan ülke güçlü” deyince hemen “hangi bakımdan?” sorusunu sormadan kafamızda canlanıyor mu? ABD güçlü ise neden Vietnam’ı, Afganistan’ı, Suriye’yi terk etmek durumunda kaldı? Almanya, Japonya, Güney Kore gibi ülkeleri de savaş gücüyle değil, yıllarca organizasyon gücüyle kontrol edebildi. ABD’nin, İsrail’in, Rusya’nın veya diğer emperyalist zihniyetli devletlerin savaşabileceklerine, savaşta kazanabileceklerine inansalar bir gün bile durmayacaklarını gayet iyi biliyoruz. Her fırsatta bunu yapıyorlar, yapmaya çalışıyorlar. Bunun son zamandaki en önemli ispatı İsrail, ABD, İngiltere, Almanya ve diğer emperyalist güçlerin el ele verip Hamas’ı yok etmeye çalışmaları ve yenemeyince “terörist” dedikleri yapıyla yani Hamas’la masaya oturmak zorunda kalmaları. Evet, çocuklara, yaşlılara, sakatlara, silahsız insanlara karşı güçlü ülkelerdir bunlar. Savaşmaya niyetli hiçbir milletle, devletle savaşamayacak durumdadırlar. Venezuela Devlet Başkanını kaçırabilirler ancak Venezuela’yla savaşamazlar. Eğer şu araştırmanın sonucu çok yüksek çıksaydı bir gün bile savaşmaktan geri durmazlardı: Toplumlara “Ülkeniz için savaşır mısınız?” diye soruyorlar. Emperyalist ülke toplumları çoğunlukla “hayır” diyorlar. Bu emperyalistler arasında en yüksek çıkan Rusya oldu ve o da hiç gecikmeden malum Ukrayna ile savaşa girdi. Gallup Araştırma’nın 2015’te yaptığı anket sonuçlarından birkaç örnek: “Ülken için savaşır mısın?” sorusuna “evet” diyenler arasında dünyanın ilk 20 ekonomisi yok. 10. sırada Hindistan, 12. sırada Türkiye var. Sizce şu ülkelerin halkları ne demiştir? İspanya, Avusturya, İtalya, Belçika, Almanya, Hollanda ve Japonya… Şaşırtıcı şekilde çoğunlukla “evet” dememişler. Küçük bir nüfusu olan ve Türkiye’ye kafa tutmayı aklından geçiren İsrail’in o küçük nüfusunun bile yüzde 66’sı “evet” diyor. Sıkı durun, dünyaya tahakküm eden ABD’nin vatandaşlarından “Evet, ülkem için savaşırım” diyenlerin oranı ise yüzde 44… 

Gerçekler böyleyken dünyanın algısının hâlâ emperyalistlerden çekinir şekilde olması anlaşılır gibi değil. İşte burada şeytanî yöntemler devreye giriyor ve gerçeğe körleşiyoruz. Kitlesel yayın organlarında sürekli İsrail’in zulümlerini görüyoruz ve dünyada hiç kimsenin bir şey “yapamayışını” seyrediyoruz. İsrail’e karşı konamamasının birkaç sebebi var. Türkiye gibi ülkeler ABD işin içinde diye aksiyona geçemiyor ve soft bir mücadele yürütüyorlar. Avrupa ülkelerinin bir kısmı da ülkeyi yöneten siyasetçilerinin Epstein’in tecavüz dosyalarında isimleri var diye şantajdan dolayı zulme boyun eğiyorlar. Dolayısıyla ortada “gerçek güç” yok, “sanılan/ algısal güç” var. Allah’tan Hamas ve Yemen’deki Husiler birkaç aksiyon yaptılar da gözümüzü açtılar. Ancak “Emperyalistlerin gücü sadece balon, çıksak hepsini yerle yeksan ederiz” gibi kuru kabadayılık da hiç gerçekçi değil. Aklınıza şu soru gelecektir: Hem “Bunlar gerçekten güçlü değil” diyorsun hem de “Yerle yeksan ederiz” diyene “Kuru kabadayılıkla olmaz” diyorsun, ortada bir çelişki yok mu?

Tamam savaşma konusunda güçlü değiller. Gelin görün ki mesela güreş yapsak, sırtını yere getirsek de yenmiş olamayız. Çünkü, hakemi ayartıyorlar. Savaşların hakemleri de toplumlardır ve toplumların algılarını yönetebiliyorlar. Bir mücadelede toplumların algısını yok sayamayız. Öyle yaparlar ki hiçbir icraatı olmayan belediye başkanını tekrar tekrar seçtirirler. 

Sonuç: Emperyalisti bol olan bu güzel dünyamızın kuralı şu: Masada olamayan mönüde olur. Masada olmanın ve emperyalistlerin zulmüne “dur” diyebilmenin kaidesi, sırrı, çaresi veya çözümü de ORGANİZE OLABİLME ve ORGANİZE EDEBİLME KAPASİTESİ. Eğer bu kapasitemiz geliştiyse sırtımız, hele hele bu asırda yere gelmez. Zira Batılı ülkelerin en önemli ve büyük başarısı ORGANİZASYON’dur.