BUGÜN de çok yorulmuştu Ali. Arkadaşı Selim’in eline zorla tutuşturduğu gözlüğü kapı girişindeki vestiyere bıraktıktan sonra yavaş adımlarla odasına geçti.
Yatağına uzandı. Sadece uyumak istiyordu. Dakikalar ilerledikçe bir sağına bir soluna dönüyor, zihninden geçenlerse uyumasına engel oluyordu.
Saate baktı. Uyumak üzere yattığı yatakta bir o yana, bir bu yana dönerken üç saat geçmişti. Oflayıp puflayarak yatağında doğruldu ve oturdu. İki elini yanına koyarak destek aldığı yataktan kalktı. Bir şeyler mi yeseydi acaba? Yoksa oyun mu oynasaydı? Saatlerdir uyuyamayınca karnı da acıkmıştı doğrusu. Fakat doktoru gece yemeklerini yasaklamıştı. Yine de bir bardak su, midesini bastırabilirdi.
Evet, bir bardak su almak üzere mutfağa doğru gittiği sırada arkadaşının eline zorla tutuşturduğu gözlük, vestiyerden gözüne ilişti. Israrla yazılımına getirdiği güncellemeden bahseden Selim, acaba Ali’nin gözlükte ne bulacağını düşünmüştü? Gözlüğü eline aldı Ali ve mutfağın yolunu tuttu.
Gözlüğü yemek masasının üzerine koyduktan sonra kendisi için bir bardak su doldurdu. Sandalyeyi çekip oturduktan sonra suyundan bir yudum içti. Gözlüğe baktı. Kolundaki dijital saatte 03:10:16 yazıyordu. Taksa mıydı gözlüğü, yoksa takmasa mıydı?
Bardağındaki sudan bir yudum daha içtikten sonra gözlüğe uzandı, eline aldı. Bir süre inceledikten sonra salona geçti. Koltuğa oturdu. Gözlüğe tekrar baktı. Ve sonunda taktı…
***
“Geciktin! Hemen sağ yanındaki usturlabı bana uzat” dedi adam.
Ne olduğunu bile anlamadığı şu anda Ali’ye bu talimatı veren de kimdi? Fakat bilimkurgu filmlerinden çıkma elbisesiyle oldukça havalıydı. Hem neye geç kalmıştı?
“Geciktiğim için kusura bakma” derken alaycı bir tavır takındı Ali. Talimat veren adamsa bu alaycı tavrı beğenmediğini belli etmek istercesine tam karşısına dikildi Ali’nin ve gözlerinin içine baktıktan sonra şöyle çıkıştı: “İnanmaya geç kaldın! Harekete geç kaldın! Hamleye geç kaldın!”
Ali, adamın bu dik tavrı karşısında süt dökmüş kediye dönmüştü. Hiçbir şey diyemeden sessizce kalakaldı, adamı izlemeye koyuldu. Adam, önündeki hologram bilgisayara bazı veriler giriyor, hararetli şekilde çalışıyordu. Ali dayanamadı ve sordu: “İlgilendiğin şey ne?”
Adam, Ali’ye hafifçe yönelip baktıktan sonra tekrar arkasını dönüp çalışmaya devam ederek, “En başından beri anlamadın, değil mi?” dedi. Ali neyi anlamadığını, en başından beri ne gördüğünü ve neleri kaçırdığını düşündü. Hiçbir mânâ veremedi.
“Hidrojen bazlı kinetik kalkan konusunda bir noktaya kadar geldik. Söz konusu işlemleri bitirmek için dünyanın saniye başı büyüme parametreleri hususunda son formülleri çıkartmaya çalışıyoruz. Şimdi hatırladın mı?”
Adamın bu sözleri Ali’de daha büyük soru işaretleri uyandırmıştı. Bu nasıl bir projeydi ki dünyanın saniyelik genişleme oranları dahi önemliydi?
Adam devam etti: “Hidrojen bazlı bu kalkanı bir elbise, bir savaşçının zırhı gibi düşün. Dünyayı ateşin çocuklarından kurtardığımızdan beridir ekosistemin ilk günkü ayarlarına, başka bir deyişle fabrika ayarlarına dönebilmesi için akarsulardan buzullara, yanardağlardan madenlere çok ciddi formatlama ve rehabilitasyon çalışmaları yürüttük. Fakat ateşin çocukları durmuyorlar. Bizi yeni bir savaşa zorluyorlar. Biz de bu kinetik kalkanı, dünyanın bedenine göre ayarlamak üzere kurduk. Başka bir deyişle ‘meta-dijital terziliğe’ başladık. Fakat dünyanın her saniye genişleyen gövdesi bu kalkan için en önemli etkenlerden biri…”
Ali araya girdi: “İyi de, dünyanın çevresini ölçmek veya hacmini belirlemek kolay…”
Adam tekrar Ali’ye döndü ve küçümser bir gülüşle, “Harezmi bunu tahmin etmişti, bizi bu konuda tembihledi” diye çıkıştı. Ali ise daha da şaşırdı: “Nasıl yani? Harezmi derken? Siz derken? Siz kimsiniz?”
Adam şaşkın bir tavırla “Biz kim miyiz?” diye çıkıştığı anda Ali’den istediği usturlabı göstererek ekledi: “Okuman yazman da mı yok?”
Usturlabın üzerinde “Cizreli” yazıyordu. “Cizreli?” diye kendi kendine bir an düşünen Ali, El-Cezerî ile muhatap olduğunu ancak anlamıştı.
Şaşkınlıktan eli ayağı birbirine dolaşan Ali, başlangıçta sessizce kalakaldı. Biraz toparlandı ve kendine geldikten sonra tane tane sordu: “Harezmi size ne demişti?”
“Ne mi demişti?” diyen Cezerî, son birkaç veri daha girdikten sonra hologramik bilgisayardan ayrıldı ve Ali’ye dönerek devam etti: “Bilginin durağan bir şey olmadığını bilmesine rağmen insanoğlu kendi ulaştığı bilginin tek gerçek olduğunu düşünüyor. Harezmi dünyanın çevresini ilk ölçtüğünde dedi ki, ‘Bu bilgi sadece bugünü ilgilendiriyor. Zira dünya ve bütün evren sürekli genişliyor, büyüyor. Gelecekte, bulduğumuz bu veri yok hükmünde olabilir’. Onun bu öngörüsüne rağmen insanlar, Harezmi’den bahsederken şöyle yorumlar yaptılar: ‘Teknolojinin modern bir durumda olmamasına rağmen, o ilkel araçlarla dünyanın çevresini neredeyse doğruya yakın bulabildi.’ Anladın mı?”
“Anladım” dedi istemsizce Ali. Çok şaşkındı. Bir soru daha yöneltti Cezerî’ye: “Peki, bu kalkanı giydirmeyi nasıl başarmayı planlıyorsun?”
Cezerî, Ali’den uzatmasını istediği usturlabı eline aldı. Üzerindeki metal mekiği kaydırdığında hologramik bir ekran beliriverdi. “Görmüş olduğun noktalardaki yapay zekâya sahip robotlarımız, her saniye dünyayla koordineli şekilde kalkanın hacmini genleştirecekler.”
Ali daha büyük şaşkınlığa düşse de Cezerî’yi sıkıştırma telaşıyla sordu: “Peki, ateşin çocukları dediklerin bu kalkanı aşarsa ne yapmayı düşünüyorsun?”
“Her cismin birbirinden aldığı elektromanyetik alan enerjisiyle çalışan jetlerimiz yine yapay zekâyla donatılı robotlarımız tarafından ilk savunma alanını kuracaklar. Burada önemli olan şey, algıya egemen olmak. Bunun için göğe oturttuğumuz baz istasyonlarımız ve organik lazer ışınlarımızla hologram donanma, hologram hava üsleri ve hologram kara teçhizatları hazırladık. Yani onları gördüklerinde önce gözleri korkacak. Sonra da Musa’nın asâsı gibi sihirbazların değneklerini yutacak hamleyi yapacağız. Onlar bize saldırmadan biz saldırmayız.”
Bu sözler Ali’yi artık hayranlığa çekmiş ve susturmuştu. İstemsizce, “Ufkumu genişlettin Cezerî, çok teşekkür ederim” dedi.
“Teşekkür” ifadesini duyan Cezerî, Ali’nin karşısına dikilerek şöyle dedi: “Cezerî B.F. 24.01 sona erdi. Program kendi kendini kapatıyor.”
***
Ali, aniden gözlüğü çıkardı ve ne olduğunu anlamaya çalıştı. Kalbi çok hızlı atıyordu. Saatine baktığında gördüğü şeyse Ali’yi daha büyük bir dehşete düşürdü: “03:10:32.”
03:10:32 mi? Ne yani, o gördüğü şeyleri sadece 16 saniyede mi yaşamıştı? Rüya gibi…
***
Sabahı zor etti Ali. Derhâl işyerine gitti ve Selim’in gelmesini bekledi sabırsızlıkla.
Ofise ilk adımını attığında Selim’in karşısında bitiverdi Ali. Nasıl başlayacağını bilemedi söze.
Ali’deki heyecanı anlayan Selim, uzaktan kahkaha atmaya başlamıştı bile. Bunun üzerine Ali “Ne diye gülüyorsun?” diye çıkışınca, Selim aynı kahkahalarla cevapladı Ali’yi: “Yaptık işte, başardık! Eğitim müfredatındaki değişiklikleri çocuklar için nasıl eğlenceli hâle getirebiliriz diye kara kara düşünmüyor muyduk? E işte yaptık! Oyunu tamamladık.”
Ali, yıllardır üzerinde çalıştıkları elektro-kurgunun tasarım sonuçları hakkında ilk deneyimini Selim’in sürpriziyle yaşamanın sevinciyle arkadaşını kucakladı. Bitmek bilmeyen sarılma, sevinç kahkahalarıyla sürdü…



