ÖLÜM çok, acı çok, stres çok, açlık çok ama körleştirilmiş ve ruhu köleleştirilmiş kimi “insan”, farkındasızlığı ile modernleşmenin haksız gururunu taşıyor.
Vicdan yok, merhamet yok, hürmet yok, sevgi yok ama insanlığı sürü hâlinde yönetme ihtirasına kapılmış muhterisler, gökyüzüne göz dikmiş hâlde sair gezegenleri de talan etmenin hayâlini kuruyor.
Şükür yok ki teşekkür edebilme meziyeti var olsun. Tövbe yok ki özür dileyebilme meziyeti gelişebilsin. Bir “bencillik” terörüdür insanlığın hırslarını körükleyip duyarlılığını çürüten, bir fırtına gibi esip önüne kattığını sürüklüyor. Kalbî duyguların küçümsendiği, ruhun mânâ ihtiyaçlarının görmezden gelindiği ya da tanrısızlarca üretilmiş motivasyonlarla teselli edildiği günümüz dünyasında insan, “dünyalı” olmaktan başka bir insanî vasıf taşımaz oldu.
İçten içe çürütülüyor toplumlar. İnsanlar birbirinden korumak zorunda kendini artık. İtimat yok, güven yok, bölüşüp paylaşmak yok çünkü. Küçük tanrıcılıklar sürüsü hâline getirildiğinin ayırdına varamayanlar büyük yeryüzü tanrılarınca köleleştirildiklerinin idrakini yaşayamayacak kadar uyuşturulmuş durumdalar. İnsanın maneviyatı çalınmayagörsün, ilkin muhataplarını, sonra kendini nesnelleştirmekte hız tanımıyor. Bir “şey”, bir “eşya” konumuna indirilmiş varlığını allayıp pullayıp görünmeye çalışma çabası, mânâ dünyası zengin olanlar için zavallıca görünse de eşyalaştırılmış kimlikler emperyalistler için muazzam bir pazar payı oluşturuyor.
Hâl böyle olunca, teknoloji mucizesi cihazlar vasıtasıyla reklâm bombardımanında ölen ruh sayısı istatistiği yapılmadığından, insan bedensel varlığını aynalarda seyredip bir varlık yanılsaması ile yaşayıp gidiyor. Sürekli şikâyetçi, sürekli isterik, sürekli tatminsiz bir güruh hâlinde, birbirini taklit eden, özel ve biricikliğini yitirmiş, parmak izleri silinmiş kimliksizler ordusu, masumiyetini henüz yitirmemiş olanların ruh asayişini tehdit ediyor.
Kendi tercih ve ihtiyaçlarının nabzını tutamayacak kadar zavallılaştırılmış böylesi sürülerin çobanları, moda adı altında hepsini pembeye boyayabiliyor, hepsine aynı içeceği içirebiliyor, aynı biçimde beslenmelerini dikte edebiliyor. Hatta evleri, eşyaları, dolaplarındaki giysileri birbirine benziyor. Bu orijinalitesini yitirmiş kişiler, özgüven adı altında hadsiz ve hudutsuz değerler bütününün dışında bir yaşamak plânlayarak “varoluş”una izah bulmaya çalışıyor.
Bu çürümenin duru durağı yok neredeyse. Her güne bir kutlama modası ile çığırını aşmış bir dejenerasyon çığ gibi büyüyor. Çikolata günü, çorap günü, öpüşme günü ve daha bilmem ne… Saçma sapan eğilimlerle yozlaşmayı körüklemek için yılın 365 günü işgal edilmiş. Mevsimler de ipotek altında nicedir; çürümeye amâde, ayık kalamayan sarhoş zümre için. Kışın kayağa gitmeyen, yazın plaj partilerine koşmayan ölsün. Maliyetinin 10 katı fazla fiyata satılan konaklama, kıyafetler, yeme-içme ürünlerini satın alma kabiliyetini geliştirmiş olanların övüncüne ise hiçbir kariyer mevki yetişemez.

İşte şimdi tam da o mevsimlerden birinin içindeyiz. Fahiş fiyatlarla satın alınmış tatillere tıka basa doldurulmuş bavullarla, taksitlendirilmiş ödeme kartları ile savaştan kaçar gibi koşarak, kaçarak gitmek için gün sayılıyor. Sahiller yığma insan görüntüleriyle taşkın ve aşkın bir deniz tacizini ağırlamaya mahkûm. Ama ne yaparsınız, elzem bir ihtiyaç ki daha sosyal medya hesaplarından gösteriş yapılacak. Giden gittiği yerden, gidemeyen bir reklâm sitesinden alıntıladığı fotoğrafı konum bildirerek paylaşacak. Özçekim de öylesi kolay bir şey değil; ışık ayarlanacak, özel kıyafetlerle özel pozlar verilecek, çekilenler gözden geçirilip filtrelerden geçirilecek, şişmansa zayıf, sivilceliyse pürüzsüz bir görünüm elde edilip öyle el âleme servis edilecek…
Günde en az üç kez kıyafet değiştirmek gerekliliği unutulmamalı. Sabah kahvaltı için spor, şık; denize girmek için mayo pareo; ikindi vakti beach parti, akşam çılgınca dans için mevsim modası neyse o… Giyin, kuşan, makyaj yap, güneşlen, denize gir, çıkınca duş al, yemek ye, az uyu, çok görün… Ve buna “tatil” de.
Evet, insanî değerler un ufak edildikçe, değişen her anlayış gibi tatil anlayışı da değişti. Kimilerine göre bir yarış sancısı, bir gösteriş köleliğine teşne olma hâli şimdilerde ülkemizde tatil anlayışı. Gözlerini kapatıp bir cennet tahayyülü kuran, kuşların sesindeki zikre eşlik eden, ufka bakıp batan güneşin ömrünün günbatımına işaret ettiğini bilen, dağlardan heybetini ruhuna, ovaların cömertliğini kalbine, denizlerin sükûnetini aklına göçürmeyi dinlenmekten sayanlara, ihtiyaçlarını temin ettikten sonra parası kalıyorsa biriktirip muhtaçlarla paylaşarak ruhuna muazzam bir itminan armağan edenlere selâm olsun!
Temmuz 2024 sayımızı işte böylesi ikircikli ahvalimize reçete olsun temennisi ile hazırladık. Gelip geçici hazlara değil, yatırım hükmündeki çabalarla dinlenmek nasibimiz olsun diledik ve kıymetli yazarlarımızın ihlâsla kayda geçtiği satırlarını siz güzide okurlarımızla paylaşıyoruz. (www.kulturajanda.com.tr)
Huzurlu okumalar diliyoruz efendim…
Hoşnut kalınız!



