Görünmez gözetmen

Tam da Foucault’un dediği gibi, artık öyle bir noktaya gelmişiz ki biri bizi gözetlemese dahi her an izleniyormuş hissi yaşıyoruz. Televizyon zamanımızı, sosyal medya ise benliğimizi kolonileştirmiş. Birinin sabırlı, sinsi ve yavaş gözü ne kadar genişse, sosyal medyanınki bir o kadar dar ve hızlı.

YAZILI, sesli ve görüntülü iletişim araçları ile ahlâk arasındaki çok önemli ilişkiyi ilk fark edenin ben olmadığıma inancım tam. “Anlık” olanın temsilciliğine soyunan medya, toplumların geçmiş ile bağlarını koparıp, geleceğe dair umutları yok ederek, bireyleri “anda kalma” anlayışına mahkûm etmeye çalışmakta. Düşünen, algısı açık, toplumsal duyarlılığı yüksek insanları hedef alan televizyon, kitleler üzerinde hegemonik bir güç oluşturmak için çalışmaktadır. Önce bir “herkes” kalıbı inşâ edilmekte, diğer insanlar da bu herkes gibi davranmaya yönlendirilmektedir. İçinde yaşadığı topluma katma değeri olmayan, daha az çalışıp daha çok eğlenmeyi önceleyen, okumayan, akletmeyen, günübirlik yaşamı tercih eden birey inşâsı, uzun ve özverili bir enformasyon süreci gerektirmiştir.   

Acaba televizyon ekranlarındaki büyümenin, bizi etkileme ve şekillendirme hızıyla ilişkisi olabilir mi? Çocukluğumuzda ekran ve içindekiler bizim için sadece izlenen bir nesneden ibaretti. Meğer bu masum seyretme, bizim için bir teslim oluş anlamı taşıyormuş. Ekranların acelesiz ve ağır akışı, hâlâ bizi kurgulanmış hikâyelere tutsak edip, düşüncelerimizi yavaşlatıp, kendimizden çalıyor. Parlatılmış diyaloglar, kusursuz karakterler, çılgınca kurgular, insana kendi ritmini, rutinini ve en önemlisi de gerçeğini unutturuyor. Koltuğuna uzanmış elinde kumanda ile güya istediği kanaldaki ve yine tercih ettiği programı izleyen kişi, görünüşte pasif bir seyircidir, değil mi? Peki gerçekte de öyle mi? Aslında bir değişim ve dönüşüm sürecinin nesnesi olmaya rıza göstermiştir. Pasiflik, insanı yoran bir durumdur çoğunlukla. Çünkü devam eden pasiflik, zamanla kişiyi denetlenebilir ve kontrol edilebilir hâle getirir. Bizi ekran başına kilitleyip bilmem kaç saat izleyici kılan, yerine göre tek bir hikâyeye mecbur eden irade, aynı zamanda bizi izlemektedir de. Bentham, bir tane hapishane düzeneği kurmuştu ama bu düzenin asıl idame ettiricisinin televizyon ekranı olacağını sanırım hiç tahmin etmemişti. Evet, kapalı bir düzen, görünmeyen bir merkez, görünür bir çevre ve etrafa sürekli yayılan bir “bakılma ihtimali”… Değişen her sahnede, her reklâmda, her dramatik kurguda bizi yeniden yazan, görünmeyen ve hissedilmeyen gözün adına çalıştığı bir iradeden bahsediyorum. Yayımlanan bir reklâmla kendimizi yetersiz hissetmemiz, bir dizideki aile hayatına bakıp, kendi hayatımızı onunla kıyaslamamız, haberlerdeki korku diline istemeden maruz kalmamız hep o düzenin kırıntılarıdır. Prova edilmiş hayat hikâyelerinin ulaşılmaz mükemmelliğinin seyircideki oluşturduğu yıkımdan bahsetmeye sanırım gerek yok. Siz de kendi benliğinizin yanında bir ikincisi varmış gibi hissediyor musunuz? Ekrana bakan siz, ekrandaki sizi izleyen siz… Bu ikisinin arasına bir ömrü tüketecek yorgunluklar yığılmış. Yavaş, uzun ve tekrarlı sahnelerle hem bakışlarımızı göstermek istedikleri yere çeviriyorlar, hem de nasıl düşüneceğimizi ve nasıl tepki vereceğimizi de belirleyerek kendi lehlerine çatışmasızlığı garanti ediyorlar. Televizyon, bizi bize karşı eğiten kötü bir öğretmendi. Varlığını hissettirmeden, sesini yükseltmeden baskı kuran, bizi biz olarak kabul etmeyen, merhametsiz bir öğretmen.

Sosyal medya çıktı sonra. Bentham’ın panoptik kulesi, milyonlarca ekrana bölünüp cebimize dolduruldu. Orada da mahkûmlar esirleri görmezdi. Fakat biri o kuleden sürekli onları gözetlerdi. Günümüze kadar televizyonun yapa geldiği uzaktan izlemeye daha kurnaz bir şekilde içeriden izleme eşlik etmeye başladı. Çok farklı bir format ve farklı bir vasıfta tabii ki. Farklı hızlarla çalışıyor, bambaşka biçimlerde görünürlük dikte ediyorlar. Fakat aynı mantıkla, aynı mihraklara hizmet ediyorlar. İzliyor, ölçüyor ve şekillendiriyorlar. İkisinin de amacı bireye rağmen, benliğini yeniden biçimlendirmek. Televizyonun yavaşlattığı ritmimizi, sosyal medya paramparça etmiştir. Sosyal medya bununla da kalmayıp, baş döndürücü bir hıza ulaşmış, interaktif bir süreklilikle içimize yerleşmiş üçüncü bir göz gibi davranmaktadır. Önce ekranın içine kendi rızamızla giriyoruz, sonra aynı ekran bizim görünen yüzümüz hâline geliyor. Televizyonun tek yönlü izleğine karşın, sosyal medya, milyonlarca küçük göze bölünmüş, yönsüz, zamansız, çok yönlü bir panoptik: Takipçiler, beğeniler, anlık mesajlar, hikâyeler…Hepsi aslında birer mikro bakış. Fakat her iki ekranın misyonu ortak, kişiyi ve toplumu bozma biçimleri ise farklı. Televizyon uyuşturarak, sosyal medya ise hızlandırarak denetliyor. Herkes uslu bir izlenen, aynı zamanda da izlenir kılmaya zorlanandır da… Ölçmeye katılmak ölçülmenin ön şartı, değerlendirmeye katılmak ise değerlendirilmenin veri tabanını oluşturuyor. Bilgileri bizden topluyorlar, sonra da geri dönütleri enforme edip yine bizi yönlendirmekte ve dönüştürmekte kullanıyorlar.  Görünmek kutsal ve zorunlu bir görev, görünmez kalmaksa adeta bir eksiklik, hatta “öteki”liğe teşne. Kişi, beğenisiz, paylaşımsız ve herhangi bir içerikle etkileşim kurmadan geçirdiği günün sonunda kendini müthiş bir eksiklik duygusuyla sarmalanmış buluyor. Bu hissin kendine mi ait olduğunu yoksa ekran ardı zorbalığın sonucu mu olduğunu ayırt edecek bilinci maalesef ki yok. Kim ne paylaşmış, kim ne demiş, kim ne yaşamış? Sürekli kayan bir ekran ve her kaydırma bir kıyas, her kıyas gözümüzün içine içine bakan ama görünmeyen bir gardiyan. Her beğeni onlara bize dair bir anlatı sunarken, her ulaşılma izni bizden bir parça alıp götürüyor ve kendi olma hâlimizi zedeliyor. Kendi akışını yönetmekten aciz, paylaşım hızına esir, tüketmeye hüküm giymiş, kendine yabancılaşmış, edilgen bir izlekçiye dönüşen insan bu yanlışı fark edip, karşı koyabilir mi sizce?

Biz, “sayın seyirciler, sevgili izleyiciler” sözünün muhatabı mıyız? Yoksa hiç tanımadığımız ve hiç göremediğimiz bakışların göz hapsinde miyiz? Bu sorulara net bir cevabımız var mı? Sizce televizyonun ağır temposu ile uçuşa geçmiş sosyal medyanın ritmi arasında bizim kendi akışımızı kaybetmemiz ve hatta kendimize ve kültürümüze yabancılaşmamız kader mi? Görünmeyi biz mi istiyoruz, yoksa ekransız kaldığımızda bizi cezalandırmasından korktuğumuz içimizdeki yabancı göz mü? Olay o kadar da karmaşık değil. Televizyon, bize kim olmamız gerektiğini öğretiyor, sosyal medya ise başkalarının kim olmak istediğini önümüze sererken, içimizde onların gözüyle kendimize bakmamızı sağlayan küçük bir izleyici kitle yaratıyor. Esas sorun ekranların kendisi değil yani, bizim onlarla kurduğumuz ilişki sonucu onların bize biçtiği rol. 

Rengârenk spot ışıklarının, görünür görünmez, bilindik veya yabancı bakışların altında kaybolmak yerine, kendi karanlığımızda ve kendi gölgemizde yürümeyi tercih etmek delilik midir? 

Televizyonun ve telefonun kapalı olduğu bir akşam hayal edin. Sessizlik ilk başta ne kadar yabancı ve ne kadar rahatsız edici gelir değil mi? Gözler alışkın olduğu ışığı arar, eller kaydırmaya hazır hâlde ve geceler kadar bir sessizlik. Ne kadar yabancı gibi olsa da bu sizin sessizliğiniz, size ait. Görünür olma baskısı, ölçülme kaygısı yerini derin bir iç yolculuğa bırakmış. İşte böyle bir anda gelecek farkındalığın gücüne kim karşı durabilir? Belki de bu kocaman kronik ekran bağımlılığın ilacı, küçücük bir sessizlikte saklıdır. O yüzden buna sahip çıkmak gerekir. Çünkü kendi hayatınızın kontrolünü geri almak, kaybedilmiş benliğinizin izini sürmek ancak böyle tersine bir duruşla mümkün olabilir

Bunca zamandır maruz kaldığımız ekran bağımlılığı, kendi kendimize kalma cesaretimizi, mahremiyet ve iç huzurumuzu ne kadar da eksiltmiş. Bizi bizden daha çok bilen bir gölge gibi… Tam da Foucault’un dediği gibi, artık öyle bir noktaya gelmişiz ki biri bizi gözetlemese dahi her an izleniyormuş hissi yaşıyoruz. Televizyon zamanımızı, sosyal medya ise benliğimizi kolonileştirmiş. Birinin sabırlı, sinsi ve yavaş gözü ne kadar genişse, sosyal medyanınki bir o kadar dar ve hızlı. Bu ekran yorgunluğundan nasıl kurtulacağız?

Hiç görüntülenmemiş olan yüzümüzü bulup ona tutunacağız. Bir yerlerde saklı olduğuna inandığımız ölçülmeyen sessizliğimiz, izlenmemiş düşüncemiz, tanımlanmamış hissiyatımız en önemli güç kaynağımız olacak. Bununla birlikte, televizyonun hantal temposundan ve sosyal medyanın hızlı kırılganlığından da uzaklaşmak son derece elzemiyet içermektedir.