Görmeksizin

İnsan içerideyken dışarıdakileri pek göremez. “Tebdil-i mekânda ferahlık vardır” derler. Bazen baktığımız yerden yaşadıklarımız çok karmaşık, içinden çıkılmaz ve hatta boğucu gelebilir. Yapmamız gereken tek şey, yerimizi değiştirmek ve bakışımızı güzelleştirecek unsurları inşâ ederek gerekli şartları oluşturmaktır.

ÜNİVERSİTEDE dil hazırlık sınıfına giderken, ödev olarak “Karanlıkta Diyalog” adlı bir müzeye, daha doğru bir ifadeyle deneyim yerleşkesine gitmiştik. Orada belirli alanlar oluşturulmuştu. Amâ bir rehber eşliğinde deneyimlemiştik görememeyi.

İnsan göremeyince yürümesi bile tedirgin edici oluyor. Adımlarını emin atamıyor. İlginç bir tecrübeydi, zira gündüz olmasına rağmen tamamen karanlık bir alanda rehber eşliğinde yürümüş, vapur ve tren simülasyonuna binmiştik. Etrafta ne olduğunu görebilmek için epey zorlamıştık gözlerimizi ancak buna rağmen gördüğümüz tek şey zifiri karanlıktı.

Daha evvelden beri düşüncede en çekindiğim şeylerden biri görememek; ancak düşünmek farklı, deneyimlemek daha farklı oluyormuş. İnsan bazen, ne kadar zorlarsa zorlasın, var olanı göremeyebiliyor. O zaman şunu idrak etmiştim: Bakmak istesek de bazen görmeye muktedir olamayız. Gözlerimizi zorlasak da gördüğümüz şey karanlıktan başka bir şey olamayabilir. Çünkü herkes görebilmeye muktedir olamayabiliyor. Bunu hayatın içine, gözleri görebilenlere uygularsak, herkes gözleriyle baksa bile kimisi görünen hakikati görmeye muktedir olamıyor.

Meselâ gerçekler olduğu gibi durduğumuz yerin tam arkasında ayan beyan ortada; ancak peki, sırtımız dönük olduğu için gerçekleri göremiyorsak? Arkamızı döndük diye gerçeklerin ortada olmadığını söyleyebilir miyiz? Belki durduğumuz yer doğru değil. Yer doğru olsa bile baktığımız açı yanlış... Kim bilecek bunların doğrusunu? “Acaba kim bilen doğrusunu? Hatta ben/ Kıyı bucak kaçıran ben/ Ruhumu sanki ne anlıyorum?” diyor ya şair, işte tam da o!

Bakmak ve görmek arasındaki farklar süregelen şekilde anlatılır. “İnsanın baktığı ile gördüğü bir değil” derler. Yahut “Her bakan göremez” derler. Peki, gördüğümüz yer başkalarıyla aynı ama baktığımız yer aynı değilse? Bakış açımız farklı olduğu için aynı yeri daha farklı görüyorsak?

Çok basit bir örnekle aktarayım: Güzel manzaralı bir dağ düşünelim, bu dağın yamacında manzarası enfes bir ev olsun. Evin penceresi açıkken kafamızı dışarıya çıkarıp manzaraya bakalım ve ardından pencereyi kapatıp aynı manzaraya tekrar bakalım. Manzara alanı daralmış olsa da o manzarayı görürüz. Ardından pencerenin perdesini çeksek? Manzara, biraz buğulu olsa da görülebilir. Daha ileriye gidip güneşliği çeksek? Bakılası manzara perdenin ardında kalınca, ne kadar bakarsak bakalım, gördüğümüz şey sadece dümdüz bir renk ya da karanlıktan ibaret kalacaktır. Peki, biz göremiyoruz ya da önümüzde perde var diye manzara ortadan kalktı mı? Elbette hayır! Ne yapmak lâzım? Manzarayı görmek için perdeyi kaldırmak, pencereyi açmak, hatta yeterli gelmiyorsa yönümüzü değiştirip kapıya yönelip dışarı adım atmak lâzım. Gerçekten manzarayı görmek istiyorsak, manzarayı sınırlandıran unsurları aşarak evin dışına çıkmamız gerekir. Çünkü durduğumuz yer, gördüğümüz yeri sınırlandırıyor olabilir.

İnsan içerideyken dışarıdakileri pek göremez. “Tebdil-i mekânda ferahlık vardır” derler. Bazen baktığımız yerden yaşadıklarımız çok karmaşık, içinden çıkılmaz ve hatta boğucu gelebilir. Yapmamız gereken tek şey, yerimizi değiştirmek ve bakışımızı güzelleştirecek unsurları inşâ ederek gerekli şartları oluşturmaktır. Gördüğümüz yerin arasındaki engelleri kaldırmadan, koşulları değiştirmeden bilemeyiz. Her insan kendi kaderi üzerine gönderiliyorsa dünyaya, kendi kaderini öyle perdelerin ardında bırakmamalı. Yeri geldiğinde o perdeyi kaldırmalı. Hatta bazen perdelerle uğraşmadan, eşikten geçerek sınırı aşmalı.

Hududu geçmeden yeni yerler fethedilmez. Yeni yerler fethedilmeden yeni yapılar inşâ edilmez. Hayatlarımızı hem inşâ, hem ihya etmek için gönderilmedik mi dünyaya? Öyleyse elimizden geleni yapmalıyız. Tüm olumsuzluklara rağmen yaşamalı ve yaşatmalıyız. Peki, ya dağın arkasındakiler? İşte orası kader!