Göremiyorum ama sobe!

Bir gün mutlaka sobeleneceğiz! Hiç kimseye yakalanmasak da kendi omuz başımızı ya da iskarpinimizin topuğunu uzaktan fark edip “Gördüm” diye haykıracağız. Haykıracağız haykırmasına da, arkasına gizlendiğimiz o paravanın önüne çıkmak için gerçek “ben”i sanalından sıyırıp ortaya koyabilecek miyiz, işte orası muamma!

“DEĞİŞİM” ve “dönüşüm” tüm zamanlara tesir eden, varlık olgusunun yegâne dinamikleri. Âlemler, bu iki mekanizmanın aktifleşmesiyle oluşumunu tamamlarken, yaşam yine bu iki ittirici gücün etkisiyle sürekliliğini devam ettiriyor. 

Gecenin gündüze dönmesi, baharın yaza veya yağmurun şiddetlenmesiyle birlikte bentleri yıkan bir sele dönüşmesi, hayatımızdaki daimîliğini ve kuvvetini gösteren en basit örnekler. Hele bu “değişim” ve “dönüşüm” insan hayatındaki temel prensipler üzerinde etkili olduğunda, tüm sistem köklü bir evrilmenin merhalelerini yaşar. 

Belki de insanın zaman için kullandığı en kalıp cümleler arasında yer alır ne kadar çok değişime maruz kaldığımıza dair sitemkâr ifadeler. Bütün zamanları şekillendiren ve o zamanın işleyiş kurallarını belirleyen bu iki etken, 2000’li yıllardaki gücünü ve çeşitliliğini önceki zamanlarda bu denli ortaya koymamıştı belki de.

Önce televizyonun hayatlara dâhil olmasıyla yaşamın olağan akışında sapmalar ve değişimdeki hızın ivmesinde yükselmeler başladı. Evlerimizde yabancısı olduğumuz yaşamlarla beraber yeni yeni tanımlamaların en janjanlı örnekleri bir ekran eşliğinde kulaklarımızdan kalbimize sızdı. Ne çok afalladık ilk tecrübelerde. Evvelâ giyinip kuşandıklarımız, sonra evlerimizin eşyaları bundan nasibini aldı. Onu da itirazlarımız ve kabullerimizdeki radikal değişimler takip etti. 

Toplumlar kültürel dokularından uzaklaşarak yavaş yavaş aynılaşmanın nüvelerini üzerlerinde taşımaya gayret kesilmeye başladılar. Elbette görsel ve işitsel mesafenin kısalması bu değişimleri beraberinde getirecekti -ki bu da bir noktaya kadar gayet normal-. Fakat sosyal medya uygulamalarının kişiye özel alanlar açması ve kendisini bu alanda “var etme” fırsatı sunmasıyla artık değişimin sınırlarını aşarak dönüşüme giden yolun önü çok hızlı açılıyordu. Ekrandan seyrettiğimiz o camianın insanlarının yerine kendimizi konumlandırma yönündeki teşvik edişi, değişimin ve dönüşümün seyrini oldukça etkiledi. Ekrandan hevesle ve yüksünmeyle izlediğimiz farklı insanların hayatlarına ve görünüşlerine adım adım yaklaşıyorduk. 

O camianın diliyle dillenip hâliyle hâllenmek, bize kendimizi ne kadar da iyi hissettiriyordu. Sadece seyretmek yetmemeye başladı zaman içinde. Onlar gibi görünmeli, onlar kadar fark edilir olmalıydık. Sağlık sektörü yetişti sağ olsun imdadımıza. Mahir ellerse kaş, burun, dudak ve çene gibi değişime muhtaç (!) uzuvlarımıza çok güzel şekil vermeye başladılar. Gülümseyemesek de, mimiklerimizi kullanamasak da kendimizi bir ekran yüzüne benzetmek yeterdi bize.

Hayâlî bir dünya oluşturduk kendimize; kendimizden ziyade, diğerlerinin algısına konuk olacağımız, onların adımıza yapacakları tahayyüllerin çeşitliliğine talip olduğumuz, işte öyle bir dünya… Daima hazır vaziyetteyiz. Parmağımızın değeceği bir tuşla üzgün müyüz, kızgın mı, derhâl ilân edebiliriz etrafımıza. Yaşımızı, kilomuzu, yediğimiz yemeği, tatil yaptığımız beldeyi, kullandığımız otomobilden yaşadığımız ultra lüks hanemizi birilerinin gözüne sokmaya çalışırken, hedefimizdeki kitlenin yaşam standartlarının hangi seviyede olduğu değildi umurumuzda olan. Tek kaygımız, fark edilme tutkusunun esaretinde, beğeni miktarının ulaştığı rakamsal verilerin hane sayısındaki basamak çokluğu. 

Yediğimiz bir akşam yemeğinin şık restoranına hangi ünlüler sıklıkla gidiyor? Evlilik yüzüğümüzü parmağımıza takarken kaç kişinin hasedini uyandırdık acaba? Tatil pozlarında gözlüklerimiz ve güneş kremlerimizin markaları plajdaki kumların üzerinde arz-ı endam ederken, hayrete düşenlerin yüzünü ne çok görmek isterdik o an… 

Bir yerlere taşımak istiyoruz varlığımızı. Beğenilme duygusunun esareti altında fıtratın orijinalliğini tarumar ederken, lütfedilen yaşamın natür olan nimetleriyle insanî alışverişin huzurundan nefsî kaosların kucağına itildik. Koskoca kâinatın dağına, ovasına, kırlarına, deryalarına sığdıramadığımız bedenimizi, ruhumuzu, malayani heveslerin esaretinde sırçadan pazarların tezgâhına sıralar olduk. Ne alıcısı olan gönül oldu, ne de pazar tezgâhını kuran satıcı. Seyirden büyümüş göz bebekleri en çok görmek istediğimiz. Gayrısı, dostun da, düşmanın da iştahına sunulan kocaman bir yalan! 

Ne yazık ki içinde bulunduğumuz hâl, kendimizden başka herkesin beğenisini, hayretini, gıptasını, yüksünmesini ve hasedini hedeflemiş hayat disiplinini bu duyguların yönlendirmesiyle yürüten bir akışın müptelâlarıyız artık. “Sosyal medya” dediğimiz ve duygu durumumuzdan tutun da yaşantımızın tüm detaylarını afişe ettiğimiz bu sanal mecranın var ettiği “putlarımız” (beğenilme, doyumsuzluk, haz, ego ve benzeri) zihinlerdeki sarsılmaz yerlerini günbegün kuvvetlendiriyor. Kimin hayatını yaşadığımızı, kimin yüzünü paylaştığımızı sorsalar, inanın, kendimiz dahi bilemez hâldeyiz. 

“Ben kimim, sen kimsin? Dün görüştüğümüzde gözlerin aynı renk miydi? Boyunun bu kadar uzun olduğunu hiç fark etmemişim” gibi cevabı olmayan sorular sormaya başladık bakındığımız tek karelik fotoğraflara. Aslında bu karelere mânâ olarak “fotoğraf” demek ne kadar doğru, o da üzerine konuşulması gereken ayrı bir husus. 

Fotoğraf, genellikle hayatımızın özel anlarını kalıcı duruma geçirmek adına yaptığımız ve seyirci kaygımızın asla olmadığı ve tüm kurgularda ari nadide anların belgesi değil miydi? Nesilden nesle aktarılan, baktıkça dönemin âdâbını ve görgüsünü birkaç rengin tonuna kondurmuş, broş gibi yakasında taşıyan o hatıraların vesikasıydı fotoğraf.

Mahremiyet duygusunun muhafazasına hassaten özen gösterildiği davranış ve düşünceler, günümüzde “şeffaflık” tanımlamasıyla normalleşme yoluna girdi. “İçerik üreticisi” olarak meslek sahası geliştiren sosyal medya kullanıcıları, hayatlarının konfor seviyesini günbegün yayına dâhil ederlerken, karşıdaki takip kitlesi bu aldatmacanın heyecanıyla o hayatı yaşamanın yollarını birçok riski göze alarak kovalıyor. Fonlanarak kitlelerin önüne sürülen bu kurmaca hayatların arka bahçelerinde kara para aklamalar, yasal olmayan bahis siteleri ve vergi kaçırma gibi nice suçun karanlık ve kirli yüzleri var.

Sanal âlemde kartopu gibi büyüyen kartondan karakterlerin paravan şirketler üzerinden illegal işlerin legalleşmesi için kullanılması ise nereye doğru koştuğumuzun vahim neticelerinden biri. Gösteriş ve aşırılığın sarhoşluğuyla materyalist tuzaklara sıkışan akıllarımız, yaşam nimetinde sadece bir bedenin taşıyıcısı olmaktan ileri gidememenin ruhsal sarsıntılarını nasıl bertaraf edeceğinin kaygısını taşıyor günümüzde. Böylesi kıyas edilerek sürülen bir hayatın içerisinde sızlayan her yaramıza maddenin merhemini sürerek iyileşeceğimizi zannetmek, ruhumuza indirdiğimiz kuvvetli bir darbeden başka bir şey olmayacaktır. 

Başkalarının zannı üzerine yapılan tüm plânlar, bize bahşedilen zaman servetini şuursuzca harcamaya sürükleyen kurgulanmış malzemelerdir. 

Unutmayalım ki, bir gün mutlaka sobeleneceğiz! Hiç kimseye yakalanmasak da kendi omuz başımızı ya da iskarpinimizin topuğunu uzaktan fark edip “Gördüm” diye haykıracağız. Haykıracağız haykırmasına da, arkasına gizlendiğimiz o paravanın önüne çıkmak için gerçek “ben”i sanalından sıyırıp ortaya koyabilecek miyiz, işte orası muamma!