Gönülleri fetih seferi

“Pratik insan” içinse önce Sanayi Devrimi’ni bina etti, ardından kapitalizmi bu fikir. Yetmedi, faşizm ve komünizmi de üstüne destegül yaptı. Hatta şimdilerde terörizm felsefesini en kanlı hâliyle yazmaya durmuş durumda. Önce öldürülen, sonra da oturup yas tutan ve ağıt yakan münafıklar gibi…

BATILILAR “hümanizm” diye bir felsefî kanal açmış ve insan üzerine bir düşün sistematiği oluşturmuşlar. “İnsancılık” olarak anlamlandırılan hümanizmin, sevgi içerme hâle gelerek felsefî ve bilimsel bir duruş olarak ortaya çıkış tarihi 19. yüzyıl olarak işaretlenmekte. Ancak bunu, sınırları çizilmiş bir öğreti ya da felsefe temeli olarak kabul etmek zor. Yani henüz altı çizilmemiş bir hümanizmden söz etmek için 19. yüzyılda ortaya çıkan meselenin bir fikrî akım olarak çerçevelenmesi 2. Dünya Savaşı’ndan sonradır.

Savaşın yakıp yıktığı, insanlığı mahvettiği yılların ardından gelen Sovyet komünizminin insana veremediği değer, insanın çaresizliğinin iki kere katmerleşmesi, kökü eskilere uzanan “insancılığın” masa üzerine taşındığı yıllar oldu (1960 ve sonrası). Sadece bu işi meslek edinen hümanistler doğdu. Akımın bilimsel çerçevesi çizildi. Lâkin 1990 yılında Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşüyle meselenin tavsadığı görüldü. Şimdilerde felsefe kitaplığında üzeri tozlanan, iki kapak arasına hapsedilen, zaman zaman bir politik meta olarak hatırlanan bir düzeye indirgendi sözünü ettiğimiz hümanizm gerçeği.

Biraz daha geriye gidelim. Her ne kadar felsefî akım olarak 1950-1990 arasında yakılıp söndürülen bir insancıl hareket gibi sınırladıysak da bir özgür düşünce alanı olarak insancılık, hep varolageldi. Yani her devirde insansever düşünürler olmuştur. Olmaması olmazdı.

Batı’nın bir felsefe meselesi olarak konuya el atmasının yeri İtalya, dönemi ise Rönesans… Bu noktaya kadar dünyanın hemen hemen her yerinde ve her daim sevgi temelli bir insan konusu olagelmiş elbette. Ama dememiz o ki, Batı, Rönesans’la beraber insanın meselesini konuşmanın “sevgi içermez” hâlini, “havanda su dövenler” masasını kurarak konu ettiği insanı bir “felsefe çerezi” hâline getirmişti. Batı’nın genel arzusudur ki, her şeyi felsefe teknesine atarak yoğurmak ve sonrada fırına atmak ister. Bu mentalizasyondan bizzat insanın kendi dahi kaçamamıştır.

Nihayet bu durumu Batı diline dolamaya karar verdi. İnsan içinde bir felsefe değirmeni kurmaya giriştiğinde henüz Rönesans da yoktu hâddizatında. Hani şu “İlahi Komedya”nın konusunu Doğu’dan aşırdığı söylenen Dante var ya, İtalyan edebiyatının kurucusu sayılan bu filozof, eserlerinde insancılıktan söz ederek başlamıştı duygu sömürüsüne. Ki onun ömrü, 1265 ile 1321 arasında yer tutmuştu tarihte. Yani Rönesans’a henüz yaklaşık 250 yıl vardı. 19. yüzyıla ise 500 yıl ve tabiî 2. Dünya Savaşı sonrasına da 650 yıl…

Yine Dante ile çağdaş olan Petrarca da Kuya şiirlerinde değinmişti bu konuya. Ve tabiî İtalyan idi. İtalyanlardan sonra meseleye Fransızların el attığı görülüyor. Orada da bir edebiyatçı söz konusu. Fransız edebiyatının kurucusu sayılan Villon, 1400’lü yıllarda yazmıştı hümanist şiirlerini. Villon’dan 100 yıl sonra Fransız mizahçı Rabelais’i gördü insanlar aynı sokakta. Bununla birlikte epey Fransız göze çarpmakta sahada. Anlaşılan o ki, Fransız Devrimi’nin hazırlıkları, oluşundan üç yüzyıl önce başlatılmıştı.

Sonra meşhur Cervantes duhul etmişti İspanyollar adına. Ve İngilizlerin en ünlü yazarı Shakespeare (1564-1616), insancılığa dokundu yazdığı tiyatro eserlerinde. Sahada ne hikmetse Almanlar görülmemişti. Belki de bu yüzden iki dünya savaşının müsebbibi oldular.

“Hümanizm” sözcüğünün 15. yüzyıl İtalya’sından aparılmış olduğu biliniyor. Orada klasik edebiyatla ilgilenenlere verilen “umanista” kelimesi daha sonra “hümanizm” kelimesini doğurmuştu. Bu doğumun ana rahminin Antik Yunan’a, yani M.Ö. 6. yüzyıla kadar uzandığını biliyoruz. Bir bildiğimiz daha var bu anlamda: Helen’e ait olan hiçbir şeyin özgün olmadığı ve kaynağının Mısır ve Nil’in insanlarının tüm hayatına hükmeden Osiris dini olduğu… Bir Anadolu düşünürü olan Miletli Thales ve Colofonlu Ksenophanes, Helenizm adına insancılığı felsefelerine eklemlemiş ve oradan Avrupa’ya gidişinin yolunu açmışlardı.

“Mısır” deyince meselenin altında Deizm, Ezoterizm, Agnostizm ve Gnostizmin olmaması kaçınılmazdı. Zaten “Doğruyu bulmak, insanın yetenekleri arasındadır” anlayışının anti-Peygamberî duruşu, temelde insan-tanrıcılığın bir dışavurumuydu. Mısır’da kutsala doğru yücelme durumundaki insanın Yunan’da, İtalya’da ve genel anlamda Batı’da değerli kılınma çabası kaçınılmazdı. Lâkin öyle olmadı, Batı bizzat insanı değil, sadece “insan” kavramını kutsadı kendi anlayışı içerisinde ve “teorik insan” üzerine hümanizm felsefesinin sistematiğini oluşturdu.

“Pratik insan” içinse önce Sanayi Devrimi’ni bina etti, ardından kapitalizmi bu fikir. Yetmedi, faşizm ve komünizmi de üstüne destegül yaptı. Hatta şimdilerde terörizm felsefesini en kanlı hâliyle yazmaya durmuş durumda. Önce öldürülen, sonra da oturup yas tutan ve ağıt yakan münafıklar gibi…

“Aç ve gülzar et!”

Diyor ki uzmanlar hümanizma söz konusu olunca, “Bu fikrî akım İslâmiyet’in doğusuna, Uzakdoğu inanç sistemlerine kadar gider. Bunların arkasında hususiyetle Budacılık ve Konfüçyusçuluk önemli kilometre taşıdır”. Bu ifadeyi şu anlamda önemsemek mümkün: Doğu ve Doğulular bir konuya dâhil olmuşlarsa, bu tutumları samimiyetlerindendir. Yani Doğulunun müminliğindeki ihlas katiyeti gibi, kâfirliğinde de münafıklık aramak beyhude bir davranış olur. Ancak bu ifadede katılınmayacak kısım, insan algısının da İslâmiyet algısının bir parçası olduğunu hatırlatması ve onun bu ilgisini akım gibi değerlendirmesi. Dememiz o ki, İslâm’ın tek konusu insandır! Ötesi berisiyle, içi dışıyla salt insan ve onun iki cihanda mutluluğu…

Şimdiye kadar kim söylemişti şu sözü? “İnsanların en hayırlısı, insanlara hizmet edendir.” Kim söyleyebilir ki? Elbette İslâm’ın “güzel ahlâkı tamamlamaya gelen” Peygamberi!

Sözün bu bölümüne şuradan başlayalım: Malikü’l-Mülk’ün sayısız sıfatlarından bizim mülk âlemimizde tecelli eden 99 esmasının çok özellerinden biri de “El-Fettah” ismidir malûm. Sözlük anlamı, “kapalı olanları ya da kapıları açan” anlamına gelen “Fettah” ismi, kavram olarak pek çok isim ve fiile de kök olmuş durumda. “Fetih” ve “fatih” de bunlardan ikisi olarak yer tutmakta lisanda.

Ne demişti hasta yatağında iken Osmanlı’nın ilk beyi Osman Gazi? “Bursa’yı aç, gülzar et!” Kime demişti bu tavsiyeyi? Tabiî ki oğlu ve veliahdı Orhan Gazi’ye. Yıl, 1324’tü. Osman Bey, 25 yıllık beyliğinin ardından kocamış ve hastalığına bağlı olarak yataklara düşmüştü. Kurduğu beyliğin ikinci beyi olacak oğlu Orhan’ı yanına çağırmış ve kendi hesabına dünya kapısını kapamaya hazırlanırken, halkı adına işaret buyuruyordu evlâdına. Yeni bir kapı açmaktı derdi ve açılacak kapı, kurduğu devletin ikinci başkenti olacak Bursa’ydı. Bu kapı elbette açılacak ve devlet şimdiye kadar yaptığı kale ve şehir fetihlerinin en büyüğünü yaparak Bursa’yı fethedecek, “Gazi”, Bursa kapısından yeni bir dünyaya girecekti.

Zaten girdi de. Baba ölüm döşeğindeydi. Lâkin fetih beklemezdi. Orhan Bey babasının son tavsiyesini aldı, kuşandı kılıcını ve “aç”maya gitti Bursa kapısını. Bursa alındı, Osman Gazi ise Hakk’a yürüdü. Orhan Gazi, Bursa’yı açmış, yani şehri fethetmişti de, “yüzgörümlüğü” olarak ne verecekti en güzel geline? Elbette “başkent gerdanlığı”! Böylece takıldı şehrin boynuna altın gerdanlık olarak bu hak ve Bursa, devletin ikinci başkenti oldu.


Bursa, layık olduğu konum ve kıymete kavuşmuş, “şehirlerin sultanı” seçilmiş ve ne yağma, ne çapul görmüş olarak kılına dokunulmamıştı. Fetih hakkı olarak en büyük kilisesi camiye çevrilmiş, böylece şehrin kalbinde “Allah-u Ekber” mührüyle vurulan emniyet alâmeti yer tutmuştu. İlk ve topluca kılınan Cuma namazı ve belki gazilerin ilk tuttuğu şükür orucu ve şükür sadakalarıyla kentin atmosferi “mis kokan nefesler” ve verilen diş kiralarıyla temizlenmiş ve sevince dönüştürülerek doğal olan üzüntü izale edilmişti. Bu başlangıçtı ve en çok sevinen elbette bayram harçlıklarını kapan Rum çocuklarıydı. Onları sevindirirdi yeni olan ve saçlarında gezinen her şey zaten. Türk’ü, Rum’u ilgilendirmezdi minik kalpleri; onlar kimliğe değil, yüreğe bakarlardı.

Bursa kapısı açılmış, şehir fethedilmiş, çocuklar sevindirilmişlerdi de Bursalı ne olacaktı? O nasıl aşılacaktı? Onun fethinin anahtarı neydi, kilidi neredeydi? Fethin ikincisi ve belki de en mühim olanı başarmak için ne yapılmalıydı? Ne buyurmuştu veliahtına Koca Türkmen Beyi? “Aç ve gülzar et!” 1224’te gaziler kılıç sallamış ve şehri açmışlardı. Şimdi sıra gülzar etmekteydi! “Gülizar”, “gül bahçesi” anlamında Farsça bir kelime olarak Türkçede de yerini ve anlamını korumaktaydı. Buyrukta geçen “gülzar etmek”, kolay anlamıyla “Şehri yağmalama, yakıp yıkma ve benimse!” şeklindeki mamur etmeyi arz eden bir önermeydi. Diğer anlamıyla, şehrin süsü olan insanı gülzar etmeye çağırıyordu Koca Bey oğlunu. İnsanın gülzar edilmesi için tıpkı şehirde olduğu gibi önce fethedilmesini öngörüyordu.

Doğu-Batı farkı

İnsan iki şekilde fethedilse gerekti: Bedenen ve ruhen… Hâddizatında şehirler ve ülkeler de öyle… Batılı ve Doğulu fatihler, insan, kent ve ülkelerin fetihlerinde farklı sonuçlar ortaya koymaya meyyal ve alışkınlardır. İnsancılığın felsefesini yazan Batılı anlayışın muzafferleri, kent ve ülkelerin fethini “zapt” olarak isimlendiriyor ve bunun pratiğini de “söz konusu yerlere bir ucundan girip öteki ucundan çıkmak ve taş üstünde taş koymamak” gibi bir hedefle çıkıyorlar sefere. Ve tıpkı öyle yapıyorlar Suriye örneğinde, Afganistan ve Irak’ta olduğu misal. Şehir anlamında ise Halep, Bağdat ve Kabil gibi…

Aynı Batılı fatihlerin hümanizmalarının asıl konusu olan insana farklı davrandıkları söylenmez. Şehir ve ülkelere yaptıkları yağma, çapul ve yıkımın aynısını yapıyorlar. Sabıkaları “human”ın bir ucundan girip öteki ucundan çıkmak… Bu arada taş üstünde taş koymamayı reva gördükleri şehir ve ülkelere benzer bir uygulamayla “omuz üstünde baş koymamak” farzını da işliyorlar kendi mentalitelerinin. Bu nedenle onlar ülkeleri fethetmiyor, işgal ediyorlar. Şehirlerin payına düşen de fetih değil, zapt! Doğal olarak onlar açısından da insanın fethinden söz edilemez; esaretinden, tutsaklığından, köleliğinden ve katliamından konuşmak lazım. Ve tüm bunlar beden üzerinde yapılan uygulama ve operasyonlar olarak hayata zorla geçiriliyor. Sonuçta ne şehir, ne ülke, ne de insanlar gülzar ediliyor. Sadece ele geçiriliyor. Emperyalizm geliyor ardından felsefenin bir başka sayfası olarak.

Ya Doğulu fatihler? Asla öyle yapmıyorlar! Türklerse kesinlikle hayır! Yukarıda bedenen ve ruhen zaferden bahsedilmişti ya, işte bedenen zafer kısmı Batılı hümanist emperyalistleri ilgilendirmekte! Doğulu Muzafferlerse şehir ve ülkeler için “fatih” halklar ve “humanity” için “insanperver” oluyorlar. Batılı muzafferanın alt ucundan girdikleri Ortadoğu’yu ele geçirme, şehirleri zapt etme, insanlığı katletme olarak dönen harekâtlarının varıp dayandığı yer viranelik ve mezarlık olmakta. Ama bölgeye bu ucundan giren Anadolu muzafferanı, Cerablus-El Bab hattını fethediyor ve ardından bölgeyi lâlezar ediyor. Bitmiyor hizmeti ve hadimliği, insanını “gülşen” ediyor ve daha önce gönlüne basıp gönüllerini fethettiği bölge insanını mesire yerine meserrete götürüyor. Çünkü Bursa’nın fethedilip gülzar edildiği gün Hakk’a koşan Bilge Türkmen Beyi Osman hâlâ fısıldamaya devam ediyor veliahtlarının ve bahadır gazilerinin, hatta tebaasının kulağına nasihatlerini: “Bursa’yı fethet, gülzar eyle! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın ve her yer gül bahçesine dönsün! Unutmayın ki, gülün en yakıştığı gülizar gönül gülşenidir!”

Bursa’nın Fethi’nden sonra insan yaşatıldı gönüller gülşen edilerek ve Koca Türkmen, kıyamete kadar emri olan nasihatını fısıldamayı sürdürdü. Aynı dinamikle Osmanlı, Edirne’yi açtı, gülzar etti. İnsanının gönül kapısından girdi, kendine kardeş etti. O insanı yaşattı, devletine sadık tebaa etti. Tarih yürüdü, takvim ilerledi. Ve aynı Türkmen fısıltısını bu kez Murad Han oğlu Sultan Mehmet duydu. İşaret, o zamanki adıyla bilinen İstanbul içindi. Yürüdü II. Mehmed, Son Nebî’nin hadîsini kendine rehber edinip. Fettah (cc) yardımını esirgemedi ondan. O da ilmini ve gücünü kullanarak Konstatiniyye’yi fethetti, lalezar eyledi; kendisi ise gerçekten “Fatih” oldu. Topkapı’dan öyle bir girişi vardı ki, Rum çocukları, kızları, kadınları, gençleri ve kocaları sanki şehirlerini zapteden komutanı karşılamıyor, seferden zaferlerle dönen kendi kayzerleninin “hoşâmedi”sine çıkıyorlardı.

Çünkü onlar, “Lâtin serpuşu yerine Osmanlı sarığı görmeye” dünden razıydılar. Türk fatihleri şehirleri zapt etmez, fetheder; insanların bedenlerini ele geçirmez, gönüllerini gülşen ederler. Zaten tam da öyle oldu! Konstantiniye “İslâmbol” adını alırken bir İslâm memleketi olarak masuniyeti iade edildi, taşına dokunulmadı, mamur eylendi. İnsanları ise yeni devletin dinine, diyanetine, ırkına, ırzına-namusuna, aşına-ekmeğine, işine, ticaretine dokunulmayan ve hatta devlet hizmetinin en gözde elemanları hâline getirilen kimseler oldular. İlerleyen zaman içinde kendilerine Eflak-Boğdan gibi iç devletlerin voyvodalık/krallıkları dahi verildi ve asla devşirme yapılmadı.

Fısıltıya kulak ver!

Kentler de, ülkeler de insanlar gibidirler; bedenlerinin içinde bir de ruhları ve gönülleri bulunur. Bedenler ölür ama ruhları ölümsüzdür malûm. Bin yıl önce en kutlu beden ve en yüce gönül ve de en üstün ruh anlamında dünyanın kalbine, Anadolu’ya geldik. Coğrafya ile birlikte bedenimiz büyüdü, gönlümüz yüceldi ve ruhumuz genleşti. Hâlâ aynı biçimde, hatta daha da fevke çıkmış olarak burada bulunmaktayız biz Türkler. Sanki Malikü’l-Mülk, mülkünün bekçileri kılmış Oğuzluları ve “Seyfullah” unvanıyla şereflendirmiş gibi. Aynı şekilde, mülkünün bir benzeri ve parçası olan beşer de bize emanet gibi. O nedenle dünyanın hangi din ve kavimden olursa olsun bütün mazlumlarının yüzü bize dönük ve elleri duada.

Bir daha altını çizelim: Hani o haleflerinin, tebaasının ve onun oğullarının kulağına fısıldayan Türkmen Kocası Osman var ya, ruhu ve fısıltısı buralarda dolanmakta; yanında da oğlu Orhan’ın ve torunu Fatih Mehmet’in ve de diğerlerinin… Hepsi aynı fısıltıyla diyorlar ki, “Boş verin ülkelerin bedenlerini, coğrafyaların gönlünü açın, içine girin ve beldeler, mamur gülşenler edin! Sakın ha emperyalist olmayın, ‘empergam’ olun! Boş verin insanların bedenlerini zaptetmeyi, gönüllerini fethedin! Allah’ın razı olmadığı ‘tek millet’ gibi hümanist olmayın, insanperver olun! En önemlisi de, yaratılanı sevin Yaratan’dan ötürü! Lâkin dışarıyla uğraşırken, içerideki öz kardeşlerinizi de unutmayın! Komşunuzu, hemşerinizi ve vatandaşlarınızı ihmâl etmeyin! Hangi kamptan, hangi dinden, hangi mezhepten, hangi kandan olursa olsun, unutmayın ki sizler imparator evlâtlarısınız ve imparatorlar asla ayırım yapmazlar!”.

Peki, onlar öyle fısıldıyor da kulaklara, duyan var mı? Ya da kim duyuyor? Biz duyanlardan mıyız? Şükür, devletimiz duyanlardan olmuş durumda; ülkelerin, kentlerin ve ulusların ruhunu ve gönlünü fethetme hususunda faal. Ve yine şükür, bastık bağrımıza Suriyeli kardeşlerimizi ve gönüllerini fethettik. Diğer muhacirlerle de aramız iyi. Bireysel ve kurumsal olarak hayırseverlerimiz ve hayır kurumlarımız faaller. Ya biz? Bugün Allah için gönül yaptık mı? Ya da bizden olanın gönlünün fethi için seferlerimiz ne zaman? “Hemen ve daima” mı diyorsunuz? O hâlde gazanız mübarek olsun! Sefer sizden, fetih Allah’tan!