Gıda terörü ve çözüm önerileri

Efendimiz Hazreti Muhammed’in sistemi, bireysel zenginliği değil, toplumsal dengeyi hedefler. Rekabeti değil, adil paylaşımı öncelemeyi öğretir. Sermayeyi değil, insanı merkeze alır. Onun kurduğu sistemde kimse aç kalmaz. Çünkü herkes birbirinin ortağıdır.

BİR firma, onlarca farklı markaya sahip bir ürün üretecek ve bu firmanın piyasaya sürdüğü ürünler onlarca kez taklit ve tağşiş listesine girecek ve her tespitten sonra marka değiştirerek faaliyetine devam edecek… Bu neyi gösterir? 


Aynı ihlâl tekrar ediyor, sonuç değişmiyor, caydırıcılık sağlanamıyor. Demek ki denetim ve yaptırım mekanizmalarımızın yanı sıra kanunlarımız da etkisiz kalıyor. Herkes istediği gibi at koşturuyor. Vatandaşın sağlığı ile oynayan şirketlerin değil, şirket sahiplerinin taksirle adam öldürmekten yargılanmadığı sürece, maddî cezalarla bir şey olmayacak gibi görünüyor. Esnaf ahlâkını geliştirirken kanunlarda da yeterli düzenlemeleri yapmak gerekiyor. 


Yüzyıllarca cihana hükmetmiş, onlarca farklı millete nizam vermiş, adaletiyle insanlığa hizmet etmiş Osmanlı İmparatorluğu’nda bu işlerin nasıl olduğunu biraz araştırdık. 




Türkiye’de gıda fiyatlarının yükselmesinin nedenlerini araştırınca, bu durumun hem ekonomik, hem de davranışsal faktörlerden kaynaklandığı sonucuna vardım. Zâhirde konuşulan sebepleri toparlayacak olursak, büyük ölçekli talep artışı, ahlâksız fiyatlama ve mevcut enflasyon çıkıyor karşımıza. Yüksek fiyatlar işte bu üç faktörden kaynaklanıyor. Her yıl Ticaret Bakanlığı ile Tarım Bakanlığı’nın denetimleri artsa da ahlâksızlık bitmediği için sorun çözülemiyor.


Narh uygulaması


Osmanlı’da gıda piyasası, devletin temel önceliklerinden biriydi. Amaç, halkın (özellikle İstanbul’un) temel gıda maddelerine (buğday, un, ekmek, et, yağ, pirinç ve benzeri) bol, ucuz ve kaliteli erişimini sağlamaktı. İstanbul’un beslenmesi, devletin en kritik meselesiydi; çünkü başkentte darlık çıkması ayaklanmalara yol açabilirdi.


Osmanlı İmparatorluğu’nda gıda fiyatları, özellikle temel ihtiyaç maddeleri (ekmek, et, un, buğday, pirinç, sebze, meyve, süt ürünleri gibi) narh sistemiyle kontrol edilirdi. Narh, “devlet tarafından belirlenen azamî (tavan) fiyat” anlamına gelir ve hem üretici-tüketici dengesini korumayı, hem de piyasada istikrar sağlamayı amaçlardı. Bu sistem, uzun yıllar kullanıldı. 


Narh sisteminin amacı fiyatların aşırı yükselmesini önleyerek kıtlık, karaborsa ve halkın mağduriyetini engellemekti. Üreticinin (çiftçi, esnaf) zarar etmemesi, tüketicinin de uygun fiyata mal alabilmesi hedeflenirdi. Maliyet (hammadde, işçilik, nakliye), arz-talep durumu, mevsim ve kalite dikkate alınarak, kâr marjı genellikle yüzde 10-15 civarında tutulurdu. Sadece fiyat değil, malın ölçüsü, tartısı ve kalitesi de denetlenir (örneğin ekmekte un cinsi, ette hayvan kalitesi gibi), savaş, kıtlık, Ramazan ayı veya para değerindeki değişiklikler gibi olağanüstü dönemlerde narh daha sıkı uygulanır ve fiyatlar daha hassas takip edilirdi. 


Yerel kadı (şer’î hâkim) başkanlığında bir kurul toplanırdı. Bu kurula esnaf loncalarının temsilcileri (kethüda, yiğitbaşı), muhtesib (pazar denetçisi), ayan ve diğer yetkililer katılırdı. Mevsimsel etkilerden dolayı et, süt, sebze-meyve gibi ürünler için yaz-kış farklı fiyatlar belirlenirdi. Sebze-meyve fiyatında, ilkbahar ve sonbaharda sera olmadığı için turfanda ürün pahalı olacağından daha sık güncelleme yapılırdı. Harmandan sonra yeni buğday hasadıyla ekmek fiyatı yeniden belirlenir, Ramazan öncesi temel gıdalar için ayarlanırdı. Ekmek fiyatı un cinsine göre belirlenir; et narhı kasaplar için, sebze narhı pazarda günlük veya sık aralıklarla güncellenirdi. 


Kadı emrinde çalışan pazar zabıtası ile muhtesib (ihtisab ağası) günlük olarak çarşı-pazarı dolaşır, tartıları tartar, fiyatlara uyulup uyulmadığını kontrol eder, kaliteyi denetlerdi. Özellikle et, yağ, süt gibi ürünlerde sıkı denetim uygulanır, narha uymayan esnafa (fiyat üstüne satan, eksik tartan, kalitesiz mal satan) ağır cezalar verilirdi. Para cezası, dayak, teşhir (tahta külâh giydirip sokaklarda dolaştırma), dükkân kapatma veya sürgün bu cezalardandı. 


Bazen padişah veya sadrazam bizzat denetim yapardı. Loncalar (esnaf birlikleri) üretim ve satış standartlarını iç denetimle destekler, esnaf örgütleri üretim ve satışta kaliteyi ve fiyat disiplinini sağlarken devlet de loncaları destekleyerek aşırı kârı engellerdi. Meselâ İstanbul'da Unkapanı, Yemiş İskelesi veya Salhane gibi yerlerin, narh denetiminin odak noktaları olarak direkt dönemin padişahı Fatih Sultan Mehmed tarafından Fetih’ten sonra bizzat denetlediği kayıtlarda geçmektedir. 


Narh sistemi 1453’ten itibaren sistematikleşti ve 1860’lardaki Tanzimat sonrası liberalleşme eğilimlerine değin etkili oldu. 1838 Baltalimanı Antlaşması gibi serbest ticaret adımlarıyla bu etki azaldı. Klasik dönemde devlet müdahalesi güçlüydü, iaşe politikasıyla ihracat bile kısıtlanabiliyordu (örneğin tahıl ihracatı sınırlıydı). Üretim bölgelerinden (Trakya, Anadolu, Mısır, Eflak-Boğdan) buğday ve diğer hububat zorunlu olarak İstanbul’a yönlendiriliyor, mubayaa adlı sistemle devlet düşük fiyatla alım yaparak ambarlarda depoluyor, ihtiyacı karşılayınca piyasaya sürüyordu.


1793-1795’te Zahire Nezareti kurulmuş ve İstanbul’un hububat işlerini merkezî olarak yönetim buradan gerçekleştirilmişti. Kapan-ı Dakik (Un Kapanı) ve Zahire Ambarları gibi kurumlar vasıtasıyla tüm hububat iskelelerde kontrol edilir, dışarıya (özellikle ihraç yasağı olan mallar) kaçırılması önlenirdi. Buğday, zeytinyağı, pirinç gibi stratejik gıdaların ihracı genellikle yasaktı veya sıkı izne bağlıydı. Amaç, iç piyasada bolluk sağlamaktı. Madrabaz (stokçu/spekülatör) faaliyetleri şiddetle cezalandırılır, mahzenler açtırılır ve mallar zorla piyasaya sürülürdü. Kasaplık hayvanlar belirli bölgelerden (Rumeli, Anadolu) getirilir, celepler (hayvan tüccarları) denetlenir, et narhı da mevsimlik olarak Hıdrellez’de ilk kuzu kesimi öncesi ayarlanırdı. 


Kıtlık ve kriz dönemlerinde ithalat teşviki (gerektiğinde), stokların zorla piyasaya sürülmesi, bölgeler arası sevkiyat zorunluluğu (bir bölgeden diğerine gıda naklini yasaklamak) ve sikke tashihi sonrası fiyatların yeniden ayarlanması gibi ek önlemler uygulanırdı. Bu sistemin o dönemdeki en önemli avantajı, fiyat istikrarının sağlanmasının yanında halkın temel gıdaya erişiminin kolaylığı ve oluşan toplumsal huzurdu.


Osmanlı narh uygulaması, kadı sicilleri ile narh defterleri sayesinde detaylı belgelenmiştir. Günümüzde bazı tarihçiler bunu “devletçi ekonomi”nin bir örneği olarak görür. Özet olarak Osmanlı’da gıda fiyatları devlet eliyle (kadı-muhtesib-lonca işbirliğiyle) belirlenir, sıkı denetlenir ve kamu yararı ön plânda tutulurdu. Bu sistem imparatorluğun uzun süreli istikrarına katkı sağlamış, ancak ekonomik liberalleşme döneminde yerini daha serbest mekanizmalara bırakmıştı. On sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren (özellikle savaşlar, nüfus artışı, kapitülasyonlar nedeniyle) sistem zayıfladı. 19’uncu yüzyılda büyük ölçüde kaldırıldı (1856’da et narhı, 1870’lerden sonra ekmek dışında genel olarak) ve serbest piyasa unsurları arttı.




Türkiye Cumhuriyeti’nde kooperatifçilik, Osmanlı’dan devralınan dayanışma ruhunun modern hukuk ve devlet politikasıyla yeniden inşâ edilmesi sürecidir. Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye’nin en büyük sorunu köylünün yoksulluğu, tefecilik sistemi, üreticinin örgütsüzlüğüydü. “Köylü milletin efendisidir” cümlesi aslında sadece bir ideal değil, ekonomik bir programdı. Bu programın temel ayağı ise kooperatifçilikti. 


Cumhuriyet dönemi uygulamaları


Bu uygulamalar Cumhuriyet dönemine de bazı izler bıraktı (fiyat denetimleri, iaşe komisyonları gibi). Günümüz gıda piyasası sorunlarıyla karşılaştırıldığında, Osmanlı’da kısa vadeli fiyat kontrolü ve tedarik organizasyonu öne çıkarken, yapısal üretim artışı (verim, teknoloji, sulama) daha sınırlı kalmıştı. Modern dönemde ise serbest piyasa, desteklemeler ve rekabet politikaları daha baskın hâle geldikten sonra bugün esnaf ahlâkı barındırmayan tüccarların insafına bırakılmış olduk.


Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişle birlikte narh ve ihtisap sistemleri kurumsal olarak kaldırılmış görünse de devletin piyasa üzerindeki düzenleyici işlevi farklı araçlarla devam etmiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında benimsenen millî iktisat politikası, temel gıda ve tüketim ürünlerinin fiyatlarının kontrol altında tutulmasını zorunlu kılmıştır. Bu bağlamda, 1930’lu yıllarda oluşturulan fiyat tespit komisyonları, narh anlayışının modern türevleri olarak çalışmış ve piyasadaki arz-talep koşullarına göre makul fiyatlar belirlemiştir. 


1940 tarihli Millî Korunma Kanunu ise savaşın yol açtığı kıtlık ve karaborsa sorunlarına karşı devletin fiyatları doğrudan belirlemesine olanak sağlamış, stokçuluk ve fahiş fiyatlar suç olarak tanımlanmıştır. 


Serbest piyasa ekonomisine geçilmek istenen 1950’li yıllarda da bazı temel ürünlerde tavan fiyat uygulaması sürdürülmüş, bu da narh sisteminden gelen müdahale geleneğinin sürdüğünü göstermiştir. 1980 sonrası dönemde piyasa mekanizmasına geçilmesine rağmen 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun ile haksız fiyat artışları ve tekelleşme gibi durumlar denetim altına alınmıştır. Bu yasa, serbest piyasa koşullarında fiyat denetiminin dolaylı yollarla sürdürülmesini sağlamış ve rekabet hukukuna dayalı bir müdahale çerçevesi sunmuştur. 


2000’li yıllarda ise Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın enflasyon hedeflemesi rejimini benimsemesiyle birlikte fiyat istikrarı makroekonomik bir politika hedefi hâline gelmiş fiyatlara doğrudan müdahaleden ziyade para politikası araçları ile kontrol sağlanmaya çalışılmıştır. 


2020 yılında küresel pandeminin yol açtığı arz şokları ve fiyat artışları, Devlet’i yeniden piyasaya müdahale etmeye sevk etmiştir. 7244 sayılı Kanun ile “fahiş fiyat artışı” ve “stokçuluk” tanımlanmış; Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu oluşturularak idari yaptırımlar uygulanmaya başlanmıştır. Bu düzenleme, klasik narh sisteminden farklı olsa da benzer bir şekilde kamu yararını ve tüketici refahını koruma amacı taşımaktadır. Osmanlı’dan bugüne devletin piyasa üzerindeki düzenleyici ve denetleyici rolü biçimsel olarak değişmiş, ancak işlevsel olarak büyük ölçüde devam etmiştir. Modern dönemde bu görev, TMO, Et ve Süt Kurumu, Tarım Kredi Kooperatifleri gibi kurumlar aracılığıyla yerine getirilmekte; Rekabet Kurumu ve Ticaret Bakanlığı ise piyasa işleyişini düzenlemektedir. Günümüzde uygulanan sübvansiyonlu “halk ekmek” satışları, temel tüketim mallarına yönelik tavan fiyatlar ve denetim mekanizmaları, narh sisteminin güncel türevleri olarak değerlendirilebilir. Yani piyasada narh sistemi kullanılıyor ve gayet iyi çalışıyor ama sadece iki üründe: Simit ve ekmek… Bunun diğer temel gıdalara ve ihtiyaç ürünlerine de benzer metotla uygulanması gerek (et, süt, yumurta, hububat, sabun-deterjan gibi). Tarlada ve henüz hasadı yapılmamış ürüne fiyat verme ve dalından alma yasaklanmalı ve bu şekilde yapan büyük market ve kabzımallara izin verilmemeli. Bu anlamda olumsuz bir örnek olarak, Bursa bölgesinde mağdur olan çok üretici var; az bir avansla  üreticiden hasat öncesi ürün alıp sonrasında üretici çek tahsili ile uğraşıyor. Büyük toptancı ya da marketler ise sonra istedikleri gibi ürün fiyatını belirleyebiliyorlar. Hâlâ tarımsal üretim plânlaması yok, teşvik ürüne değil araziye veriliyor, tarım arazileri 20 dönüm üstü mirasta bölünebiliyor.


Gıda fiyatları ve enflasyon


Türkiye’de gıda fiyatlarının yükselmesinin nedenlerini araştırınca, bu durumun hem ekonomik, hem de davranışsal faktörlerden kaynaklandığı sonucuna vardım. Zâhirde konuşulan sebepleri toparlayacak olursak, büyük ölçekli talep artışı, ahlâksız fiyatlama ve mevcut enflasyon çıkıyor karşımıza. Yüksek fiyatlar işte bu üç faktörden kaynaklanıyor. Her yıl Ticaret Bakanlığı ile Tarım Bakanlığı’nın denetimleri artsa da ahlâksızlık bitmediği için sorun çözülemiyor.


Kalıcı çözüm için yapısal sorunların (arz zinciri verimliliği, girdi maliyetleri kontrolü) ele alınması gerekirse de ahlâk problemini çözmek öncelikli başlıklarımızdan olmalı. Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’nın şöyle bir ifadesi var: “Üç liralık helâl para, dört liralık haram paradan büyüktür. Helâl paranın bereketi vardır. Haram parada bereket yoktur. Helâl olana haramı katınca bereket gidiyor. O zaman para huzur vermiyor, derde şifa olmuyor. Helâl sıhhattir, afiyettir, güzelliktir, hoşnutluktur ve sevgidir. Haram ise kötülüktür, huzursuzluktur, tatsızlıktır. Bunu öğrenmemiz ve öğretmemiz gerekiyor.”


Kalıcı çözüm için en etkili yol, teknoloji, altyapı ve kısa zincir üçlüsünü eş zamanlı ilerletmek gibi görünüyor. Türkiye’de bu konuda Tarım Bakanlığı, FAO ve özel sektör işbirliği artıyor, ancak kalıcı başarı için hem kamu politikalarının tutarlı uygulanması, hem de çiftçi-market işbirliğinin artırılması şart. Bu adımlar atılırsa, Ramazan ayı gibi talep patlamalarında fiyat artışları daha sınırlı kalabilir ve genel gıda enflasyonu frenlenebilir. Çözüm halkalarının en önemlilerinden birinin, belki de birincisinin gıda arz zinciri verimliliğini artırmak olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’de özellikle Ramazan ayı gibi dönemlerde fiyat dalgalanmalarını azaltmak, israfı düşürmek ve genel gıda enflasyonunu frenlemek için kritik bir adım olarak ele alınmalı bu. 


Tarım ve gıda ürünlerinin üretilmesi için tohum, fide, fidan, gübre, ilaç (tarım zehri), işçilik ve finansman kaynağı yani para, mazot, traktör, hasat makinası, arazi kirası, su ve enerji gibi birçok girdi kullanılır. Bu girdilerin fiyatından dolayı bir maliyet oluşur. Çiftçi, bu girdileri kullanarak üretim yapar. Elde ettiği ürünü satarak yaptığı masrafı yani girdi maliyetini karşılamak ve geçimini sağlayarak üretimi sürdürebilecek bir gelir elde etmek ister. Bunu yapamazsa zarar eder ve üretim yapmaktan vazgeçer. Bu nedenle girdi maliyetleri ve ürün fiyatı çok önemli. 


Girdi fiyatları artarken, ürünün fiyatı aynı oranda artmadığı için çiftçi zarar ediyor. Zarar eden çiftçi üretimi azaltıyor veya tamamen çekiliyor. Üretim azalınca fiyat artıyor.


Tarım, bir millî güvenlik ve egemenlik meselesidir ve yapılacak tüm çalışmalar bu ciddiyetle düşünülerek yapılmalıdır. Ancak tarım arazileri daralıyor, çiftçinin ortalama yaşı 55-60’a yükseliyor ve çiftçi sayısı düşüyor. Ayrıca tarıma Hazine desteği, bütçe giderlerinin içinde çok düşük bir oran. Bu verileri tarımın ehemmiyetini aktarmak için sıralıyorum. Zira her ne kadar sınırınızda sizi koruyacak silahlarınız olsa da o silahı kullanacak kişinin yiyeceği bir aş yok ise, savaşı da kazanamazsınız. 




Devlet, piyasanın serbestliğini tamamen terk etmeden, özellikle olağanüstü dönemlerde kamu yararını gözeterek müdahale etmeye devam etmelidir. Milyonlarca vatandaşımızı ilgilendiren gıda fiyatı enflasyonunu artıran unsurlarla mücadele, Devlet’in beka sorunudur. Sınırda mücadele eden, gökte düşmana nefes aldırmayan Devlet, bu milleti birkaç komisyoncu ile servet peşinde koşan ahlâksızlara yem etmemek için her türlü tedbiri alıp en sert cezaları hayata geçirir. İktidar ve muhalefet, bu herkesin topyekûn vazifesidir.


Son günlerde, İran ile ABD-İsrail arasındaki savaşla birlikte Körfez’deki lojistik krizinin sadece akaryakıt veya askerî bir mesele olmaktan çıkıp doğrudan gıda tedarik krizine de dönüştüğünü görüyoruz. Yarınlar için en önemli konular “enerji bağımsızlığı ve savunma sanayii” başlıkları; ancak gıda bağımsızlığının yani kendi kendine yeten ülke olmak konusunu tekrar ve canlı canlı yaşamak, ibret verici.


Gıda zincirinin (tarladan sofraya) birçok basamaktan oluştuğunu görüyoruz. Üretimden hasada, oradan depolamaya, taşımaya, işlemeye ve dağıtım derken nihayet perakende ile satışa sunulan bir zincir… Burada verimliliği artırmanın yollarından biri, teknoloji ve dijitalleşmeyi kullanmak olmalı. Bu altyapının kurulması halinde, yapılacak çalışmalarla ciddi tarım yatırımlarından 1 ilâ 3 yıl arasında sonuç alınabilir gibi görünmektedir. IoT sensörleri (internet üzerinden diğer cihaz ve sistemlerle veri bağlantısı ve paylaşımı amacıyla sensörler, yazılımlar ve diğer teknolojilerle gömülü olan fiziksel nesnelerin ağı) ve soğuk zincir takip çalışmasıyla taşıma ve depolama sırasında ürünlerin sıcaklık/nem takibi yapılabilir ve böylece ürünlerin bozulma oranı da azaltılmış olur.


Yapay zekâ tabanlı talep tahmini yaparak market ve toptancıların aşırı stok yapmasının önüne geçilip stok tükenmesi azaltılarak fiyat istikrarı sağlanabilir. Ayrıca blockchain tabanlı ürün izleme yapılarak (bir ürünün üretimden son tüketiciye kadar olan tüm tedarik zinciri sürecini değiştirilemez, şeffaf ve güvenli bir şekilde dijital kayıt altına alır) ürünün nereden geldiği anında takip edilir ve sahte/kaçak ürün azalır. Böylece piyasaya olan güven yeniden artar. Bu arada, dijital tarım ile tarladaki verim artarken su/gübre israfı azaltılabilir.


Soğuk zincir ve depolama altyapısının güçlendirilmesi, ilk yönteme göre daha maliyetli. Ve sonuç almak 3-4 yıl gibi daha uzun soluklu bir çözüm sunuyor. Ancak yapılan çalışmalara göre bu yöntem de alternatif bir uygulama. Öyle ya, Türkiye’de meyve-sebze kaybının yüzde 25 ilâ 40’ı depolama ve taşıma sorunundan kaynaklanıyor. Modern kontrollü atmosfer depoları bu anlamda yaygınlaştırılabilir.  


Türkiye’de üretim ve tüketim noktaları arasındaki mesafelerin uzunluğu ise maliyetleri ciddi biçimde etkiliyor. Örneğin ülke nüfusunun yüzde 20’sinin yaşadığı İstanbul’un domatesinin Afyonkarahisar’dan, meyvesinin Antalya ve Mersin’den gelmesi, sürece artan maliyetler bakımından etki ediyor. Şehirlerin gıda ihtiyaçları için gıda OSB’lerine ihtiyaçları var adeta. Bu anlamda kısa tedarik zincirleri ve doğrudan satış modelleri oluşturarak üretim-tüketim mesafesi yakınlaştırılabilir. Bu zeminde ayrıca planlı ve havza bazlı üretimi teşvik sistemi mutlaka kurulmalı. Ziraat, ticaret ve mühendislik odaları dâhil ettirilerek valilikler koordinasyonunda yerel/lokal imkân/konsept bazında çalışılmalı. Tabiî kamu kurumları tarafından sağlanacak imkânlarla yerel gıda sistemleri (köyden şehre direkt sevkiyat) desteklenebilir. Bu anlamda Tarım Kredi Kooperatifleri’nin çalışmalarıyla ciddi bir verim elde edilmiş olsa da çiftçinin komisyoncuya bağımlı hale gelmesi sorunun devam ettiğini de göstermektedir.


Çözümlerden biri de “kooperatifçilik”


Paylaşım ve ortak faydayı temel ilke edinen kooperatifçilik ülkemizde göz ardı edilmektedir. Kur’ân’da geçen şu ilke, bu anlayışın çekirdeğidir: “İyilik ve takva üzere yardımlaşın…” (Maide, 2) Bu ayet, bireysel kazançtan çok kolektif iyiliği merkeze alır. Kooperatifçilik de tam olarak bunu temsil etmektedir. Birlikte üretmek, birlikte kazanmak, birlikte ayakta kalmaktır. 


Hazreti Peygamber’in Medîne’ye hicret ettiğinde ilk yaptığı ekonomik hamlelerden biri, mevcut tekele karşılık Medine pazarını hayat geçirmekti. Serbest ama adil bir pazar kurmaktı. Bu pazarda vergi ve tekel yoktu, stokçuluk (ihtikar) ve fiyat manipülasyonu yasaktı. Bu sistem, bugünkü anlamda eşit erişimli bir ekonomik alan, küçük üreticiyi koruyan yapı, kartel ve oligopol karşıtı düzen yani kooperatif mantığının “piyasa ayağı” oluşmuştu.


İslâm’da ticarî ortaklıklar teşvik edilmiştir. Bunların en bilineni “mudaraba” (emek-sermaye ortaklığı) ve “muşaraka”dır (ortak sermaye ortaklığı). Bu sistemde risk ve kârla birlikte zarar da paylaşılır. Bu, modern kooperatiflerin finansal omurgasına çok benzer.


Medîne’de kurulan en büyük “kooperatif modeli”, ensar-muhacir kardeşliği niteliğindeki sosyal kooperatif modelidir. Ensar (Medineli Müslümanlar), muhacirlerle (Mekke’den gelenler) mallarını paylaştı.

Bu sadece yardım değildi.️ Üretim paylaşımı, mülkiyet paylaşımı, hayat paylaşımı yani tam anlamıyla toplumsal dayanışma ekonomisi modeli hayata geçirilmişti.


Kooperatifçiliğin bir diğer önemli ayağı, servetin belli ellerde toplanmamasıdır. Bu ilke Kur’ân’da açıkça belirtilir: “Servet, içinizden sadece zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın.” (Haşr, 7) Buna göre ekonomi tabana yayılmalı, herkes sistemin parçası olmalıdır. Zekât, sadaka ve infak sistemi bu yüzden var. Kaldı ki kooperatifçilik, sadece sistem değil, ahlâk meselesidir. Öyle ya, Hazreti Peygamber’in en büyük özelliği neydi? “El-Emin” (güvenilir) olmak. Eğer güven yoksa ortaklık çöker, kooperatif çöker, ekonomi çöker. Bu yüzden İslâm ekonomisinin temeli ahlâk, güven ve adalettir. Bugün bu ilkelerden modern dünyada nasıl bir model çıkar?


Tarım kooperatifleri, esnaf birlikleri ve katılım finans sistemleri aslında bu ruhun güncel versiyonlarıdır. Ama fark şu: Bugün çoğu yapı sadece kurumsalken Efendimiz Hazreti Peygamber’in modeli ise ruhsal, ahlâkî ve toplumsaldı. 


Tarımla kooperatifi buluşturmak


Efendimiz Hazreti Muhammed’in sistemi, bireysel zenginliği değil, toplumsal dengeyi hedefler. Rekabeti değil, adil paylaşımı öncelemeyi öğretir. Sermayeyi değil, insanı merkeze alır. Onun kurduğu sistemde kimse aç kalmaz. Çünkü herkes birbirinin ortağıdır.


Türkiye Cumhuriyeti’nde kooperatifçilik, Osmanlı’dan devralınan dayanışma ruhunun modern hukuk ve devlet politikasıyla yeniden inşâ edilmesi sürecidir. Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye’nin en büyük sorunu köylünün yoksulluğu, tefecilik sistemi, üreticinin örgütsüzlüğüydü. “Köylü milletin efendisidir” cümlesi aslında sadece bir ideal değil, ekonomik bir programdı. Bu programın temel ayağı ise kooperatifçilikti. 


Türkiye’de ilk modern kooperatif örneği, Tarım Kredi Kooperatifleri idi. Temeli Osmanlı’daki Memleket Sandıkları olup Cumhuriyet döneminde yeniden yapılandırılmıştı. Atatürk’ün bizzat kurduğu kurumun ilk üyesi, Silifke Tekir Çiftliği Tarım Kredi Kooperatifi’ydi (1935). Bu, devletin halka “Birlik olun” demesi değil, “Ben de sizinle aynı sistemin içindeyim” demesiydi. Bu kooperatifin amacı; çiftçiyi tefeciden kurtarmak, üretimi artırmak, modern tarımı yaymak ve geliri adil paylaşmaktı. Yani üretici güçlenecek, aracı zayıflayacak, millet kalkınacaktı.


Cumhuriyet’le bu iş Kooperatifler Kanunu ile sistemli hâle getirildi.  

Bu kanunla kooperatifler hukuki kimlik kazandı, denetim ve düzen sağlandı, yaygınlaşma hızlandı. Zamanla Türkiye’de kooperatifçilik genişledi; tarım kredi kooperatifleri, tarım satış kooperatifleri, esnaf ve kefalet kooperatifleri, konut kooperatifleri gibi çeşitli konularda kooperatifler kuruldu. Ancak niyet doğru olsa da uygulamada kötü kişilerin bulunması, ülkemizde kooperatif aklının yeteri kadar büyümesine engel oldu.


Bu yapıların hepsi aynı ilkeye dayanıyordu: “Birlikte üretelim ve birlikte kazanalım.” Bu, sadece ekonomik bir model değil, halkın kendi kendine ayağa kalkma iradesiydi. Gelişmiş ülkelerde kooperatifçilik, sadece “alternatif” bir model değil, çoğu zaman ana akım finans ve üretim sisteminin güçlü bir parçasıdır. Hatta bazı ülkelerde bankacılık sektörünün önemli bir kısmı kooperatif yapılar üzerinden yürür. Bu modeli anlamak için hem genel yapıya, hem de öne çıkan “kooperatif bankalarına” birlikte bakmak gerekir. Avrupa başta olmak üzere birçok gelişmiş ekonomide tarımın büyük kısmı kooperatifler üzerinden yapılır. Küçük işletmeler kooperatif finansmanıyla büyür. Bankacılıkta kooperatifler ciddi paya sahiptir. Özellikle Avrupa Kooperatifler Birliği verilerine göre milyonlarca insan kooperatif ortağıdır.


Kooperatif bankacılığı, müşterilerine ait olan bankacılıktır; kâr maksimize etmek yerine üyeye hizmet eder. Kârı üyeler arasında paylaştırır veya sisteme geri yatırır. Yani müşteri değil, “ortak”sındır. Fransa’daki Credit Agricole, dünyanın en büyük kooperatif bankalarından biridir ve tarım finansmanı için kurulmuştur. Bugün global bir finans devi olan BPCE Group (Banque Populaire-Caisse d’Epargne) birleşimi milyonlarca ortağı vardır. Almanya’daki DZ Bank, Volksbanken sisteminin merkezi binlerce yerel kooperatif bankasını temsil eder. Volksbanken Raiffeisenbanken Kökü Friedrich Wilhelm Raiffeisen’e dayanır. Hollanda Rabobank, tamamen kooperatif yapıya sahip olup tarım ve gıda finansmanında dünya liderlerindendir ve “çiftçi bankası” olarak doğmuştur. İtalya’da Banca Popolare yerel ekonomiye hizmet eder, küçük işletmelerin finansmanında güçlü bir çözüm ortağıdır. Kanada Desjardins Group ise Kuzey Amerika’nın en büyük kooperatif finans grubudur ve milyonlarca üyesi vardır. Japonya’daki Norinchukin Bank, tarım, balıkçılık ve ormancılık kooperatiflerini finanse eder. Devasa bir finansal gücü kontrol etmektedir.


Gelişmiş ülkelerdeki kooperatiflerde güven kültürü mevcuttur; insanlar sisteme inanır, şeffaflık vardır hesap verilebilirlik yüksektir, devlet müdahale için değil düzenleyici olarak vardır, profesyonel yönetim anlayışıyla yönetilir duygusal değil, akıllı yönetim ilkesi baz alınır. Kapitalizm kârı maksimize eder, kooperatifçilik üyeyi güçlendirir. 


Türkiye ile yurtdışını kıyas edecek olursak… Türkiye’de kooperatif var ama ölçek küçük. Güven sorunu zaman zaman yaşanıyor. Gelişmiş ülkelerde ise kooperatif, dev ekonomi aktörü olarak piyasada bulunuyor.


Son söz


Aslında en ucuz ürün, tasarruf edilen üründür. Yani israfın bitirilmesi ve çöpe atılan gıdanın azaltılması, sonuca doğrudan katkı sağlar. Türkiye’de üretim sürecindeki gıda kaybı yüzde 15-20, perakendede ise yüzde 5-10 civarındadır. Standart paketleme, son kullanma tarihi optimizasyonu ve gıda bağış/geri dönüşüm sistemlerinin reforme edilmesi hem israfı azaltır, hem de piyasası bereketlendirir. 


Burada en önemli konulardan biri, gergi dizginlerini komisyonculardan Devlet’in alacağı Hal Yasası düzenlemesidir. Hal Yasası ve Toptancı Hali Reformu yapılmaz ve şeffaf fiyat oluşumu sağlanmazsa, sorun hiçbir zaman çözüme kavuşamaz. Elektronik hal kayıt sistemi tam anlamıyla uygulanmazsa, ne yaparsak yapalım, sonuç almak imkânsızdır. 


Hayat pahalılığı yani yüksek enflasyon, bir gerçek. Aynı şehir sınırları içindeki sosyete semtinde ürünler yüksek fiyata satılırken, çevre semtte aynı nitelikteki ürün daha düşük fiyattan işlem görebiliyor. Kamu denetimi elbette önemli ama asıl etkin olanı “tüketici denetimidir”. Müşteri bir tür boykota giderek satın almayacak, tezgâha gitmeyecek, yok sayacak, görmezlikten gelecek ve uygun olanı arayacak. Bu arada tüketici lehine kontrol ve takip unsurları içeren bir kanun olarak market düzenlemesi yapılarak piyasa, zincir marketlerin egemenliğinden kurtarılmalıdır.


Aynı ürün farklı marketlerde aşırı farklı fiyatlardan satılabiliyor. Tüm marketler/işverenler ürün fiyatlarını kamunun koordine ettiği bir portal üzerinden girişlerini yapabilir (otel müşterisi bilgisi gibi). Vatandaşlarımızın bu fiyatlara internet erişimi olursa, herkes hangi ürünün nerede daha ucuz olduğunu görür ve otomatik rekabet başlar. Devlet her şeyi görmüş ve takip etmiş olur. Vatandaşımız doğru olmayan fiyatı bildirir. Böylece kapı kapı gezerek kontrol etmeye gerek kalmaz. 


Zincir marketlerin binlerce şubesi oldu. Kamunun elindekilerle ya da yerel marketlerle, bakkallarla bunlara karşı rekabet etmek zor. Ancak Anadolu’da isimsiz pek çok süpermarket yahut bakkal, bahsettiğimiz sistemle, üzerinde fiyat yazan temel gıda maddesi tedarikini böylece yaparak rekabet yeniden düzenlenebilir. Elbette Devlet her türlü tedbiri alacak ve millet her türlü takibi yapacak. Ama en önemlisi, haram ile helâl karışmayacak.


Devlet, piyasanın serbestliğini tamamen terk etmeden, özellikle olağanüstü dönemlerde kamu yararını gözeterek müdahale etmeye devam etmelidir. Milyonlarca vatandaşımızı ilgilendiren gıda fiyatı enflasyonunu artıran unsurlarla mücadele, Devlet’in beka sorunudur. Sınırda mücadele eden, gökte düşmana nefes aldırmayan Devlet, bu milleti birkaç komisyoncu ile servet peşinde koşan ahlâksızlara yem etmemek için her türlü tedbiri alıp en sert cezaları hayata geçirir. İktidar ve muhalefet, bu herkesin topyekûn vazifesidir.


Uyanalım… Bu gıda işi herkesi yoksul ve sağlıksız bırakacak!