Gerçek miyiz, neyiz?

Evren tamamen gerçek, tıpkı Yaratıcısı kadar gerçek hem de... Aslında keşfettiğimiz ve edeceğimiz her şey, biraz daha yaratılışın sırlarını açığa çıkarmaktan başka bir şey olmayacak. “Akaşık kayıtlar” ya da “Ümmü’l- kitap” denilen “Levh-i mahfuz” programına ve yazılımına göre, kader nehrinde akmaktan başka ihtimalimizin olmadığı muazzam bir gerçeğiz. Vakti geldiğinde bütün gerçeği elbette göreceğiz.

GÖNÜL kırılmadan, karışıp durulmadan, öfke yutulmadan, akıl kıvranmadan yazı yazılmaz… Aklım yıldızlar arası bir salıncakta kâinatı gezinirken, gözlerim toprakta, böcekte, çiçekte izler arıyor. Kim bilir, belki de bu koca evrene bedenimizle olmasa da aklımızla kement atacağız. Binlerce ışık yılı kat edip dünyaya ulaşan bir ışık, tek başına laboratuvar masamıza kadar gelip bilgi sunacak. Kopup geldiği yıldızı anlatacak. O zaman varsayımları ve teorileri konuşmak baldan kaymaktan güzel olacak. Araya araya neyi bulduk, biliyor musunuz? Makro âlemi oluşturan mikro tozları yani kuarkları ve leptonları… 

Evrenin özünü, suyun gözünü bulduk, kim tutar bizi? Atom son model, kuantum fiziği son model, yapay zekâ son model ve nihayet varoluşumuzun köklerine ulaştık, her şey son model… Sorularımız nasıl da son model bakın! Acaba bir simülasyonun içinde miyiz? Acaba kendi tasarladığımız 3d oyun karakteri gibi sanal bir âlemin içinde kurgusal bir hapishanede miyiz? Nerede bizim irademiz? Din, bilimin neresinde ya da bilim dinin neresinde? Bu kadar insan hâkimiyetiyle ve çözülen gizemlerle yeni rotamız ne olacak? Duygu ne, ahlâk ne? Hormonların esiri olarak özgürlükten ne kadar söz edebiliriz? Biz kimiz, neyiz? Keşfettiğimiz her şey zihnimizi allak bullak ediyor. Yeniden yapılanırken tutunacak dalımız ne olacak peki? Biz sanalsak gerçeğin neresinde duruyoruz, neden varız öyleyse? Deli sorular var her kafanın içinde. Genetik ilmine bakıyorum, saçımızın telinden bile kopyalanabiliyoruz ya da yıllar önce ölen bir insanın saç telinden bütün vücudu modellenip balmumu heykeli yapılıyor. Yapay zekâya bakıyorum, kendi elimizle yaptığımız yazılım bize kafa tutabiliyor ve sonuçlardan ürkmemek elde değil. Hâlâ insan kalmış duygularımla yeni gelişmeleri hayretle, hayranlıkla ve derin bir endişeyle içim sızlayarak izliyorum. Hani ışınlansak razıyım, uzayda hayat emareleri olan yeni gezegenler bulsak razıyım ama insanlığımızı tamamen bu dev çarkın dişlilerine kaptırdıktan sonra ne önemi var diye düşünüyorum. “Bildiğiniz ne varsa unutun! Bakın, yeni bir şey keşfettik!”diye yükselen sesler beynimi sarsıyor, güvenim bitiyor, yeni bilgilere uyum sağlamak için bütün hücrelerimle savaş veriyorum. Ama değişim uçarken, ben nefes nefese sadece koşuyorum.    

Bir ağacın gölgesine oturup çayımı yudumlasam, oradan buradan muhabbet etsem dostlarımla. Kalbimde huzur, sevinç ve “Akşama çoluk çocuk toplanacak, acaba ne pişirsem?” diye düşünsem. Sonra evime gidip abdest alsam, seccademi sersem. Bunlar çok pahalı istekler şimdi biliyorum. Meselâ huzur ve güven paha biçilmez değerde. Can ucuz, duygu bedava, mahremiyet aleni…

Farz edelim bir simülasyonun içindeyim ama canım yanıyor, peki kim, neden canımı yakıyor? Sanalsam acım neden bu kadar gerçek? DNA titreşen bir enerjiden ibaretmiş, evrenin aslı enerjiymiş. Buna canı yürekten inanırım ama enerjiyi tanımlayın bana, zamanı tanımlayın? Ben bir yansımaysam da hologramsam da, ne bileyim simülasyonsam da kendi gerçekliğimi kabul ediyorum ve insan olduğumu biliyorum. Bizi Anunnakiler yarattı sonra tufan oldu kayboldular diyen hakikat arayıcılarına da bir cevap vermeden geçemeyeceğim. Evet dostlarım, ben Yüce Yaratıcıya bütün hücrelerimle, hormonlarımla, aklımın bütün veri sonuçlarına göre inanıyorum. Bir kaderle yaratıldığıma ve o kaderin matematiksel oran ve ölçülerle akıl almaz hesaplamaları sonucunda üç boyutlu İlâhî bir yazılımla bir yazıcıdan çıkmış gibi bu âlemde yerimi aldığıma inanıyorum. Buna iman deniyor. Aklımın yettiği yere kadar aklımla iman ediyorum, aklımın yetmediği yerde kalbimle devam ediyorum ama ne yapıp ne ediyorum mutlaka iman ediyorum. İster DNA’mı çözsünler, ister klonlasınlar, ister binlerce senaryo üretsinler, ben Allah’ın kulu ve Muhammed (sav)’ın ümmetiyim. Kıyametin arifesindeki dik yokuşu tırmandığımızın farkındayım. Zamanın verilmiş bir fırsat olduğunu biliyorum. Hadisleri ve ayetleri yaşadığımız bu zaman dilimini çözümleyebiliyorum. İnsan zamanda koordinatlarının farkında olmalı, değil mi? Geçmişimi merak ediyorum, antik çağlar hakkındaki kitapları merakla okuyorum. Ama ne olduğumdan çok ne olacağımı merak ediyorum. Bir ihtimal bile olsa Allah’a tapmayı tercih ederdim, boşlukta savrulmaktan bin kat iyidir. Evrenin Sahibi yani Mutlak Tasarımcı illâki bağ kurmuştur, hem de bütün yarattıklarıyla.  Peygamber, kitap, din denince tam da aradığım gerçeğin izinin tozunun üzerinde olduğumu hissediyorum. Başıboş bırakılmadığımı anlıyorum. Bütün gelişmeler kafamda ancak bu şekilde sağlam bir zemine oturuyor. Kaldı ki şu an eksiklik ve adaletsizlik gibi algılanan her şeyin ne kadar mükemmel ve âdil olduğunu anlayacağımız bir zaman uzantısıyla karşılaşacağıma hiç şüphem yok. İnsanın açılımı, sadece hücresiyle, DNA’sıyla, atomuyla ve kuantumuyla da olmayacak belli. İlâhî filmin fragmanında sorduğumuz çılgın sorular, haklı arayışlar, filmin galasında netleşecek. Din gününün sahibi, mahşerin sahibi ve biz hepimiz o enerjisel mekânda ve zamanda tekrar bir arada olacağız.  

Zihnimi ne zaman tam bağımsız yapsam ve gerçeği anlamaya çalışsam pazarda ilk tezgâhta İlâhî mesajları görüyorum, sonra aklımın ürettiği ne varsa fileme dolduruyorum. “İşte her şeyi aldım, pazarda işim bitti” diyorum ama sonra filemin boşluklarından dökülüp saçılan her şeye bomboş ellerle bakakalıyorum. En sonunda ilk tezgâha geri dönüyorum ve gördüğüm ne varsa hepsini alıyorum.  Kusura bakmayın canlar! Ben insanların ölüm karşısında, açlık, susuzluk ve havasızlık karşısında ne kadar çaresiz olduklarını gördüm. Bir gün öldüğümde ve yeniden dirildiğimde kendimi mahşerde bulduğumda ve “Dünyada sunulan hayatı nasıl değerlendirdin? İşte bugün değerlendirme günü…” denildiğinde eyvah demek istemiyorum. Böyle bir günün geleceğine dair bunca işaret varken görmezden gelmek ve aklımı köreltmek istemiyorum. Bu kadar maddesel bakılan bir zaman diliminde Yaratıcı sorgulanırken, yalanlanırken ve herkes savrulurken yine de kalbim böyle hissediyor. 

Evren tamamen gerçek, tıpkı Yaratıcısı kadar gerçek hem de... Aslında keşfettiğimiz ve edeceğimiz her şey, biraz daha yaratılışın sırlarını açığa çıkarmaktan başka bir şey olmayacak. “Akaşık kayıtlar” ya da “Ümmü’l- kitap” denilen “Levh-i mahfuz” programına ve yazılımına göre, kader nehrinde akmaktan başka ihtimalimizin olmadığı muazzam bir gerçeğiz. Vakti geldiğinde bütün gerçeği elbette göreceğiz.