İNSANOĞLUNUN hakkaniyet, hakperestlik, dürüstlük, adalet diye yaradılışından gelen ihtiyaçları var. Bu ihtiyaçlar karşılanmazsa rahatsız olur, sorun yaşar, bu ihtiyacının karşılanması için her türlü aksiyonu almaya kalkışır. Eminim siz de, “Bunda ne var? haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlikten herkes rahatsız olur…” diyorsunuz. Aynı fikirdeyiz zaten. Sömürgeciliğin başladığı zamanlarda hak ve hukuk kavramı ahlâksızca ve saçma sapan da olsa dikkate alındı. İnsanlar hak hukuk yapıyoruz diye kandırıldı. Onlardan biri çok tanıdık: “Büyük balık, küçük balığı yutar.” Bu gibi safsatalar uydurularak sömürülenler ikna edildi. Bizler de yıllarca ikna edilmiş şekilde yaşadık. Bunun için de haritalarda göz kandırmacalarıyla Avrupa sömürülen ülkelerden daha büyük gösterildi. Ardından da büyük balığın küçükleri yutmasına sıra geldi. Bu toplumlarda zaman zaman, “Eğer büyük balık hep yutuyorsa o zaman suda küçük balık kalmaması gerekirdi. Balık ne kadar büyük olursa olsun, küçük balığın kaçabileceği yerler vardır ve büyükler oralara giremez…” diyenler oldu. Hâsılı yeryüzünde hakkaniyet arayışları kurtuluş savaşlarını getirdi. I. ve II. Dünya Savaşı’nın ardından güya hakkaniyet ihtiyacını tatmin için uluslararası düzen kuruldu. O da “güçlü” olanların hırsları neticesinde tuzla buz oldu ve bugünkü manzara ortaya çıktı. Koskoca dünyada, “Hak, güçten önce gelir!” diyen ve bunu da yurt içi ve yurt dışı uygulamalarıyla tutarlı şekilde sürdüren Recep Tayyip Erdoğan’dan başka bir Allah’ın kulu çıkmadı. Bu durumda şimdi ne olacak?
Ticaretle uğraşanlar bilir. Eğer insanoğlunun ihtiyacına karşılık gelen bir ürün veya hizmet geliştirdiyseniz o artık yok satar. Şimdi Türkiye’nin durumu da öyle… Hakkaniyetli uluslararası ilişkilerden, ülke yönetiminden herkes talep ediyor. Birisi korkmadan, çekinmeden, kaygılanmadan bir başkasının ülkesine balıklama dalıyor. Ülkenin küçük ya da büyük olmasının da önemi yok artık. Güçlülerden birini ayarttın mı, mesele tamam. Ayartma işini o ülke yöneticilerinin zafiyetlerinden yararlanıp şantajla bile yapabiliyorlar. Huzurlarınızda: Epstein dosyaları. Bu dosyalar sayesinde belli bir Yahudi grubu, müdahale edebilecek devlet yöneticilerini esir almış durumda. Tüm bunlar Türkiye’ye altın tepside bir şeyler sunuyor, hem de uluslararası seviyede yaptıklarıyla hakkaniyeti merkeze almış bir ülkeye. 23 Nisan Bayramı’ndan Mayıs sonuna kadar bütün bir ülke olarak çocuğun, engellinin, yaşlının, kadının, annenin, gencin, babanın yanında oluyoruz. Bir başka ifadeyle ele merhametli görünüp içeride kan kusturmuyoruz veya içeride merhametli olup dışarıya zalim değiliz.
Geçtiğimiz ay ABD-İsrail ikilisi İran’a savaş açtılar. Ama ne savaş! Sadece bu ülkeyi etkilemedi. Bütün dünyayı etkiledi. Körfez’den petrol çıkamaz hâle geldi. Fiyatlar yükseldi. İnsanlığın kafasına Gazze’den sonra iyice dank etti; şu dünyada birileri olmalı ki böyle zulümler ortaya çıktığında “dur” densin. Şu anda tek aday, Türkiye… Türkiye hem ülke içindeki uygulamalarıyla hem de uluslararası arenada bu özellikleriyle akla gelir durumda. İşte bunun sunduğu fırsatları değerlendirip bütün dünyanın hakkaniyeti merkezine koyan bir hâl almasını, bir düzene kavuşmasını sağlayabiliriz. Çok basit.
Rahmetli Doğan Hoca’yı yine anmadan geçemeyeceğim. İnsan ilişkilerinde 6 VOB’u anlatırdı. İnsan hem muhataplarına, “Varsın, doğalsın, değerlisin, sevilmeye değersin, iyi şeyler yapma konusunda güvenilirsin, grubun parçası olduğun gibi kendin de olabilirsin”şeklinde mesajlar vermeli hem de bu mesajları başkalarından almalı. Aksi hâlde o ilişki başarısızlığa mahkûmdur. Bu ilişki tarzı sadece yurt içinde değil, uluslararası ilişkilerimizde ve işlerimizde de verilmeli ve alınmalı. İyi, kaliteli, seviyeli ilişkilerimizden sonra geriye kaldı yurt içinde ve yurt dışında ister dernek veya vakıf, ister şirket, isterse de kamu kuruluşu çatısı altında iyi işler yapmak.
Böyle durumlarda kendime soruyorum: Benim, dünyanın en az kaç ülkesiyle veya ülkesinden biriyle ilişkim, iletişimim var? Mensubu olduğum kuruluşların, mesela Beyazay’ın dünyanın kaç ülkesinden birileriyle ilişkisi, iletişimi, müşterek iş yapmışlığı var? “Yok” diye bir cevabımız şimdiye kadar hiç olmadı. Ancak bu şekilde her muhasebe yaptığımızda hemen kolları sıvayıp artırmaya çalıştık. Bu konuda arzuları, kaygıları olan her fert ve her kuruluşla kendi aramızda da dayanışma içinde olmalıyız ayrıca.
Zaman zaman “İşin gücün mü yok, şu üç günlük ömürde kendi çöplüğümüzde rahat edelim yeter!” nevinden şeyler duyarsınız. Tebessüm ediyorum ve fakat geçip gitmiyorum. Veda Haccı’ndaki insan sayısı yüz bin civarı deniyorsa da Mekke ve Medine’deki sahabe kabri yüz yirmi beş bin yok. Nereye gitti sahabe efendilerimiz? Rahat rahat kendi çöplüklerinde keyif sürebilirlerdi. Ancak onlar insanlığın kurtuluşunda rol almak istediler. Eyyûb el-Ensari Hazretleri bir örnek. Bizler ne kadar güvenlikli sitelere, şehirlere, ülkelere gidersek gidelim dünyanın herhangi bir yerindeki bela bizi bulabilir. O yüzden hedef bütün dünyanın hakkaniyete kavuşması. Hiçbirimiz bütün dünya güvende olmadıkça kendimizi güvende hissetmeyelim. Haydi, buyurun şimdi kolları sıvamaya. Bazen derler ya, öyle bir pozisyon ki topu kalenin dışına atmak daha zor. Şimdi o pozisyondayız!



