Gazze, ümmetin diriliş muştusu olsun

Yeniden cihat ruhunu, mücadele azmini ve adalet aşkını diriltmediğimiz sürece, ümmet olarak sadece seyreden, ağlayan ama değiştiremeyen bir kitle olmaya mahkûm kalacağız. Gazze bugün bir yangın yeridir. Ancak bu yangın, İslâm dünyasının kendi küllerinden doğabileceği bir dirilişin de ateşini içinde taşımaktadır. Eğer ümmet, Gazze’nin acısını sadece haber başlıklarında değil, kalplerinde hissederse, bu acıdan bir bilinç doğar. Bu bilinçle ümmet, siyasî, ilmî ve ahlâkî olarak yeniden ayağa kalkabilir. Dolayısıyla Gazze, bir felaket değil, ümmetin uyanışı için İlâhî bir işaret olabilir.

BUGÜN İslâm dünyası olarak inancımızla, tarihimizle ve değerlerimizle yüzleşmek zorundayız. Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Arakan’da, Keşmir’de, Suriye’de, Irak’ta ve Afrika’nın bazı bölgelerinde akan mazlum kanı, yalnızca zalimlerin vahşetini değil, Müslüman toplumların içine düştüğü zilleti de gösteriyor. Ve bu zilletin en çarpıcı sebebi, İslâm’ın yozlaştırılması, mücadele ve cihat ruhunun unutturulmasıdır. 

Bugün ümmetin yaşadığı sessizlik, umursamazlık, boş vermişlik aslında sadece çaresizlikten ya da sadece zulmedenlerin askerî gücünden değil, Müslüman ülkelerde yaşayan halkların bilinçsizliğinden, bilgisizliğinden, kimliksizleştirilmesinden, zihinlerinin ve gönüllerinin işgal edilişinden kaynaklanıyor. 

İslâm, sevgi, şefkat, merhamet ve hoşgörü dinidir. Ancak İslâm yalnızca bunlardan ibaret değildir. İslâm, adalet için mücadele etmeyi, zulme karşı direnmeyi, hakkı üstün tutmak için bedel ödemeyi ve gerekirse cihat etmeyi de emreder.

Kur’ân bize hem Rahman olan Allah’ı tanıtır, hem de Cebbar olan Allah’ı… Peygamber Efendimiz (sav), kadınlara, çocuklara, yaşlılara, mazlumlara ve yetimlere büyük bir merhamet gösterirken, zalimlerle mücadele etmiş, zulme rıza göstermemiş ve bizatihi savaşmıştır. Vahyin ilk zamanlarında Mekke’nin o zorlu günlerinde her türlü zulme karşı Allah emrettiği için sabreden odur. Ancak yine Allah emrettiği için Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te, Hayber’de, Huneyn’de toplam 27 gazvede kılıç kuşanan da odur.

Müslüman coğrafyalarda ve özellikle son günlerde Gazze’de yaşanan insanlık trajedisi sadece İsrail’in ve Batı’nın zulmünü değil, biz Müslümanların kendi içimizdeki büyük zaafımızı da gün yüzüne çıkardı. Vicdanlarımız, değerlerimiz ve inançlarımız büyük bir sınavdan geçti ve maalesef bu sınavda bütün bir ümmet olarak sınıfta kaldık. Bugün konuşmamız gereken, yalnızca zulüm yapan zalimler değil, yozlaşan Müslüman kimliğimiz, çürüyen toplumumuz ve kaybedilen değerlerimiz de olmalı.

İktidarların rolü ve halkın zafiyeti

İslâm İşbirliği Teşkilatı (İİT) üyesi 57 ülke ve bu ülkelerde yaşayan iki milyara yakın Müslüman var. 57 ülkenin liderlerinden sadece birkaçı cılız bir şekilde bütün bu katliamları ve işgali o da sadece “kınamak” la yetiniyor. Çoğunluk zaten ses çıkarmayarak bu zulme destek vermiş durumda. Birkaçı ise daha vahim şekilde bu zulmün işbirlikçisi ve ortağı durumunda. Gizli-açık, az-çok destek verebilen birkaç ülke var. Onların başında ise Türkiye geliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan iktidara geldiği ilk günden beri Filistin halkı için çok mücadele etti. Bu mücadeleyi yetersiz bulabilirsiniz, hatalar ve yanlışlar için eleştirebilirsiniz ki bu çok doğal. Ancak bazı eleştirilerin abartılı, hayalperest ve hatta maksatlı olduğunu düşünüyorum. Çünkü daha fazlasını yapmak için iktidara çok daha güçlü destek sağlayan, çok daha bilinçli, çok daha hazırlıklı, çok daha kolektif bir topluma ihtiyaç var. Bugün:

1. Güçlü bir halk desteği olmadan güçlü bir siyaset üretilemez. Bugün Erdoğan kürsüye çıktı ve İsrail’e her şeye rağmen savaş ilan etti. Ne olacağını zannediyoruz? Öyle bir azgın kesim var ki, iktidarı devirmek için Batılılarla bile her türlü işbirliğine girecek ve her tülü tavizi verebilecek. Yine öyle bir kesim de var ki, çoğunluğu gençlerden oluşan bilgisizlik ve idraksizlik yüzünden inatla sokaklara çıkmak için bahane arayanlar var. İsrail’den önce bu kesim iktidarın karşısına çıkacak ve iktidar önce iç cephe ile mücadele etmek zorunda kalacak. 

2. Güçlü ve sağlam bir ekonomi olmadan bir savaş yürütülemez. İsrail her ne kadar nüfus olarak Türkiye’nin 1/8 kadar da olsa da, askerî güç bakımından bölgenin en güçlü devletlerinden biri. Özellikle hava gücü olarak bölgenin en güçlü devleti. Uzun vadede Batı’nın desteği olmadan Türkiye elbette ki İsrail’i yenecektir. Ancak ekonomik olarak buna hazır bir ülke olmadığımız bir gerçek. Ekonomisi zaten zorlanan bir ülke de böyle bir savaş yükünü kaldırabilecek düzeyde değil. Diyelim ki tüm bunlara rağmen her şeyi göze aldık ve bir savaş başlattık. Maalesef öyle bir duruma geldik ki, bugün cihat yapalım diye ortalığı ayağa kaldıran insanların birçoğu dolar arttığında, benzin fiyatları uçtuğunda, piyasalar krize girdiğinde maalesef iktidarın karşısına ilk dikilecek insanlar olacaktır. Maalesef, bırakın cihat etmeyi, boykotu bile beceremeyen bir toplum hâline geldik. Batılı insan hakları savunucuları ve Batılı olup da hassas pek çok insan bu konuda bizden çok daha bilinçli ve istikrarlı hareket ediyor. 

3. Toplumsal çürümenin olduğu bir toplumda birlik ve beraberlik sağlanamaz. Bu halk en son kurtuluş savaşında bir destan yazdı. Ancak bu destan, birlik ve beraberlik şuuru ile yazıldı. Şu an toplumda hem bir kutuplaşma hem de ciddi bir çürümüşlük var. Toplum olarak refaha eriştikçe ahlâkî zayıflık başladı. İnanç, değer ve mücadele ruhu yerini, tüketim çılgınlığına, konfor bağımlılığına, bireysel bencilliğe bıraktı. Zenginleştikçe, ahlâken, şuur ve iman olarak fakirleştik. Markaların ürünlerinden, televizyon dizilerinden, sosyal medyanın sahte dünyasından vazgeçemeyen bir ümmet olduk. İşte cihadı unutmanın ağır faturası budur: Duyarsızlık, kimliksizlik ve sessizlik…

Bugün yönetimlerin acizliğinden şikâyet ediyorsak, dönüp aynaya da bakmalıyız. İktidarlar, toplumlarının aynasıdır. Biz halk olarak önce inancımızı, sonra şuurumuzu kaybettik. 

İslâm kimliğini yeniden kazanmalıyız

İslâm Peygamberi, sadece merhametin değil, adalet ve mücadelenin de rehberidir. Çocuklara, kadınlara, hayvanlara şefkat göstermeyi öğreten bir Peygamberimiz var evet, fakat aynı Peygamber, zulme karşı kılıç kuşanmayı, adalet uğruna mücadele etmeyi de emretti. Bugün İslâm sadece bir “hoşgörü dini” gibi sunuluyor. Oysa İslâm, hakkı üstün tutmayı, batıla karşı durmayı ve gerektiğinde fedakârlıkla savaşmayı da emreder. Gazze’de, Doğu Türkistan’da, Keşmir’de, Şam’da akan kanı görüp “bana ne” diyen bir nesil, bu eksik anlatımın ürünüdür. İnançsız, kimliksiz ve ruhsuz bir nesil…

Batı’nın maddî refahı, medya gücü ve kültürel saldırıları, maalesef birçok Müslüman gencin zihin ve kalbinde ağır tahribat yaptı. Avrupa’ya ve Amerika’ya hayran, kendi tarihinden, dininden, değerlerinden utanır hâle gelen bir kuşak yetişti. Bugün özgüvensiz, mücadele ruhundan yoksun, konfor alanına hapsolmuş bir gençlik var karşımızda. Ve bu sadece bireysel bir sorun değil, ümmetin geleceğini tehdit eden bir kırılma noktası, ümmet çapında bir kimlik kaybıdır.

İzzet, Allah’a teslimiyetle kazanılır; zillet, zalime boyun eğmekle başlar…

Ne yapmalı?

Bu sessizlik ve kimliksizliğin karşısında, gerçek bir değişim ve diriliş şart. Bunun için: 

1. İslâm’ı doğru öğrenmek ve anlamak zorundayız. İslâm’ı eksik ve çarpık anlatımlardan kurtarmalıyız. İslâm’ın hayatın bir parçası değil, bütünü olduğunu, yaratılışımızın bir amacı olduğunu, Hakk’ı, hakikati yeniden anlamamız gerekli. 

2. İslâm’ın sadece hoşgörü değil, adalet ve mücadele dini olduğunu genç nesillere öğretmeliyiz. Aradıkları o kurtuluşun, huzurun, mutluluğun, asıl özgürlüğün, kimliğin aslında İslâm dininde yer aldığını anlatmalıyız.

2. Cihat bilincini anlatmalıyız. Cihadı, sadece savaş değil, ahlâkî ve siyâsî mücadele, ekonomik bilinç, kültürel direniş anlamında da kavramalıyız. Boykot gibi en küçük eylemleri bile cihat bilinciyle yapmalıyız. 

3. Ahlâkî ve vicdanî dirilişi başlatmalıyız. Konfora, gösterişe, bireysel hazlara esir olan toplumlara karşı, sade yaşamı, fedakârlığı ve vicdanı yüceltmeliyiz. 

4. Bilinçli nesiller yetiştirmeliyiz. Çocuklarımıza ve gençlerimize yalnızca bilgi değil, iman, şuur ve kimlik aşılamalıyız. Onlara birer “tüketici” değil, birer “ümmet ferdi” olduklarını hatırlatmalıyız. 

5. Yaşanan trajedilere karşı anlık ve geçici duygusal refleksler yerine kalıcı toplumsal ve kurumsal tepkiler vermek gereklidir. Bunun için vahdet bilincini ümmet şuurunu gönüllere yeniden ekmeliyiz.

Ezcümle yeniden cihat ruhunu, mücadele azmini ve adalet aşkını diriltmediğimiz sürece, ümmet olarak sadece seyreden, ağlayan ama değiştiremeyen bir kitle olmaya mahkûm kalacağız. Gazze bugün bir yangın yeridir. Ancak bu yangın, İslâm dünyasının kendi küllerinden doğabileceği bir dirilişin de ateşini içinde taşımaktadır. Eğer ümmet, Gazze’nin acısını sadece haber başlıklarında değil, kalplerinde hissederse, bu acıdan bir bilinç doğar. Bu bilinçle ümmet, siyasî, ilmî ve ahlâkî olarak yeniden ayağa kalkabilir. Dolayısıyla Gazze, bir felaket değil, ümmetin uyanışı için İlâhî bir işaret olabilir. Gazze elbette yalnız değildir. Gazze İslâm’dır. Gazze biziz. Ve biz, bu çağın Yusufları olarak kuyudan çıkmaya, zindanı aşmaya, zalimlerin saraylarını yerle yeksan etmeye mecburuz. Gazze’nin çağrısına kulak vermek, sadece mazluma sahip çıkmak değil, aslında kendi hakikatimize dönmek anlamına geliyor. Ve işte o zaman, Gazze gerçekten ümmetin diriliş muştusu olacaktır.

Unutmayalım: “Allah, kendi durumlarını değiştirmeyen bir toplumu değiştirmez.” (Ra’d Suresi, 11)