Gazze soykırımı

Ufukta ne var bilinmez ama bilinen ve saptanan tek gerçeklik, ABD ve İsrail, Gazze’de kaybetti. Çok şehidimiz var evet, evler barklar yıkıldı evet, çok yaralımız var, doğru. Bu inanan halklar için tam bir kayıp sayılamaz elbette ama acının derinliğini de inkâra mahal yok. Fakat öldürmenin, yıkmanın ve katletmenin bir galibiyet olmadığını da Gazze’den eli boş dönen İsrail’in anlaması yerinde olacaktır. İsrail’in sözde siyasileri, kariyerlerini çöpe atmakla kalmadıkları gibi İsrail’e düşman bir dünya insanı modelini de kendi elleriyle yoğurdular. Terörist diye işaret ettikleri Hamas’ın bir kurtuluş ve direniş savaşçısı olduğunu da yine dünyaya kendileri anlattılar. Filistin’in haklı mücadelesi her geçen gün daha uzak bir köşede yankılanıyor ve artık Holokost mağduriyeti üzerinden can yakma ehliyeti İsrail’in kanlı ellerinden söküp alınıyor.

77 yıllık yaranın en kanamalı dönemi

“ON binlerce can, yerle bir edilmiş bir şehir... Uluslararası hukukun utanç sınavı. Gazze’de savaşın bittiği yerde, insanlık hâlâ kazanabilir mi?”

1. Unutulan başlangıçlar ve 7 Ekim’in gölgesi

Filistin’deki acılar bugün dünyanın nabzında yankı buluyor. Ama bu acıların kaynak aldığı düşman hareketi günün problemi değil. 1948 Nekbe’den (Büyük Felaket) bu yana süregelen işgal ve yerleşim politikaları bugünkü yıkımı hazırlayan en büyük etken. Pek çok kez dile getirilmesine, delil ve raporlarla gözler önüne serilmesine rağmen hâlâ varılan acıda Filistinlileri topraklarını satma iftirasıyla yâd edenler hacimce fazla. Soykırımın ve flu bir ateşkes sürecinin içinde dahi hâlâ küresel medyanın dümenini elinde tutan Siyonist aparatlar, Filistin topraklarının hakikatte sadece Filistinlilere ait olduğu gerçeğini ve 77 yıldır süregelen acıyı ört bas etme gayretinde. Ne yazık ki Ekim 2025 tarihinde kurulan gösterişli ateşkes masaları da İsrail’in Gazze’yi bombalaması önünde bir bariyer etkisi meydana getirmedi. Ateşkes ihlalleri, soykırımcı sahte devlet İsrail için şaşırtıcı değil elbette. Fakat biz bugünün sancılarına çıplak gözle bakmadan önce geçmişten gelen yıkıma kapı aralığından da olsa göz atmalı ve hafızalara Katil İsrail gerçeği ile hak sahibi Filistin yarasını defaatle kazımalıyız. 

7 Ekim 2023… Hamas’ın “Aksa Tufanı” ile başlayan bir direniş öyküsü bu. Yine Siyonizmi aklayan, İsrail’i öven ve Filistin’i yok saymaya yeminli diller ve kalemlerce anlatılanın aksine 7 Ekim bir saldırı hareketi olmadığı gibi öncesinde var olan sütliman bir zamanı sabote etme girişimi de değildir. İşte bu özgürlük hareketini, kurtuluş mücadelesini ve haklı başkaldırıyı anlamanın yegâne yolu “Aksa Tufanı”nı başlatan aslî gerekçeleri hiçbir detayı göz ardı etmeden saptayabilmekten geçiyor. 

7 Ekim 2023’te Hamas’ın çok haklı bir hedefi vardı. On yıllar boyunca süregelen işgal, baskı, zulüm, abluka ve tekrar eden saldırıları bitirmek… Ve dahası, terörist İsrail’in işkence kamplarında hücrelerde tuttuğu Filistinli esirleri kurtarabilmek... Daha soykırım gün yüzüne çıkmadan ve dünya insanı burada yaşanan acılara göz ucuyla bakmadan evvel bu topraklarda İsrail’in yaşattığı cehennem sahneleri, en hantal kalpleri bile acıtacak kadar vahim bir seviyedeydi zaten. Binlerce masum insan İsrail hapishanelerinde işkence, tecavüz, açlık, dayak ve daha bir dolu akıl almaz eylemle acı içinde, binlerce aile bu yamyamlara esir düşmüş bir yakınının yolunu beklemekten nefes almayı, yaşamayı unutmuş vaziyette, bu topraklarda bir asra yakın savrulup durdular. Ama topraklarını terk etmeyi, baskılara boyun eğmeyi bir an olsun düşünmediler.

Tabii o zamanlarda kimsenin dönüp de Filistin’e baktığı yoktu ya… Bazı uzak gözler için Filistin bile yoktu. 

Bu katil, demonte, sınırsız, hudutsuz, arsız ve insanlık dışı örgütün tüm baskı, zulüm, işgal ve esir alma operasyonlarına birinin dur demesi gerekiyordu. Belki uzun yıllar boyunca en insanî ve hakkaniyetli olanı bekledi mazlumlar. Ne de olsa insan hakları, eşitlik gibi kavramlar devâsa panolarda ışıltılı afişler olarak gözlere rengârenk bir dünya vaat ediyordu. Ne de olsa Birleşmiş Milletler vardı, hatta uluslararası mahkemeler, koca koca devletler, hemen yanı başında Müslüman dost(!) komşu ülkeler, hem medya vardı, zulmü ve haksızlığı en sağır kulaklara bile ulaştırabilirdi. Ama ne mi oldu? Bunların hiçbiri bir asırlık zulmü durdurmak şöyle dursun, en ufak bir titreşime bile yol açmadı. Yani onca bekleyiş ve hak talebinin sonucunda şu oldu: Hiçbir şey…

Peki dünyanın en büyük çocuk çetesinin ve organ mafyasının da İsrail merkezli olduğu bilgisine ne zaman vardı dünya? Epstein rezaleti gün yüzüne çıkana dek, Filistin’de sözde tutuklama, özde çocuk kaçırma eylemleri ile kaç ailenin evladına kıyıldı kim bilir? Tabii mesele sadece Filistin’le de sınırlı değil ne yazık ki… Suriye’deki iç savaş, çatışmalar, Lübnan’daki darbe ve yine dış ellerce bu topraklara yapılan saldırı eylemleri, binlerce insanı göçe zorladı. Göçmenlerin bir kısmı Avrupa topraklarına varsa da birçoğu vardıkları ülkelerce geri itildi. Ama çocukları ellerinden alınarak… 

Bu sapkın grup dünyanın her bir köşesinde yuvalanmış vaziyette. Birbirinden bağımsız pedofil çeteleri saymıyorum bile. Çocukları iğrenç temayüllere alet etmek için kaçıran bu aşağılık kavimlerin bir de birbirine bağlantılı mesai harcayan alt kümeleri mevcut. MOSSAD’ın her ülkede bir böcek gibi yuvalanmış olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Fakat bu yasa dışı oluşumun tek hedefi, aslî unsurları ile devletlerin gizli bilgilerine ulaşmak ve ülkelerin talepleri istikametinde eylemlere mecbur bırakacak kozları depolamak değil. Çünkü MOSSAD da bazı ayak işleri için, yerleştikleri böcek yuvasından çıkmadan o ülkenin vatandaşları arasından hainliğe yatkın olan tipolojileri saptamakta, onları yemlemekte ve çocuk kaçırma, sabotaj, suikast gibi tüm adi suçlar için bir maşa gibi kullanmakta. 

Tüm bu kan donduran bilgiler yaşanan acıların zerresi bile değilken 7 Ekim 2023’ü anlamak çok da zor olmasa gerek. Bu bir kurtuluş hareketiydi. Bu belki de dünya üzerinde gerçekleştirilen eylemlerin en hakça olanı ve en olması gerekeniydi. 

İsrail adlı terör örgütünün bu kurtuluş hareketine cevabı ise “Demir Kılıçlar” operasyonunun ilan edilmesi ve askerî hedefin “Hamas’ı yok etmek” olarak belirlenmesiydi. Fakat hakikatte işler hiç de öyle değildi.

Evvela 7 Ekim’de kendi insanları üzerine ateş açıp Hamas’ı sivil katliamı yapmakla suçlayan bu kavmin senaryosu global medya tarafından defalarca servis edilse de bir süre sonra pek çok kişi tarafından hem sosyal medyada hem de özel televizyon kanallarında çürütüldü. Katil IDF ordusunun helikopterlerle kendi insanları üzerine ateş açtığı görüntüleri de hızla yayılınca, Hamas’a karşı sempati duyanların sayısı da hızla artmaya başladı.

İşte bu soykırımcı güruhun ilk yenilgisi burada başladı. Sürecin devamında, Yasin-104 füzelerine binlerce terörist askerini kurban vereceğini ön göremeyen sapkın örgüt, en nihayetinde yıllardır süren abluka ve dönemsel saldırıları genişletti ve durmaksızın bombalama, yakma ve yıkma girişimleriyle Gazze’yi bir enkaz şehrine çevirdi. 

Burada sorulması gereken en insanî soru, “Topraklarınıza, evinize, evladınıza birileri saldırdığında ne yapardınız?” sorusudur. Sanırım cevap çok net! Hamas’ın yaptığını…

Bu arada 7 Ekim’deki operasyon, bir esir alma operasyonuydu. Zira Hamas İsrailli asker ve sivillerden esirler alarak, Filistinli esirlerin yıllara varan esaretini ve maruz kaldıkları işkenceyi bitirmeyi amaçladı. Elbette burada da akıllara bir soru gelecektir: “Hamas’ın İsrailli esirleri, neden Filistin’in sancısını dindiremedi ya da neden bütün Filistinli esirleri kurtaramadı?”

Yine dönüp dolaşıp aynı menzile varıyoruz… İsrail adlı lanetli kavim için Filistinlilerin canı nasıl ki bir paha etmiyorsa, Hamas’ın elinde tuttuğu kendi insanları da aynı raddede bir değer taşımıyor. Hamas’ın elindeki esirleri kurtarmak gibi bir gayreti ve gayesi en başından beri bulunmayan İsrail, arada bir bu hususta emek harcıyormuş gibi rol keserek Gazze’yi daha fazla bombalamak için kendine alan açtı. Ki zaten her dönem Gazze’yi bombalayan bu kanlı eller için çok da fazla mazerete ihtiyaç yoktu.

Bu mottoyu tarihe ve en ücra köşelere bile yazmalıyız: Hiçbir şey 7 Ekim’de başlamadı...




2025 Ekim ayında Gazze içler acısı bir vaziyette. Ama umut ışığı her zamankinden daha canlı bir hüzme olarak gözlerimize vuruyor. Zira bu defa müzakerelerde Türkiye de var. Fakat yine de ABD’nin Mısır’ın ve geri planda İsrail’in el ele verdiği bir barış masasından çok da faydalı sonuçlar beklememek gerek gibi görünüyor.


2. Soykırım ve uluslararası hukuk

Gazze’de 69 bine yakın insan şehit edildi. Bu sadece sayılabilen bilanço. Daha enkaz altında binlerce cansız beden yatıyor. 

Peki, ailesiz kalan çocuklar… Onları saymaya matematik yetmiyor. Tek bilinen gerçek, Gazze’nin enkaz manzaralı sokaklarında annesiz-babasız, ekmeksiz-aşsız yalınayak dolaşan çocukların varlığı… Hâlâ binlerce aile teröristlerin elinde esir tutulan ve hücrelerde işkence gören yakınlarına kavuşmanın düşünde ve yangınında bitiriyor günlerini. 

170 binden fazla yaralı sayıldı bugüne dek… Yine burada da rakamların aldatıcı hafifliğine inanmadan bu sayıların çok daha yüksek olduğu acı gerçeğini zihinlere nakşetmek gerek. 

Peki, Batı nağmelerinin uyutucu tınısında gösterişli salonlarda sergilenen hukuk ve adalet seremonileri Filistin’de kaç şiddetinde hissedildi dersiniz? Nerede kaldı Doğu ülkelerinin seçim grafiğini sabote etmede mesai harcayan Batılı yamyamların hukuk pastasından kırptığı pasajlar? Talan ettikleri vatanlara “Adalet getiriyoruz” ninnisinde kaç şehri yakıp yıktılar? 

Sözüm ona uluslararası hukuk uzmanları(!) aslî suçlu olarak İsrail’i işaret etmekte ve suç ortağı olarak ABD’yi de yıkımın finansal telafisinde sorumluluk sahibi ilan etmekte. Pek tabii bunun LAHEY kadar geçersiz ve lafügüzaf bir beyanat olduğunu anlamamız için yeniden aldanmaya hacet yok. Zira Güney Afrika’nın İsrail’e açtığı “soykırım” davasında Filistin’in haklarının ihlal edilebileceği yargısına varılmış, soykırımın önlenmesi yolunda geçici tedbirler ilan edilmişti. 1948 Soykırım Sözleşmesi’ne uymadığı saptanan katil İsrail’in vahşi eylemlerini durdurmak amacıyla her türlü tedbirin alınması gerekliliği tasdiklenmişti. Tabii bu tedbirler de artan Filistin taraftarlığının verdiği baskının bir sonucu olmalıydı ki İsrail’in bebekleri, çocukları paramparça etmesini bıçakla keser gibi kesecek herhangi bir adım atılmamıştı. Hatta İsrail’in sözde “askerî harekât” özde “soykırım” operasyonlarını durdurması kararı da Lahey tiyatro sahnesinden çıkmamıştı. 

İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Af örgütü de dava sonrasındaki gelişmelere binaen İsrail’in savaş suçu işlediği yönünde cılız tepkilerle dünyaya ayrı bir piyes sahnelemekten öteye geçmedi.

Velhâsılı kelâm, hukukun geçersizliği ile ibresinin ancak zalim büyükbaşların kıyıcı eylemlerine zemin hazırlamaya hizmet ettiği vahim realitesine bir kez daha başımızı çarpa çarpa öğrenmiş bulunuyoruz.  

Filistin halkının “Soykırım Sözleşmesi” ile korunan haklarını ihlal edebileceğinin makul olduğuna karar verildi. 

2.1. Kitlesel imha ve Etno-Milliyetçi hedefler

İsrail’in ırksal üstünlük ve seçilmiş halk olma sapkın ideolojisi sadece bir ırkın ve toplumun histerisi olmaktan çıkalı hayli zaman oldu. Yaklaşık iki yüzyıldır Yahudi halklarının kendini diğer insanlardan ayrıştıran kurgusal teolojisi, Siyonizm ideolojisi ile bambaşka bir dünya inşâsına hizmet ediyor. Elbette Siyonizmin kökeninde var olan etkenler içinde hâlâ en baskın olanı Yahudilerin üstün ırk ideası olarak tanımlanabilir. Ama elbette bu absürt sistem, safi bir batıl inanç elentisi olarak adlandırılamaz. Amaç daima Müslümanların yaşama hakkına saldırı ile İslâmsız bir dünya kurma şizofrenisidir. Bu sadece Siyonizmin değil, insanlığa yamanmış pek çok “izm”in tüzüğünde aşikâre ya da gizli bir alt metin olarak var olmuş ve olacaktır. Tarihin akışını değiştiren, İlâhî yazgının yansıması olarak her çağda tekerrür eden bir gerçek vardır ki, Müslüman toplumlar ya en verimli ve zengin yeraltı kaynaklarına sahip toprakların unsurudur ya da kurdukları saltanatla diğer tüm ırk, millet ve inanç paydaşları üzerinde baskın bir hâkimiyet kurmayı başarmışlardır. İslâm’ın Hak din oluşunun diğer din mensuplarında daima var ettiği kompleks de Müslümanlar karşısında çeşitli düşman cephelerinin birlik içinde hareket etmesine meydan hazırlamıştır. Tüm bu Siyonist zırvalarının, dünyaya yön veren ve siyâsî odakları kendi güncel kurgusuna göre şekillendiren o meşhur aileler ile onların tasmalısı ABD ve İsrail gibi odaklar, daima İslâm halklarına ve onların sahip olduklarına karşı çeşitli buyrukları yerine getirmeye programlanmış birer basit yazılımdan ibarettir.

İsrail’in sadece 7 Ekim 2023’ten bu yana Filistin’e yaptığı saldırılarda sivil kayıp oranları ve Gazze’deki yıkımın boyutu dudak uçuklatacak cinsten. Bilinçli bir şekilde hedef alınıp yıkılan hastaneler, okullar, hatta BM tesisleri de soykırımın acı yüzünü gözler önüne seriyor. Filistin’e yamanan açlık ve kıtlık da ısrarlı ablukanın devamı. Yardım tırlarının girişine engel olmak, su taşıyan tankerleri vurmak, su depolarını imha etmek, temiz içme suyu şebekelerini talan etmek, ekmek yapan fırınları bombalamak gibi daha pek çok hızlı ve yavaş ölüm opsiyonları türeten katil şebekenin tüm eylemlerini kitlesel imha başlığında toplamak mümkün. 

Hedefin Hamas üyeleri olduğu safsatasını dünyaya şirin bir masal gibi anlatan İsrail ve ABD için Filistinli olmak, Filistin’e destek vermek, Filistinliler için insan hakları ve yaşama hakkı vurgusunu yapmak bile Hamas üyesi oluşun delili olmakla, bu kapsamda her bir canlı kitlesel imhanın hedef tahtası olarak seçilmektedir. Amaç Filistin halkını tamamen ortadan kaldırmak veya sürmek ve halka ait olan her bir yaşamsal faaliyeti durdurmaktır. 

Tabii bir de bütün bu insanlık dışı uygulamalara “Dahiye Doktrini” üzerinden bakmalı.

Bu doktrin bize ne fısıldıyor? 

Daha önce denk gelmediyseniz ya da kayda değer bulup da göz atmadıysanız dişlerinizi sıkarak okuyacağınızdan şüpheniz olmasın. En dikkat çeken maddelerden biri şudur ki, İsrail, düşman(!) eylemleri karşısında orantısız güç kullanabilir. Düşman olarak nitelendirdiği bir halkı durdurabilmek için hasar ve yıkım meydana getirebilir. Tabii uluslararası hukuk bu doktrinin İsrail’e verdiği hakları birer savaş suçu olarak nitelese de 2006 yılında Lübdan’daki Hizbullah’a yönelik başlatılan saldırıların bir uzantısı olarak 2025 yılında dahi Filistin’e ve yine zaman zaman Lübnan’a aynıyla uygulandığını çıplak gözle de acı acı izlemiş bulunuyoruz.

Biri savaş suçu mu demişti? Cürmün karşılığının pasif bir hukuk narası olmaktan öteye geçemediği bu dünya düzeninin halkların isyanıyla devrilmesine de ramak kaldı sanırım.


Ortada bir ateşkes var, atılan imzalar, uzlaşmaya varılan maddeler var. Ama henüz ortaya çıkan kesin bir tablodan söz etmek mümkün değil. Çeşitli senaryolar dönüyor. Gazze’nin geleceği hakkında farklı imar planlarından, hâkimiyet ellerinin adresi konusunda da çeşitli varyasyonlar ortaya atılıyor. Ama aslolan Filistinlilerin kendi topraklarında kendi inisiyatifinde yeniden başlayabilmesine imkân tanımak.

2.2 Lahey’deki hesaplaşma

Dönelim Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’ında açtığı soykırım davasındaki soruşturmalara. İhtiyati tedbirler başlığında cılız kararlarda öteye geçemeyen UAD, sözde 2014’ten bugüne kadar işlenegelen savaş suçları üzerinde titizlikle duruyor. 

İsrail’in Gazze’de, Kudüs’te ve Batı Şeria’da uzun yıllardır süren işgal planı dahilindeki haksız yerleşimleri Roma statüsü kapsamında da suç teşkil ediyor. İsrail’in sivil alt yapıyı hedef alması ve askerî operasyon kamuflajı altında gerçekleştirdiği sivil cinayetleri, sürdüğü insanlar üzerine ateş açması, saldırması ve hukuksuz tutuklama (kaçırma-esir alma) eylemleri soruşturma başlıklarından birkaçı. Tabii bu arada Hamas’ı da terazinin bir kefesine koymayı es geçmeyen UAD, 7 Ekim’de Kassam Tugayları’nın sivil halkı hedef aldığı Siyonist kurgusunu da bu soruşturmalara dahil etti. İsrail’i döver gibi yaparken okşayan tüm bu kukla ellerin İsrail’i bütün aşağılık suçlarından hak ettiği bedeli ödetmeyeceğini herhalde hepimiz biliyoruz. 

3. İnsanî kriz ve yerinden edilme faciası

3.1 Gazze haritası yeniden çizilirken: Zorunlu göç

İsrail Gazze üzerine bomba yağdırıp hastanelerden okullara, konutlardan kamplara kadar hedef alışının hemen akabinde başlattığı sınır operasyonlarıyla Filistin halkını kuzeyden güneye göçe zorladı. Kuzeyde evleri ailelerin başına yıkan katil ordusu, göçe zorladığı insanları yollarda da hedef aldı. Refah’ı güvenli bölge ilan edişinin hemen akabinde, saldırılardan sağ kurtulmayı başaran insanları Refah’taki çadırlarda diri diri yaktı. Hesapta Refah Gazzeliler için son sığınaktı. Ama bir sığınak olmaktan çok, toplu ölüm projesi için biçilmiş kaftandı. İnsanları Gazze şeridi ile Mısır arasındaki girdapta bir ölüm vadisinde toplayan bu katil akıl, açlık ve kıtlık gibi yavaş ölüm projesini Refah’taki toplu katliamlarla hızlandırdı. 

BM kuruluşlarının dahi bölgeye su ve gıda getiremediği bir süreci de Refah saldırılarıyla birlikte deneyimledik. Zira zaten yetersiz olan yardım koridorlarından geçebilen su ve gıda araçları da yollarda hedef alındı. Hatta zaman zaman tırların, tankerlerin geçişine müsaade edilmesinde de en büyük gaye yine açlık ve kıtlıkla ölme noktasına gelmiş halkı belli bloklarda toplayıp az emekle çok sayıda insanı katletmekti.


Bu masada Türkiye’nin varlığı belki de bölge insanının tek umudu. Çünkü ilk defa baskın bir figür olarak Filistin meselesinin görünen yüzüyüz ve bu, Devletimizin uzun yıllardır savunma sanayiine yaptığı yatırımların, Filistin meselesindeki hakkaniyetli ve gayretli tavrının ve ABD başta olmak üzere Batı’yı dize getirecek manevralarının bir sonucu elbette. Filistin davasında bölge ülkeleri tarafından yalnız bırakılan Devletimiz, birkaç cılız devletin güdük desteği dışında tek bir dayanağa sahip olmaksızın kendi erkinden referans alarak Filistin’deki kirli elleri yok etmek için canhıraş bir mücadele vermeye devam ediyor.


3.2. Batı Şeria’da sessiz işgal ve baskı

Zorla yerinden etme politikası ve etnik temizlik, Gazze’nin kuzeyinden güneyine uzanan bir iz olarak dünyanın göz bebeklerinde sahnelendi. Yerinden edilenlere açlığın bir soykırım silahı olarak kullanıldığı gerçeğine de defalarca şahit olduk. 

Tabii bu arada Gazze büyük bir yıkım, işgal, soykırım, açlık ve susuzluk ile çığlık çığlığa can verirken, Batı Şeria’da da halka baskı, zulüm ve sessiz işgal tam hız devam etti. Bilhassa gece yarısı baskınları arttı ve sosyal medyada Filistin’e sempati duyduğunu belli eden bir paylaşım sebebiyle insanlar evlerinden alınıp İsrail’in idari tutuklama adı altında işkence odalarına hapsediliyor. Gerçi insan kaçırma, evlere el koyma, yolları talan edip alt yapıyı yok etme gibi pek çok haksız hukuksuz muamele için İsrail’in bir bahaneye de ihtiyacı yok gibi. Gözler Gazze’deyken Kudüs’te ve Batı Şeria’da hız kazanan işgal ve yerleşme programları da önümüzdeki süreçte çok baş ağrıtacak gibi duruyor.

Gazze’de var edilen kıtlığın bir benzerinin de bilhassa Batı Şeria’da var edilmek istendiğine değinmek gerek. İnsanlar kukla Abbas yönetimindeki bu bölgede yaptıkları işin ve verdikleri hizmetin karşılığını alamıyor. Bazı çalışanlar ancak üç ayda bir ödeme almaktayken bazıları onu bile bulamıyor. 

4. Ateşkes düğümü ve küresel tepki

Hamas sahada pek çok IDF unsurunu, tankları patlatırken, İsrail, girdiği her bir toprak parçasında ağır hezimete uğrarken bir yandan da hava saldırılarına hiç ara vermeden devam etti. Zaman zaman geçici ateşkes ilanıyla esir takası görüşmeleri sonuç verir gibi olsa da İsrail her defasında ateşkesi ihlal etti ve esir takasının hemen ardından saldırıların şiddetini artırdı. 

Elbette bu süreçte Filistinli gazetecilerin, halkın ve duyarlı insanların ses yükseltmesiyle Gazze’deki soykırım ve 77 yıllık abluka ve işgal ilk defa bu kadar çok ses getirdi. Dünya başkentlerinde devâsa kalabalıklar Filistin’in özgürlüğü için yöneticilere baskı yapan eylemler, yürüyüşler düzenledi. Her geçen gün Filistin’i tanıyan devletlerin sayısı arttı. Pek tabii Almanya gibi Siyonist aparatı yönetimler sıklıkla soykırımı savunan beyanatlarla akıllara zarar çıkışlar yapsa da halkları tarafından da ağır eleştiri ve tepkilerin odağına alınmaktan kaçamadılar.

Aslında devletlerin pek çoğunun birer Siyonist hizmetkârı olduğu gerçeğiyle yüzleşmek de farklı milletler üzerinde bir travma etkisi yarattı. Zira bugüne kadar haritada Filistin diye bir yerin varlığından bile haberdar olmayan milyonlarca insan, paydaşı oldukları devletlerin Siyonizmin uşaklığını yaptığını belki de ilk defa idrak edebildi.

Aslında Filistin, insanlığın bir dönüm noktası, milyon taşı oldu. Bu saatten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Halklar artık aynı uykuya aynı teslimiyetle yatacak gibi görünmüyor…

4.1. Rehine diplomasisi ve çıkmazdaki müzakereler

2023’ten bu yana pek çok kez gündeme gelen ateşkes müzakerelerinde öne çıkan Mısır, katar ve pek tabii soykırım finansörü ABD, İsrail’i durduracak şartlarda Hamas ile uzlaşmaya kalıcı bir seviyede ulaşamadı. Bu anlaşmaların yönü İsrail ve ABD baskısıyla sıklıkla Hamas’ın tasfiyesi yönündeki talepler ağırlık verdiğinden, Filistin’i başsız ve silahsız, savunmasız bırakmaya yönelik ayak oyunları Hamas tarafından pek tabii kabul görmedi. Bu ateşkes masalarında daha ziyade geçici ateşkesin altının çizilmesi de yine anlaşmaya varılması yönünde en büyük engellerden biriydi. Zaman zaman yürürlüğe giren bu kısa vadeli barış stratejisi ile amaçlanan İsrail’in birkaç rehineyi teslim alarak ayaklanan İsrail halkını yatıştırması ve güç toplayarak yeni saldırılara devam etme güdüsü idi. Bu süreçlerde de yine gözler önüne serildi ki, İsrail’in elindeki esirlerin çoğu ya bir uzvunu ya aklını kaybetmişti ya da açlıktan bir deri bir kemik kalmıştı. Diğer yandan Hamas’ın elindeki rehinelerin durumu ise belki ilk günkünden bile daha iyiydi. İşte tüm bu insanî ayrım da dünya insanına bir kez daha Filistin’in yanında olacak yeni bir sebep verdi. 

İsrail geçici ateşkesle toplamak istediği saldırı erkinin derdine düşmüşken, hem global bağlamda itibarını yerle bir etmeye hem de hakiki suçlunun kendisi olduğunu kendi eylemleriyle ispatlamaya devam etti. 

İnsanî ara olarak da adlandırılan bu geçici ve kısmî ateşkes vetirelerinde İsrail’in ateşi kestiği de söylenemez elbette. 

Biden döneminde gerçekleştirilen ateşkeste aşamalı takas ve çatışmanın tamamen durdurulması ön görüldü. Bunun uzantısında ise Gazze Şeridi yeniden inşâ edilecekti. Müzakerelerde Katar ve Mısır arabulucu görevi üstlenirken ABD de İsrail’e şartlara uyması yönünde baskı yapacak ve adeta anlaşmanın garantisini sağlayacak unsur olarak yine masadaydı. Fakat bütün bu girişimler de İsrail’in hiçbir şarta bağlı kalmaması ve ABD’nin ikili oynayan sahte garantörlüğü ile hayal kırıklığı olmaktan öteye geçemedi.

4.2. Türkiye, Arap Birliği ve diğer bölgesel aktörlerin diplomatik çabaları

Türkiye, Filistin soykırımı dünya zemininde yankılanmadan çok öncesinde bu topraklarda adaleti ve refahı sağlamak için üstün bir gayret göstermiştir. Devlet tarafından açıklanmayan ama herkesçe az çok bilinen gerçeklere çok da değinmeye gerek yok. Kassam Tugayları’nın donanımı, iş bilirliği, sığınakları ve daha pek çok şey göz önüne alındığında Türkiye-Filistin arasındaki başın çok eskiye dayandığı hemen anlaşılıyor. Tabii bu arada bölgedeki en etkin ve güçlü aktör olma sıfatıyla diplomatik girişimlere de hiç ara verilmedi. Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli, Filistin’de soykırımın durması, durdurulması yolunda ABD başta olmak üzere pek çok devletle ve Arap Birliği’yle irtibatı kesintisiz devam ettirdi.

İsrail’e en büyük baskıyı uygulayan, İsrail’e en büyük ambargoyu hayata geçiren, İsrail’le ticareti en hızlı kesen ve Filistin’e görünür ve görünmez yollarla en büyük yardımları ulaştıran ülkemiz içinde de uzun soluklu bir kara propaganda başlatıldı. Elbette bu karalama çabalarının sadece dış mihraklarca gerçekleştirilmediğini biliyoruz. İçerideki siyâsî ortakları da durmaksızın Devlet’i İsrail’e karşı tavır almamakla ve Filistin’e destek olmamakla suçlayarak, Filistin için yürütülen masa ve sahadaki üstün çabaları sekteye uğratmanın gayretindeydi. 

Sonuç: Ateşkes sonrası ve geleceğin çözüm senaryoları

Filistin yarasına söylenecek daha çok söz, anlatılması elzem daha pek çok nokta var elbette. Sanırım daha uzun yıllar kalemler Filistin’i yazacak, destanlar Filistin’i anlatacak ve tarih bu soykırımcı kavim ile ona destek verenleri ve susanları asla affetmeyecek.

2025 Ekim ayında Gazze içler acısı bir vaziyette. Ama umut ışığı her zamankinden daha canlı bir hüzme olarak gözlerimize vuruyor. Zira bu defa müzakerelerde Türkiye de var. Fakat yine de ABD’nin Mısır’ın ve geri planda İsrail’in el ele verdiği bir barış masasından çok da faydalı sonuçlar beklememek gerek gibi görünüyor.

10 Ekim itibarıyla yürürlüğe giren ateşkes kapsamında Hamas 20 rehineyi İsrail’e teslim etti. İsrail’in elinde müebbet hapse mahkûm edilen esirlerden de 250 Filistinli serbest bırakıldı. Bir yandan da İsrail, kendi saldırılarında öldürdüğü rehinelerin cenazelerini de Hamas’tan talep etti ve 12 naaş da İsrail’e teslim edildi. 10 günlük ateşkes sürecinde İsrail ne yaptı derseniz, en az 80 kere ateşkesi ihlal eden katiller sadece bu zaman diliminde 100’e yakın Filistinliyi daha şehit etti. Ayrıca yüzlerce yaralı da cabası…

Bildiğimiz katil kavim, Hamas’a suç isnat etmek suretiyle Filistin’e saldırılara devam ediyor. Yine ateşkesin bir uzantısı olarak yardımların girişi konusunda da son derece büyük zorluklar çıkarıyor ve Gazze’ye yetecek insanî yardım şu 10 günlük ateşkes sürecinde içeri girdirilebilmiş değil. Anlaşma gereği her gün Gazze’ye 600 insanî yardım tırının girişine izin verilmesi gerekiyor ama bu henüz mümkün olamadı. 

Ateşkes görüşmelerinde masada ağırlığını koyan Türk Devleti, ateşkesin devam etmesi ve yardımların sınırdan içeri sokulması yönünde yine diplomatik gayretlerine devam ediyor.

Ayrıca bundan sonrasında planlanan kalıcı barış ile Gazze’nin yeniden inşâsında da yine en önemli rollerden biri Devletimize düşüyor.

Gazze’nin yeniden inşâsı ve siyâsî ufuk

Ortada bir ateşkes var, atılan imzalar, uzlaşmaya varılan maddeler var. Ama henüz bu on günlük süreçte ortaya çıkan kesin bir tablodan söz etmek mümkün değil. Çeşitli senaryolar dönüyor. Gazze’nin geleceği hakkında farklı imar planlarından, hâkimiyet ellerinin adresi konusunda da çeşitli varyasyonlar ortaya atılıyor. Ama aslolan Filistinlilerin kendi topraklarında kendi inisiyatifinde yeniden başlayabilmesine imkân tanımak.

Ülkemiz de dahil kalıcı barışa katkı sağlayacak her bir odağın yapması gereken sadece Filistin’in yeniden ayağa kalkışına pozitif bir katılım sağlamak…

İsrail’in Gazze’den geri çekilmesi de ateşkesin bir parçası. Fakat şimdiye kadar geri çekilmeyle ilgili somut veriler de bulunmuyor. Bölgesel normalleşmenin yeniden gündeme geldiği bu aşamada Gazze’nin yönetiminin kime devredileceği, Hamas’ın askerî unsur olarak devam edip etmeyeceği, İsrail’in ateşkes ihlallerinin Filistin cephesinden nasıl bir karşılık bulacağı sorunsalları hâlâ önümüzde devâsa bir soru işareti olarak duruyor. 

Bu masada Türkiye’nin varlığı belki de bölge insanının tek umudu. Çünkü ilk defa baskın bir figür olarak Filistin meselesinin görünen yüzüyüz ve bu, Devletimizin uzun yıllardır savunma sanayiine yaptığı yatırımların, Filistin meselesindeki hakkaniyetli ve gayretli tavrının ve ABD başta olmak üzere Batı’yı dize getirecek manevralarının bir sonucu elbette. Filistin davasında bölge ülkeleri tarafından yalnız bırakılan Devletimiz, birkaç cılız devletin güdük desteği dışında tek bir dayanağa sahip olmaksızın kendi erkinden referans alarak Filistin’deki kirli elleri yok etmek için canhıraş bir mücadele vermeye devam ediyor.

Sanırım dua ile beklemekten başka çare yok. Belki bir ay içerisinde ateşkesin getirdikleri netleşecek ve Filistin’i imar planında hem ülkemizin ne raddede elini taşın altına koyacağı hem de bölgede nasıl bir yönetim modelinin hayata geçirileceği çıplak gözle okunur hâle gelecektir. 

Ufukta ne var bilinmez ama bilinen ve saptanan tek gerçeklik, ABD ve İsrail, Gazze’de kaybetti. Çok şehidimiz var evet, evler barklar yıkıldı evet, çok yaralımız var doğru. Bu inanan halklar için tam bir kayıp sayılamaz elbette ama acının derinliğini de inkâra mahal yok. Fakat öldürmenin, yıkmanın ve katletmenin bir galibiyet olmadığını da Gazze’den eli boş dönen İsrail’in anlaması yerinde olacaktır. İsrail’in sözde siyasileri, kariyerlerini çöpe atmakla kalmadıkları gibi İsrail’e düşman bir dünya insanı modelini de kendi elleriyle yoğurdular. Terörist diye işaret ettikleri Hamas’ın bir kurtuluş ve direniş savaşçısı olduğunu da yine dünyaya kendileri anlattılar. Filistin’in haklı mücadelesi her geçen gün daha uzak bir köşede yankılanıyor ve artık Holokost mağduriyeti üzerinden can yakma ehliyeti İsrail’in kanlı ellerinden söküp alınıyor.


Belki çok yakında dünya devletlerinin başına kondurulan Siyonist liderler de alaşağı edilecek ve dünya daha temiz ve yaşanılır bir refah seviyesine ulaşacaktır. Kim bilir?!..