“Öldürmeyeceksin” emrini tersten anlayan ahmaklar
İNSANLIĞIN huzuru ve sükûnu için gönderilen semavî dinlerde insanları haksız yere öldürmek büyük günahlardan sayılmıştır. Bu aslında semavî olmayan Hinduizm, Budizm ve Şintoizm gibi dinlerde ve felsefî oluşumlarda da böyledir. Çünkü yaşama hakkı hem evrensel hukukta hem de hak ve batıl bütün dinlerde dokunulmazlığı olan insanî ve vicdanî bir haktır.
Müslümanların yoğun olarak yaşadığı Ortadoğu coğrafyasında gerçekleştirdiği şiddet eylemleriyle azılı bir terör devleti olduğunu defalarca tescil eden soykırımcı İsrail, kurulduğu günden beri bu mümbit topraklarda hiç kimseye huzur vermemiştir. Ne kendi huzur bulmuştur ne de etrafındakiler. Masum Filistin’i işgal eden ve her geçen gün sınırlarını genişleten bu alçaklar, Filistinli masum çocukları, kadınları ve yaşlıları öldürmekte bir beis görmemişlerdir. Hatta bunu, anlaşılmaz bir biçimde, dinlerinin gereği bir ibadet ve vatanseverlik göstergesi olarak sayma noktasına gelmişlerdir. Bu hükümleri nereden çıkarıyorlarsa...
İşlerine gelecek şekilde kendi elleriyle bozdukları (tahrif ettikleri) kutsal kitapları olan Tevrat’ta “Adam öldürmeyeceksin” emri Yahudilere açıkça beyan ediliyor. Rivayet odur ki Tevrat’ta Musa Tur-u Sina’ya tırmanır ve Yahoveh’den “On Emir”i alır. Bu “emir”lerin altıncısı “Öldürmeyeceksin” der. Yahudilerin dinî vecibelerinden biri olan bu emre rağmen bunca masum Filistinli’yi öldürmeleri anlaşılır gibi değil. Bu öldürme eylemini neye dayandırıyorlar? Belli ki “Öldürmeyeceksin!” emrini tersten anlıyor ikiyüzlü ahmaklar.
Theodor Herzl’in “Yahudi Devleti” kitabı İsrail’in kuruluşunu hazırlamıştır
Ümmetin yetimi sayabileceğimiz Filistinlilere kan kusturan bugünkü İsrail terör devleti, 1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde gerçekleştirilen ve başkanlığını gazeteci Theodor Herzl’in yaptığı I. Siyonizm Kongresi’nde tartışılan ve o tartışma sonucunda alınan bir kararın (bizce vahim) neticesidir. Theodor Herzl’in yazdığı “Yahudi Devleti” adlı kitabının yazılışından yaklaşık elli sene sonra (14 Mayıs 1948’de) kurulan İsrail, o günden beri Ortadoğu’ya nefes aldırmadı. Nerede bir fitne fesat varsa arkasından zalim İsrail çıktı.
Aslında Yahudi (İsrail) devleti proje olarak Moses Hess ve Leon Pinsker gibi Siyonist düşünürler tarafından Theodor Herzl’den çok daha evvel düşünülmüştü. Fakat Herzl bu işi politik ve diplomatik çevrelerde yüksek sesle dillendirmiş ve bu konuda fazlasıyla ısrarcı olmuştur. Yani Yahudi devletinin kurulması için bir anlamda dünyada bir kamuoyu (güçlü bir lobi) oluşturmuştur. O, bu devlet kurma meselesini bir ütopya olarak görmemiş, gerçekçi bulmuş, önce kendi inanmış, sonra da çevresindekileri buna inandırmıştır. Böylece terör devleti İsrail’in temelleri ne yazık ki atılmıştır. Bundan sonrası herkesin malumudur.
Dünyanın başına bela olan İsrail devletinin kurulmasını hayalden hakikate dönüştüren Theodor Herzl, şu sözleriyle düşüncesini kuvveden fiile çıkarmıştır: “Biz bir ulusuz, düşmanlarımız tarihte de tekrar tekrar olduğu gibi, bizim rızamız olmadan bizi tek tek birey yaptılar. Üzüntümüz bizi birbirimize bağladı ve böylece aniden gücümüzü keşfediverdik. Evet, biz bir devlet oluşturacak kadar gerçekten örnek bir devlet oluşturabilecek kadar kuvvetliyiz. Ülkümüz için gerekli olan bütün insanî güce ve kaynağa sahibiz.”
Filistin ve Gazze deyince ne yazık ki ölüm, acı ve gözyaşı geliyor akıllara
Filistin ve Gazze deyince ne yazık ki ölüm, acı ve gözyaşı geliyor akıllara. Bu güzel coğrafya hiç de iyi sıfatlarla anılmıyor, hiç de güzel şeyleri çağrıştırmıyor bugünlerde. Onun için bu kelimeleri söylerken boğazımız düğümleniyor, gayri ihtiyarî bir biçimde gözlerimiz yaşarıyor. Çaresizlik belimizi iki büklüm büküyor. Uykularımız bölünüyor her gece. Mükellef sofralara oturduğumuzda aç ve bîilaç kardeşlerimizi düşününce iştahımız kaçıyor.
Gazze’siyle, Kudüs’üyle Filistin yıllardan beri büyük bir imtihan veriyor. O yaygın teşbihle (Cahit Zarifoğlu’nun deyimiyle), “Kudüs bir sınav kâğıdı, her mümin kulun önünde”.Aslında sadece müminlerin değil, insanlıktan nasibini almış, vicdanlı ve duyarlı Hıristiyan’ıyla, Yahudi’siyle bütün insanlığın önünde duruyor. Bu imtihanda başarılı olmak için samimiyet birinci şarttır. Adaletin, hakkaniyetin izinde, doğru zamanda ve doğru yerde (Hakk’ın ve hakikatin yanında) konumlananlar doğru cevaplara ulaşacaktır. Bu sınavda vicdanlarla cüzdanlar yarışacaktır. Neticede cüzdanlar vicdanlara yenilecektir inşallah.
Gazze deyince aklımıza derdest edilmiş binalar, bombalanan hastaneler ve okullar, yarım kalmış hayatlar, sedyeler, ambulanslar, yangınlar, açlık ve susuzluklar geliyor ne yazık ki. Gazze artık Ortadoğu’da, Filistin’de bir şehir adı olmanın çok ötesinde direnişin ve dik duruşun en güzel sembolüdür. Onca acılara rağmen Hakk’a ve hakikate teslimiyetin şiarıdır.
Sözde medeniler bu zulmü ve kanlı gözyaşını görmezlikten geliyor
Önyargılı bazı kesimler Gazze’deki acının faturasını Hamas’a kesmeye çalışıyor. Hamas’ın saldırıları olmasaydı bu zulüm olmazdı, demeye getiriyorlar. Gazze’deki kanlı hadiseler, aslında 7 Ekim’de, Hamas’ın İsraillilere saldırmasıyla başlamadı. Bunun tarihî ve derin bir arka planı mevcuttur. 7 Ekim olayları bardağı taşıran son damladır.
21. yüzyılda, milenyum çağında, sözde medenî Avrupa’nın ve ABD’nin gözleri önünde (hatta desteğiyle) kadim medeniyetlere ev sahipliği yapmış kadim bir şehir, onca peygamberi bağrına basmış köklü bir devlet haritadan siliniyor. Sözde medenî devletler bu soykırımı gördükleri hâlde görmezden gelerek, acıları duydukları hâlde duymamış gibi yaparak ve bu konuda konuşmayarak üç maymunu oynuyor. Acıyı dindir(e)meyenler (sessiz kalanlar) acıların sorumluluğuna (suça) ortak oluyor. Fakat hiç de umurlarında değil ne yazık ki.
Yahudilerin sekiz milyar insandan oluşan yaşlı dünyanın gözleri önünde bu kadar vahşileşmeleri (adileşmeleri) bir özgüven yansıması değil, ruhlarındaki psikopatlığın yaman tecellisidir. Dünyaya meydan okumalarının bir başka sebebi de bu kitlenin dünya ticaretinde çok büyük rol almalarının ve zenginleşmelerinin getirmiş olduğu güçlü olma dürtüsüdür.
Gazze’de doğusuyla, batısıyla insanlık büyük bir imtihan veriyor. Gazze’de yaşanan bu insanlık dramı tarihe kara bir leke olarak geçecektir. Bu leke, duyarsız kalan ülke ve milletlerin de yüzüne yansıyacaktır. Kişi ve devletler ölçeğinde herkes verdiği tepkiyle hatırlanacaktır. ABD ve Avrupa devletleri İsrail zulmüne verdikleri destekle bilinecektir.
Zulüm bumerang gibidir, döner dolaşır neticede sahibini (zalimi) vurur
Zulüm, bumerang gibidir; döner, dolaşır neticede sahibini (zalimi) vurur. Her kim zulmetmişse, başkalarının hakkını ve özgürlüğünü gasp etmişse bir gün gelir ki zulme uğrayanlardan olur, hakkı ve özgürlüğü gasp edilir. Hiç kimse yaşattığını yaşamadan ölmez. Bir çeşit “Men dakka dukka” (eden bulur) hâli. Bunun bir de “Alma mazlumun âhını, çıkar aheste aheste” versiyonu vardır. Bu hem bu dünyada hem de ahirette misliyle yaşanır. Hiçbir şekilde ıskalamaz. Bunun tarihte birçok canlı ve acı örneği vardır. Bunu en iyi bilmesi gereken de aslında İsrail’dir. Bir zamanlar gözü dönmüş, soykırımcı Alman Hitler ve onun taraftarları olan Naziler tarafından fırınlarda yakılan Yahudiler, zulme uğramanın ne demek olduğunu çok iyi bilirler. Bunun yürek yakan isyanını neredeyse bir asırdan beri yüksek sesle dillendirmektedirler. Nereden bakarsanız hastalıklı ırkçı bir ideolojinin yansıması olan ve Yahudilerden nefret eden antisemitistler utanç verici bir soykırıma (holokost) imza atmışlardır. Fakat ne yazık ki bugün Siyonistler bunun bir benzerini Filistin topraklarında gerçekleştiriyorlar. Oysa tarihte böyle bir zulümden mağdur ve muzdarip olan bir devlet böyle bir çirkinliği zinhar yapmaz, yapmamalıdır da. Eğer yapıyorsa -ki daha alçakçasını yapıyor- o zaman Nazileri büyük bir öfkeyle ve nefretle eleştirmeleri anlamsızdır, kendi içinde çelişkilidir. Adama sorarlar, madem bu yapılan kötü bir eylemdi, o zaman siz niye yapıyorsunuz? Bu, mantığı devre dışı bırakarak “Benim katilim iyidir” demenin bir örneğidir. Bugün Gazze’de yapılmakta olan zulüm bundan farklı bir durum değildir.
Bir muzaffer arıyorsanız, o da ölüme tebessüm eden Gazzeli mücahitlerdir
Gazzeliler, ABD’nin gelişmiş teknolojik silahlarına rağmen bir kez bile geri adım atmadılar. Doğup büyüdükleri vatanlarından göçmeyi, topraklarını terk etmeyi düşünmediler. “Öleceksek adam gibi ölelim” dediler. Elif gibi dimdik durdular. Zira onlar biliyordu ki “Allah inananlarla (müminlerle) beraberdir”. (Enfal, 19)
Filistin ve Gazze tarafında yaşananlar görünürde hezimet gibi yansısa da aslında Gazze manevî açıdan bu savaşı çoktan kazandı. Gazze iki senelik zorlu süreçte ölümüne direndi, Hak ve hakikat katında çok şeyler kazandı. Bir muzaffer arıyorsanız, o da ölüme tebessüm eden Gazzeli mücahitlerdir. Merhum Sezai Karakoç “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır” mısrasıyla genel anlamda bu gerçeği dile getirmektedir. Yine de onların fedakarlığını, gözü pekliğini ve cesaretini bütün dünya görse de görmezlikten gelmektedir.
7 Ekim 2023 tarihinden beri tüm dünyanın gözü önünde Gazze’de işlenen soykırım öyle az buz bir şey değildir. Bu vahşete direnmek ölüme gülümsemeyi gerektirir. Bu ölüm fırtınasının önünde sapasağlam bir iradeyle durmak her babayiğidin harcı değildir. Ölüm kusan o bombaların altında varlık mücadelesi vermek için mangal gibi yürek gerekir. Gazzeli kardeşlerimiz vatan için, Allah’ın davası için o mücadeleyi fazlasıyla verdiler, vermeye de devam ediyorlar. Son nefeslerine kadar direnerek ayakta durmaya çalıştılar. Teşbihte hata olmaz derler ya, ben bu minvalde Gazzelileri Asr-ı Saadet dönemindeki sahabelere benzetiyorum. Tabii ki İslâm tarihinde sahabelerin yeri ayrıdır ama verilen samimi ve amansız mücadele, savunulan dava yönüyle benzerlikleri çoktur.
Gazze’de yaşanan vahşeti ve soykırımı her daim dünya gündeminde tutacağız
Acılara ve gözyaşlarına gark olan Filistin ve Gazze bugünkü Müslümanların (İslâm ümmetinin) tartışmasız baş meselesidir. Bu konuyu görmezden gelmek ve bunu unutturmaya çalışanların art niyetlerini görmemek ahmaklıktır. Ümmetin başına bir belâ olarak çöken İsrail’in (Siyonistlerin) gerçekleştirdiği soykırım şahsî meselelerimizden çok daha ehemmiyetlidir. Nasıl ki günde beş vakit namaz kılarak imanımızı güçlendiriyorsak işte öyle de günün her vaktinde Gazze’yi düşünerek ve mazlumların dertleriyle dertlenerek de ümmet bilincimizi güçlendirmeliyiz. Aksi takdirde sorumluluktan kurtulamayız.
Gazzeliler kardeşimizdir. Onların derdi, derdimizdir. Senelerden beri bir cendereye mahkûm edilen Gazzeli kardeşlerimizin canı yanınca bizim de canımız yanıyor. Onların acısı arttıkça bizim de acımız artıyor. Zira Nu’mân b. Beşîr’in naklettiğine göre âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizin belirttiği gibi “Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer”.
Gazze’deki Müslümanların ağladığı yerde biz gülemeyiz. Malımızla ve canımızla Filistin’in yanında olmak aslında bir tercih değil, Müslüman ümmetinden olmanın gereğidir.
Müslümanlar (Ümmet-i Muhammed) Gazze’de yaşananlara duyarsızlaştığı vakit ümmet olarak bu savaşı kaybetmişiz demektir. Gücümüz yettiğince Gazze’de yaşanan vahşeti ve soykırımı dünya gündeminde tutacağız, asla unutmayacak, unutturmayacağız. Bu tabii ki kuru lâfla da olmuyor. En azından fert olarak yapabileceğimiz şey İsrail ve ona kol kanat gerenlerin mallarını almamaktır, yani boykottur. Nasıl ki İsrail açlığı ve susuzluğu bir silah olarak kullanıyorsa bizler de boykotu bir silah olarak kullanmalıyız. Yoksa vicdanlarını çoktan kaybetmiş ve insanlıktan çıkmış olan Siyonistler sizin sokaklarda yürümenizden ve nefretinizi ifade eden sloganlar atmanızdan çok da müteessir olmazlar. Bizim inancımızda (İslâm inancında) zulüm kimden gelirse gelsin, kime yapılırsa yapılsın her çeşit zulmün ve onun faili olan zalimin karşısında durmak insanlığın bir gereğidir. Gazze’de yaşananlar nerede yaşanırsa yaşansın, tepki göstermek vazifemizdir.



