Gazze’nin duyulmayan çığlığı

İnsanoğlu ne zaman insanlığını bu kadar yitirdi de seyirci olmayı seçti? Demek ki farkında olmadan bazı şeyleri bize normalmiş, böyle olması gerekiyormuş gibi empoze ediyorlar. Kötülüğün sıradanlaşmasını bekliyorlar. İnsanların akıl sağlığı ile oynayabilirler ama insanlık ve vicdanlarıyla asla oynayamazlar. Onların anlayamadığı, Müslümanın iman gücü. “Nasıl oluyor da hiçbir şeyleri olmayan bu insanlar bu kadar güçlüler?” diye şaşırıyorlar.

SAVAŞIN her zaman bir görünen, bir de görünmeyen yüzü vardır. Görünen yüzü; haberlerde gösterdikleri ve bilmemizi istedikleri kadar doğru ya da yalan bilgiler. Görünmeyen gerçek yüzü ise farklı. Sansürsüz, yaşayanların iliklerine kadar hissettikleri acı, korku, maddî ve manevî kayıp, uzuv kaybı, yalnızlık, çaresizlik, kimsesizlik, ne yapacağını bilememek, açlık ve susuzluk söz konusu.

Gazze’de yaşanan, bir soykırım. Güvenle saklanacağı bir alan olmadan, yiyecek ekmeği olmadığı için oruç tutan, “Ölsek de oruçlu ölelim” diye düşünen güzel insanlara uygulanan bu soykırıma karşı dünya liderleri, ses çıkarmayıp pastadan nasıl pay alacaklarının hesabını yapıyorlar. Yaşatılan soykırım bir film değil gerçek, ama maalesef seyircisi çok. İnsanî duyguları olan, empati yapabilen, din, dil ve ırk ayrımı yapmayan insanların sesleri çıkıyor ama duyan yok.

Gazze feryat ediyor: “Nerede bu insanlar? Niçin bizi kimse görmüyor, duymuyor?” Duyulmak ve görülmek istenmeyen çığlıkları şuna benzetiyorum: Yanlış bir öğreti ama hani yeni doğmuş bebekler kucağa alışmasın diye “Ne kadar ağlarsa ağlasın kucağına almayacaksın” deniliyordu ya (bebek, ihtiyaçlarını elbette ağlayarak anlatır), işte o bebek ağlıyor, ağlıyor ve cevap gelmeyince sonunda çaresizlikten susuyor. Bugün Gazze’de olan da bu. İnsanlar ses ve video kayıtları ile seslerini duyurmaya, yardım istemeye çalıştılar ama başını kuma gömen sözde liderler, sanatçılar, güçlüler, “Bize dokunmayan yılan bin yıl yaşasın! Koltuğumuz elden gitmesin” diye korkakça davrandılar. Çünkü öldürülenler Müslümanlar.

İnsan olan bu feryada kayıtsız kalamaz, kulaklarını tıkayamaz. Kendi anne babaları ve çocukları bu şekilde öldürülse… Hem de aç ve susuz olarak, akrabalarından kimse hayatta kalmasa, koca dünyada tek ve savunmasınız kalsalar, ne yaparlardı acaba? Elbette Filistin’de yaşayan insanların, tüm çocukların iman gücü ve psikolojik sağlamlığı onlarda bulunmadığı için ya akıllarını yitirir ya da intihar ederek bu yaşadıkları acıya son vermek isterlerdi.

Her an ölümle karşı karşıya olmak, tarifi mümkün olmayan bir durum. Hapishanelerde hiç suçu olmadan senelerce işkence gören (normal bir işkence değil; hem psikolojik, hem fiziksel), bunun yanı sıra akıl sağlıklarını yitirmeleri için üzerlerinde ilaçlar kullanılan, aileleri ile görüştürülmeyerek sosyal yani eş, dost, aile desteğinden manevî anlamda mahrum bırakarak “yaşayan ölüye” çevirdikleri binlerce masum insan var. Elbet hiçbir kötünün yaptığı, yanına kâr kalmayacak.

İnsanoğlu ne zaman insanlığını bu kadar yitirdi de seyirci olmayı seçti? Demek ki farkında olmadan bazı şeyleri bize normalmiş, böyle olması gerekiyormuş gibi empoze ediyorlar. Kötülüğün sıradanlaşmasını bekliyorlar. İnsanların akıl sağlığı ile oynayabilirler ama insanlık ve vicdanlarıyla asla oynayamazlar. Onların anlayamadığı, Müslümanın iman gücü. “Nasıl oluyor da hiçbir şeyleri olmayan bu insanlar bu kadar güçlüler?” diye şaşırıyorlar.

Savaş; ayrılık, kayıp, yas, travma ve travma sonrası stres bozukluğu demektir

Travma, aniden ortaya çıkarak, insanın temel korkularını tetikleyen ve sonuçta insanın ruh, duygu, düşünce ve davranış yapısını, hatta değer yargılarını temelinden sarsan ve dışarıdan yardım alınmaksızın iyileşmeyen derin ruhsal yaralanmalara verilen isimdir. Filistin’de yaşayan insanlar travma üzerine travma yaşıyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey görülmemiştir.

Travmalar insanlık tarihi kadar eskidir. İlk fark edilişi Birinci Dünya Savaşı sonrası memleketlerine dönen askerlerde birtakım davranış değişikliklerine rastlar. Örneğin en ufak sesten irkilme, bağırarak konuşma, uykudan sıçrayarak uyanma, çabuk sinirlenme ve kavga etme gibi değişimler gözlemlenir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra birçok gazinin psikiyatrik hastalığı olmasına ve hastanede tedavi görmesine rağmen sivil toplum bu konuya yeterince ilgi göstermemiş. Savaştan sonra bilimsel travma araştırmaları yapan az sayıdaki araştırmacılardan biri Abraham Kardiner olmuştur. Psikiyatrist olan Kardiner, Viyana’da Freud tarafından analizi yapıldıktan sonra New York’a geri döner. Orada savaştan sağ kurtulan, uzvunu kaybeden asker ve asker aileleriyle çalışmalar yürütmüştür. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra tanınmaya başlayan bu hastalık, özellikle Vietnam’dan dönen Amerikalı askerlerde görülen travmatik stres belirtilerinin ayrıntılı biçimde araştırılmasının yanında birçok kitap ve filme konu olması nedeniyle tüm dünyada daha iyi bilinir hâle gelmiştir.

Psikiyatrist Abraham Kardiner, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra birçok muharebe gazisi ile yaptığı değerlendirmelerden sonra 1941 yılında yayınladığı çalışması ile travmatik sendromun klinik şeklini belirlemiştir (Jones ve Wessely, 2007).

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaş nevrozuna ilgi tekrar artmışsa da savaşın uzun süreli psikolojik etkileri sistematik ve geniş kapsamlı olarak Vietnam Savaşı’na kadar ele alınmamıştır. Vietnam Savaşı’ndan sonra savaştan soğumuş askerlerin örgütlü çalışmaları, savaşa katılmış askerlerin madalyalarını reddederek savaş suçlarını açıklamaları ve savaşı protesto eden savaş gazilerinin varlığı, psikiyatrik araştırmaların yapılmasında önemli rol oynayarak psikiyatristlerin travma konusu ile yakından ilgilenmelerini sağlamıştır. Yapılan çalışmalar travma sonrası ile savaş sonrası yaşanan belirtilerin ilişkisini göstererek travma sonrası stresin çerçevesi çizilmiştir (Gersons & Carlier, 1992).

Yaşamda izi silinemeyen ağır olaylar büyük korkuların, çaresizlik ve güçsüzlük duygusunun ortaya çıkmasına neden olur ve travmayı yaşamış kişilerin duygularını, düşüncelerini ve ruhsal durumlarını uzun süre etkisi altına alır. Bu tür olaylar “travmatik durum” veya “travma” olarak adlandırılır. Bir travma sonrasında insan ruhsal ve de kısmen fiziksel yaralar alır. Travmayı yaşamış kişinin dünyası değişir, artık hiçbir şey eskisi gibi gelmez ona. Fiziksel yaralar görülebilir ve doktorlar tarafından tedavi edilebilir. Buna karşın “ruhsal yaralar görülmez” ve bu nedenle sıklıkla tedavi edilmez veya haklarında konulacak teşhiste geç kalınır. Bu, travmayı yaşamış kişilere büyük acılar verir. Örneğin gerginliğe, ağrılara, uyku bozukluğuna, korku durumlarına veya depresyona neden olur.

Yaşanan bu büyük yıkımdan sonra insan bedeninde ve ruhunda hangi değişimler yaşanıyor?

Sıkıntı verici duygular: Bunaltı, korku, panik, gerginlik, irkilme, çabuk sinirlenme, çaresizlik gibi duyguların yaşanması son derece normal kabul ediliyor. Yaşanan travmatik olaydan sonra anormal bir olaya verilen anormal tepkilernormal, olası tepkiler” olarak kabul ediliyor. Halüsinasyon görme, kendi kendine konuşma gibi… Bu duyguları yaşamanız ne zayıf olduğunuzu gösterir, ne de ruhsal olarak hastalandığınızı. Bu duygular sağlıklı insanların verebileceği tepkilerdir. İnsan olduğunuz için bu tepkileri verdiğinizi unutmayın.

Uyuşukluk hissi, rüyada gibi hissetme: Yaşanan dehşet verici olaylardan sonra insanlar sanki hiçbir şey hissetmiyormuş, gerçeklik hisleri siliniyormuş gibi duygulara kapılabilirler. Kişi kendisini sanki rüyadaymış, çevresindekilerden farklıymış gibi hissedebilir. Hastaneye yaralı olarak getirilen küçük kız çocuğunun, “Amca, bu gerçek mi? Yaşıyor muyum?” diye sorması gibi… Büyük ve sarsıcı olaylardan sonra böyle hissetmek normal kabul ediliyor.

Uyku sorunları: Savaş süresince ve savaştan sonra uykuya dalmakta, uykuyu sürdürmekte zorlanabilir kişi. Kısa bir süre dalıp hemen telaş ile uyanma, kâbus görme ve uykuda bağırma gibi… Bu geçici bir durumdur ve zamanla düzelecektir. Bu durumu bastırmak için hemen uyku ilacı veya sakinleştiriciye başvurmayın.

Geçici unutkanlık, bellek sorunları yaşamak: Yaşanan olayı net hatırlamayabilirsiniz. Ne konuştuğunuza dair ayrıntıları ya da belli bir zaman diliminde yaşadıklarınızı hatırlamakta güçlük çekebilirsiniz. Yaşanan olay, önünüzdeki günlerde aklınıza gelmeye başlayabilir ya da hiç hatırlamayabilirsiniz. Ayrıntıların önemi yok; unutkanlık kalıcı olmayacaktır.

Sinirlilik ve öfke nöbetleri: Daha önce sizi sinirlendirmeyen durumlarda sanki kontrol edemeyeceğiniz bir öfkeyle doluyormuş gibi hissedebilirsiniz. Öfke hissi aslında yaşananlara bir başkaldırıştır, kabullenememenin bir işaretidir. Tabiî ki Gazze’deki gibi bir soykırıma, açlığa, soğuğa, korkuya maruz kalmanın kabul edilebilir olması mümkün değil.

Yaşanan olayın tekrar tekrar akla gelmesi: Yaşanan olay tekrar tekrar aklınıza gelmesi geçici bir durumdur. Düşünmemeye çalıştığınızda daha çok zihninizi meşgul edecektir. Olayı düşünmekten kaçınmak yerine dikkatinizi başka bir yöne çevirmeye çalışın. Fahreddin Razi’nin, “İnsan için meşguliyetten daha iyi bir tedavi yoktur” ifadesi hepimiz için mükemmel bir reçete değil midir?

Gözünün önüne flashback yani geri dönüşlerin gelmesi: Yaşadığınız olay, olayla ilgili tanık olduğunuz ya da medyadan izlediğiniz görüntüler sürekli gözünüzün önüne film şeridi gibi geliyor olabilir.

Yeniden o anı yaşıyor gibi olmak: Zaman zaman sanki tekrar o anlara dönmüşsünüz, sanki olay yenileniyormuş gibi hislere kapılabilirsiniz. Bu his sizi çok kaygılandırabilir. Bu geçici bir histir; hastalandığınızı, kontrolünüzü kaybettiğinizi, çıldırdığınızı, aklınızı kaçırdığınızı göstermez. Böyle olaylara maruz kalan sağlıklı insanlarda geçici olarak ortaya çıkabilen bir histir bu. Zamanla sıklığı azalacak ve kaybolacaktır. Bu anlarda nefes egzersizi sizi bir nebze rahatlatacaktır.

Kaçınma davranışı: Yaşanan olaydan sonra duyulan yüksek ses ya da kalabalık içine girdiğinizde, yalnız kaldığınızda giderek artan bir korku ile kaygı hissine kapılıyor olabilirsiniz.

Suçluluk duygusu: İnsanlar Gazze’deki gibi insanlık dışı bir soykırıma maruz kaldıklarında sanki kendi sorumlulukları da varmış gibi düşüncelere kapılabilirler. “Keşke orada olmasaydım”, “Keşke gitmeseydim” gibi… Sadece olayı yaşayanlar değil, ekran karşısında seyrederken hiçbir şey yapamamanın suçluluğunu hissedebiliriz. Kötüler ve suçlular, sadece sizin bu duruma maruz kalmanıza neden olan saldırgan ve saldırıyı plânlayan ve bir de bunu önlemekle yükümlü olanlardır. Ne sorumlu, ne de suçlusunuz.

Gazze’nin çocukları

Erken büyümek zorunda bırakılan Gazze’nin çocukları savaştan herkes gibi çok fazla etkilendiler. Bir nebze de olsa çocuk olduklarını hatırlatmak, yüzlerini güldürmek için psikologlar onlarla oyun oynamak istediler. Çünkü çocuğun iletişim dili oyundur. Psikolog Beragişi el-Beragişi, çocukları etrafında toplayıp oyun oynatmak için elleriyle alkışlayarak zıplamaya başladı. Ancak çocukların hiçbiri onun ne yaptığı ile ilgilenmedi bile. Bu kez de Beragişi, motive edici müzik çalarak çocukların dikkatini çekmenin başka bir yolunu denedi. “Haydi arkadaşlar, etrafıma toplanın, oyunlar oynayacağız, size hediyeler getirdik!” dedi ama hiçbir çocuk ilgilenmedi. Psikolog Beragişi, “Bu durum karşısında gözyaşlarımı tuttum” diyor ve ekliyor: “Gazzeli çocuklar küçükken büyümüş hâlde hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. Çocuk, babasına ya da annesine içme suyu taşımada yardım ediyor. Sınıfların temizlenmesi ve süpürülmesi gibi ev işlerine yardım ediyor ve ekmek için uzun kuyruklarda bekliyor. Çocuklar artık akranlarıyla oynamak istemiyorlar” dedi.

Çocukların çocukluklarını yaşamadan ruhlarının erkenden büyümüş olması ne acı. Bizler insan ve Müslüman olarak merhamet yorgunluğu yaşıyoruz. Bazı insanlarda şunu da görüyorum: “Kendimden olanın acısına dikkat etmek, kendimden olmayan insanın acısına sağır kesilmek”... Oysa şiddetin panzehri merhamettir; ötekine gitmek ve onunla hemhâl olmak, onun derdiyle dertlenmektir.

Yaşanan soykırımın yaraları nasıl sarılır, bilmiyorum. Ama bu çocukların ileride çok başarılı olacaklarından şüphem yok. Psikolojik sağlamlıkları güçlü insanlar.

Psikolojik rahatsızlıklarda en büyük ilaç sevgidir. Sosyal destek çok önemli. Anne ve babası şehit olmuş, kimsesiz kalmış çocukları, aynı soykırımı yaşayan aileler evlatlık alıp sahiplenerek onlara yalnız olmadıklarını hissettirmeye çalışıyorlar. İşte insanları ayakta tutan da birbirlerinin acılarına merhem olmak istemeleri.

Sağlıcakla kalın…