Gazze’de Batı’nın beyin ölümü

Şaşırtıcı olan, Türkiye’de bile birkaç gün süren gösterilerin Avrupa ve ABD’de sürekli hâle gelmesi. Daha ilginç olan şeyse, tümden Siyonist Evanjelist gücün üretip kontrol ettiği TV ve sosyal medya ortamında cesur ve birikimli aydınlar ile gazeteci ve tanınmış bireylerin İsrail, ABD ve Siyonizm eleştirilerinin ayyuka çıkması.

YAŞI elliyi geçmiş her Müslüman Türk gibi bendeniz de “dünyayı Yahudilerin yönettiği, tüm uluslararası kurum, kuruluş ve organizasyonların bu Yahudi milletinin kontrolünde olduğu, aynı şeyin ekonomi, kültür ve sanatı gibi pek çok alanı kapsadığı” yönündeki abartılı komplo teorileriyle büyüdüm.

Bu komplo teorilerinin çoğunun hakikat olduğunu itiraf edeyim, fakat şu muhalefet şerhini düşerek: Siyonizm ve Yahudilik bu teorilerle propaganda edilmiş ve “Yahudi: Yenilemez güç”  algısının inşâsı amaçlanmıştır. Elbette bunda çok başarılı da olunmuştur. Nitekim Yahudi’yi “zekâ, güç ve yenilmezlik” ambalajıyla yutan milyonların bu ülkede bile İsrail’e yancılığa soyunması ile “ama” yahut “fakat” içeren cümlelerle açık veya zımnen İsrail’i destekler hâle gelmesi bu başarının elim sonucu. Bu başarıyı tüm dünyaya teşmil edersek, ürün, çağdaş insan olarak belirginleşiyor.

Yazık ki, çağdaş insan bütün kimliklerinin ötesinde “gücü” kutsayıp “güçlüye tapınmayı” tıynet edinmiş derekede. İsrail’in arkasında büyük şirketler ve devletler konsorsiyumunun olduğu bir gerçek. Buna karşın “Yahudi” kimliği etrafında oluşturulan komplo teorilerinin büyük ölçüde doğrulandığı bir süreci yaşıyoruz on yıllardır. Lâkin Müslümanların Kudüs ve Gazze’de kuşatılan izzetini kahramanca savunan Hamas’ın savaşçıları, abartılı silahlarla mücehhez ve medya balonlarıyla mücessem İsrail ordusunu kara çarpışmalarında perişan etti. İsrail, bütün yıkıcı gücünü son bir aydır havada kullanmak zorunda kaldı. Çünkü şu hakikat de ayan oldu ki, bunca finans, medya, diplomasi ve silah gücünü arkasına alan Siyon çocukları, yeryüzünün en ödlek mahlûklarıdır. “Onların en şeci’si tavuktan korkar”.

Fakat geniş bir coğrafyaya yaymaya çalıştıkları bir cepheyi yalnız konvansiyonel silahlar ve hava gücüyle sürdüremezler. İlânihaye bu savaş yere inmek zorunda. İşte o vakit, İsrail ordusunun kayıpları tahammül edilemez boyutlara çıkacaktır. Öyle ki, domino etkisiyle hızlı bir çöküş beklemektedir İsrail’i ve tüm dostlarını.

ABD-İngiltere orduları Güney Kıbrıs üzerinden boyuna silah ve lojistik destek aktarıyor Aşdod Limanı’na. Kâfirlerin bu gücü karşısında Gazzeli mücahitlerin tavrı Hazreti Halid Bin Velid’in (ra) şecaatini hatırlatıyor. Hazreti Halid Bin Velid (ra), çok güçlü ve kalabalık Bizans ordusuyla karşılaşmadan önce mübareze meydanında Bizanslılara şöyle seslenmişti: “Sizin hayatı sevdiğiniz kadar ölüme müştak bir orduyla üzerinize geliyorum.”

Yine bir seferde bir adam, Halid Bin Velid’e, “Rumlar ne kadar fazla, Müslümanlar ne kadar az!” demişti. Bunun üzerine Halid Bin Velid (ra), ona şu şekilde cevap vermişti: “Rumlar ne kadar az, Müslümanlar ne kadar fazla! Hiç şüphesiz ki ordular neferlerin sayısı ile değil, zafer ile çoğalır, yenilgi ile azalır. Allah’a yemin olsun ki, eğer Aşkar’ın (atı) ayağı sıhhatli olsaydı ben onların sayısının katbekat fazla olmasını arzu ederdim.” (Halid Bin Velid’in atı, yürüdüğü bir esnada sakatlanmıştı./ Tarihu’r-Rusul-i ve’l-Muluk, 3/ 397)

Küfrün en alçak ve zalim temsilcisiyle savaşırken kendilerine Hazreti Halid Bin Velid’i numûne ittihaz eden Şehid-i Azîz İzzeddin El-Kassam’ın cesur neferlerine selâm olsun!

Şuna inanıyorum ki, Gazze’deki şanlı direniş, bu iradenin nüvesi olacak. Onların tamamı şehadeti göze almış bir güzel topluluk. Hepsi şehit edilse de tüm dünyada bir şanlı yürüyüş ve uyanışın startını çoktan verdiler.

Dünyayı ifsad eden, son tahlilde de kendilerine köleliği reddeden herkesi apaçık ve küstahça tehdit eden bu küfür koalisyonunun mağlûbiyeti için Müslümanlar arasında “Ölümden öte köy mü var? Ölürsek şehidiz, kalırsak gazi” bilincinin uyanması şart!

Elbette küfrün zulmüne karşı eliyle müdahalede bulunmak isteyen müminlerin sayıca artması, bu iradenin bir riyaset etrafında kurumsal kimlik kazanmasıyla mümkün. Bir kez daha şu acı hakikatle yüz yüze gelmenin ıstırabıyla tekrarlıyoruz ki, “Hilâfet” kurumunun ilgası, Müslüman başının gövdeden ayrılmasıydı. Bugün İslâm ülkeleri (!) arasında yaşanan karmaşa ve mevcut absürd hâlin en görünür sebebi, Müslümanların bir ortak önder, rehber, reis çıkaramamış olmasıdır. Duamız o dur ki, Rabbimiz Allah (cc) bize acır da bütün Müslümanların etrafında toplanacağı güçlü liderler bahşeder bize.

Uyanan insanlık bilinci

Gazze’deki vahşete sadece Müslümanlarda değil, Batılı coğrafyalarda da ciddî tepkiler var. Bu tepkiler sanal ortamlarda mayalanıp sokaklara da taştı. Ciddî protesto gösterilerinde topluluklar “Filistin’e özgürlük” ve “soykırımı durdurma” çağrısı yapıyorlar. Kalabalıkların öfkesi, coşkusu ve enerjisi etkileyici. Taşınan döviz ve pankartlara bakılırsa, artık İsrail ve resmî ideolojisi Siyonizm’in kolektif bir manyaklık olduğu deşifre edilmiş.

Avrupa’nın hemen hemen tamamında, hükümetlerin akıl dışı ceza tehditleriyle yasaklansa da Londra, Paris ve Berlin sokakları/meydanları vicdan sahibi yüz binlerce Avrupa vatandaşı ile dolup taşıyor. Şaşırtıcı olan, Türkiye’de bile birkaç gün süren gösterilerin Avrupa ve ABD’de sürekli hâle gelmesi. Daha ilginç olan şeyse, tümden Siyonist Evanjelist gücün üretip kontrol ettiği TV ve sosyal medya ortamında cesur ve birikimli aydınlar ile gazeteci ve tanınmış bireylerin İsrail, ABD ve Siyonizm eleştirilerinin ayyuka çıkması.

Bir bakıma küresel şeytanî odaklar medyayı kontrol etmekte zorlanıyorlar artık. Bütün insanlığı yalan ve manipülasyonlarla uyuşturma gereci olarak üretilen dijital medya platformları, tüm engellemelere rağmen Gazze’deki kanın tüm dünyaya sıçramasını sağladı. Sonuçta şeytan, kendi silahıyla vuruldu. Çünkü, “Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır” (Nisa, 76). Elbette bunlar, insanlığın geleceğine olan umutları yeşerten güzel gelişmeler.

Bütün bu olanlara bakarak, “Batılı kamuoyu nihayet gerçeği gördü. Onlar da insanlığa dayatılan küresel zorbalığın ve sömürünün faillerini ve mağdurlarını net şekilde görebiliyorlar” demek için çok erken. Bu itirazımızı temellendirebilmek için modern Batı uygarlığının bilinçaltına ve Batılı bireyin zihinsel arka plânına kısaca eğilmekte yarar var.

Gelinen noktada netleşen manzara şu: Batı uygarlığı insanlığa vaat ettiği hemen hemen bütün iddialarından vurulmuş bir sefaletin kucağında. Bu sefaletini makyajlayabilmek için bugüne kadar her nerede açık vermiş ise o alanda ürettiği kavramlarla söylem üstünlüğünü ele geçirip algı yönetmeyi başardı.

Batılılar kültürel genetik itibarıyla ırkçıdırlar. Bunu “evrensellik” makyajıyla maskelediler. Batılı, kendi uygarlık ve topluluğu dışındaki hiçbir millete insan muamelesi yapmamış, onlar üzerinde emperyal emellerini gerçekleştirinceye dek bir “medenî” yüz maskesi kullanmış, maske düşünce, ardındaki emperyal kuduz ifadeyi gizlemek için “hümanizm” maskesini takmıştır.

Batılı, güce ve egoya tapar. Bunun tabiî sonucu olarak kendi toplumsal katmanlarını oluşturmuş, gücünün yetebildiği her kimliği ve tabakayı acımasızca ezmiştir. Fakirleri, çocukları, kadınları, yaşlıları ve dezavantajlı tüm grupları, mültecileri, yabancıları (ilâ-âhir)… Bu günahını da “özgürlük, eşitlik ve demokrasi” mavallarıyla görünmez kılmayı başarmıştır.

Batılının en alçakça başarısı ise, tüm bu menfi taraflarını ve uygarlığının bu karakteristik çürüklerini, kendinin dışında kalan millet, topluluk ve halklara ait tanımlayıcı vasıflar olarak hemen hemen tüm dünyanın zihnine kodlamasıdır. “Barbar, gerici, diktatör, az gelişmiş, akıl ve bilim karşıtı, ırkçı, şiddet yanlısı, özgürlük karşıtı” gibi tüm negatif karakter tarifleri, Batılıların “ötekini” tanımlama sırasında kullandığı kavramlardır. Peki, böyle bir sistemin ürünü sayılabilecek “modern insan”ın durumu nedir?

Onun zihin hazneleri aydınlanmacı imbikten geçmiş zehirli bal ile dolu. Salt rasyonaliteyle hakikati bulma yanılgısı, onu adalet ve huzur imkânından mahrum bırakmış. Modern Batılı birey, çözümü ararken kullandığı yöntemle zihinsel körlüğünü ve şaşkınlığını artırmış hâlde. Bazen hakikate yakınlaşsa da hakikatin çeperinden dönen bir nasipsiz.

Oysa hakikat, vahye teslim olan akla bahşedilen bir temyiz kabiliyeti. İlâhî bir aydınlanma hâliyle ulaşılan cevher… Yani hakikat, hidayetin meyvesi. Bundan dolayı modern insan, İslâm ile buluşmadıkça asla bu imtiyazla ödüllendirilmeyecek. Çünkü onun kaderi, Sisphos’un kaderiyle eş!

Moderniteye iman eden her beşer, onun tarihsel suçları ve şeytanlıklarına, hırsızlık ve katliamlarına, yalanı ve hilebazlığı zirveye taşıyan üçkâğıtçılığına da ortaktır. Yirminci yüzyıl boyunca o felsefî ekoller ve ideolojiler aracılığıyla hakikat dağının zirvesine sorunlar ve bunalımlar yumağından oluşan devasa kayayı çıkarıp taşı gediğine koymaya yeltendi o beşer. Vicdan azaplarından ve bunaltılarından kurtulmak umudu ve sevinciyle, binbir zahmetle itekledi kayayı yukarılara. Hedefe yaklaştıkça sevinci arttı, sevinç ise şımarıklığa dönüştü. Tam zirve noktasına koyacakken, getirdiği kaya hızla yuvarlandı ve indi aşağı.

Tüm emekler ve zihin mesaileri, hatta harcanan zaman çöp oldu. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından artakalan yıkım, işte bu çöplük! Geçen asrın ikinci yarısından itibaren uygarlık değerleri ve ideolojiler ciddî sorgulamalara uğratıldı Avrupalı aydınlarca. Çözümse belirsizlikle sonuçlandı: İdeolojiler öldü, değerler çürüdü.

Fakat hâkim uygarlık miti ve modern kibir, “Biz bitmişiz” itiraflarına mâni oldu. Bunun yerine, ürettiği yeni ideoloji ve söylemlerle vaziyeti bugünlere kadar getirdi: Post-modernizm, post-truth çağ, toplumsal cinsiyet eşitliği, LGBTİ+Q+P+A...

EUROSTAT verilerine göre AB ülkelerinde doğan çocukların yüzde 43’ü babasız. Bu oran, hâkim uygarlığın komadaki hâlinin belirtisiydi. Gazze’de yaşanan soykırım hakkında “Ateşkese hayır! İsrail katliama devam etsin” şeklinde gösterdiği tavır ise Batı Uygarlığı’nın beyin ölümünün gerçekleştiğinin ilânıdır.

Batı Uygarlığı: “Yeryüzünü İnsansızlaştırma Projesi”

Dram o dur ki, akleden biriyseniz, var olmak sancısı ve bilincinizin homurtuları bu kayayı o zirveye çıkarıp sabitlemeden susmayacak. Aklı, vicdanı ve kalbi olan her beşer, tutarlılığı yakalayıp huzur bulmak ihtiyacında. Fakat Batı Uygarlığı, tarihin dünyayı en şedit insansızlaştırma projesi olarak hayata geçtiğinden beri, Batılı ölçütlerin standart ürünü olan modern bireye huzur yok.

Batılı başkentlerde aranan ve istenen şey, aslında kendi kayıpları. Meselâ Filistin’e özgürlük için bağıranlar, aslında öncelikle kendilerini tutsak kılan her şeyden kurtulma cehdinde değiller mi sanıyoruz? Veya Gazze’de yaşananların son tahlilde bağlısı olduğu uygarlığın üretim-tüketim biçimlerinin en somut neticesi olduğunu akledebilmiş mi bu yığınlar?

Allah ölüden diriyi çıkarıyor

Gazze’de olup bitenler yüreklerimizi dağlasa da, içimize serinlik sunan şeyler de var. Katledilen her masum, öncelikle Müslümanlar arasında, sonra da tüm insanlık içinde manen ölü milyonlarca kalbin dirilmesine ve gafil şuurun uyanmasına vesile oldular.

Zaten masum Müslümanların katli sadece Filistin değil; Yemen, Suriye, Afganistan, Keşmir, Hindistan, Doğu Türkistan ve Arakan’da on yıllardır sürüyor. Son 40 yılda, sayılan coğrafyalarda katledilen Müslümanların sayısı 40 milyonu geçti!

Zamana yayılarak, hayatın olağan akışına da yansıyan bu soykırımdan insanlık, modern bir büyü sanatı olan medya ve sanatın büyüsü (sinema, popüler kültür) ile gafil kılındı. Fakat Gazze’deki vahşet, son bir ayda zamana yayılmadan icra edilince ve bu hâl sosyal medyanın efendilerine rağmen yine sosyal medyadan tüm dünyaya sızınca, evrensel bir tepki kaçınılmaz oldu.

“O ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarıyor ve yeryüzünü ölümünün ardından canlandırıyor...” (Rum, 19)

İşte New York, Sidney, Paris, Berlin, Barcelona ve Londra’daki Gazze gösterilerini değerlendirirken akıldan uzak tutulmaması gereken gerçek bu!

Korkumuz odur ki, dünyadaki bu insanî refleks, yine küresel şeytanlarca türlü popüler olay ve trendler öne sürülerek uyuşturulacak ve sokaklarla birlikte kafalar da boşalacak.