Memleket meselesi (2): Nüfus, aile, gençlik ve eğitime dikkat!

Bu ülkede insanlar artık anne-baba olmayı bile külfet görüyorlar. Ki baktığımızda, nüfus artış hızı rekor anlamda “dip” seviyede. Nüfusumuz hızla yaşlanıyor. Bunu bir önceki ve bugünkü Aile Bakanlarımız da söylediler, söylüyorlar. Bu ülkede böyle giderse 25 sene sonra askere alacak genç bulamama ihtimâlimiz var. Şaka değil, gerçek.

BUGÜN ülke gündeminde fazla konuşulmayan, zaman zaman Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın gündeme getirdiği doğum oranlarının azılmasını yani nüfus mevzuunu gündeme getirmek istiyorum. Elbette bununla bağlantılı olarak gençliği de…


Türkiye’nin nüfusu, 85 milyon 372 bin 377 kişi olarak açıklanmıştı. Bu rakam, nüfusun bir önceki yıla göre sadece 92 bin 824 kişi arttığını gösteriyordu. Oysa TÜİK’in nüfus istatistiklerini Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNSK) üzerinden paylaşmaya başladığı 2007 yılından itibaren nüfus, birkaç istisna yılı dışarıda bırakırsak ortalama 1 milyon kişi artıyordu. 


“İstisna” dediğimiz yıllardan biri, Pandemi nedeniyle evlere kapandığımız 2020 yılıydı; nüfus 459 bin kişi artmıştı. Buna paralel olarak nüfus artış hızı da binde 1,1’e geriledi. Medyada bu rakam, son 15 yılın en düşük değeri olarak yer almış olsa da aslında Cumhuriyet tarihimizin de en düşük değeriydi. Yani manzara şu ki; Türkiye’de nüfusun yaş yapısı hızlı bir şekilde değişiyor. Nüfusun ortanca yaşı 2022 yılına göre yarım yaş artarak 34’e yükselmiş durumda. Peki, neden? 


Anlayış bozuk ise, fakir olsan ne, zengin olsan ne yazar?


Doğum oranlarının düşüşünün asıl nedenini hayat pahalılığı ve ekonomik problemler sananlar var. Meseleye buradan bakanların dünyadan haberi yok. 


Şöyle açıklayalım: Bildiğiniz üzere Almanya ve İngiltere gibi müreffeh ülkelerde de doğum oranları düşük. Hem de uzun zamandır bu böyle. Kaldı ki, ekonomisi iyi olan bu ülkelerde devlet doğum oranlarını arttırmak için çocuk başına aylık yardım da dâhil olmak üzere envaı çeşit maddî yardımda bulunuyor. Ama yine de insanlar çocuk sahibi olmuyor ve nüfusları hızla yaşlanıyor. Kaldı ki, ülkemiz birçok açıdan 40 ya da 50 sene öncesine göre daha müreffeh. Fakat 40 sene önce bizden daha fakir olmasına rağmen insanımız daha fazla çocuk sahibi oluyordu. Yani doğum oranları daha yüksekti. Demek ki asıl mesele ekonomik nedenler filan değil. Öyle olsa, fakir Afrika ülkelerinde bu kadar yüksek doğum oranı göremezdik. Asıl mesele, modernitenin ve kapitalizmin bozduğu kadın-erkek rolleri ve bunun aileye yansıması! 


Yapılan araştırmalar kadın istihdamının artışı ile doğum oranlarının azaldığını gösteriyor. Meselâ ev hanımı olmayı seçip çocuk büyüten bir kadın aşağılanıyor ve asalak muamelesi görüyor. Yani toplum tarafından kınanıyor. Hem kadın istihdamını arttırma hedefi koyup hem de doğum oranlarının artmasını beklemek gerçekçi değil.


Bu ülkede boşanmalar hızla artıyor mu? Evet. Bunu TÜİK söylüyor. Bu ülkede evlilik yapma isteği gittikçe düşüyor mu? Buna da evet. Bunu da TÜİK söylüyor. Gençler artık evlenmek istemiyorlar. Bunu maalesef Sayın Cumhurbaşkanımız da söylüyor.


Bu ülkede insanlar artık anne-baba olmayı bile külfet görüyorlar. Ki baktığımızda, nüfus artış hızı rekor anlamda “dip” seviyede. Nüfusumuz hızla yaşlanıyor. Bunu bir önceki ve bugünkü Aile Bakanlarımız da söylediler, söylüyorlar. Bu ülkede böyle giderse 25 sene sonra askere alacak genç bulamama ihtimâlimiz var. Şaka değil, gerçek. Durum bu kadar vahim! 


Bu ülkede aileye dair kanunların yetersizliğini ve yanlışlığını Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Göktaş ve Devlet’in pek çok yetkilisi anlatıyor. Meselâ süresiz nafakanın çok yanlış bir uygulama olduğunu bizzat Sayın Bakan söylüyor, fakat herhangi bir adım atılmıyor. Niçin?


Bir diğer ilginç olan ise, bu ülkede nüfusa oranla üniversite öğrencisinin çok yüksek olması. Öyle bir fazlalık ki bu, Avrupa’da açık ara birinci sıradayız. Üniversite mezunlarının büyük bir bölümü mesleksiz pozisyonda oysa. Çoğu da tek çare olarak Devlet’e “kapak atmayı” görüyor. Gençlerin kahir ekseriyetinin bu durumda olması büyük bir problem değil mi? Bütün rakamlar bunu söylüyor.




Bu ülkede nüfusa oranla üniversite öğrencisinin çok yüksek olması. Öyle bir fazlalık ki bu, Avrupa’da açık ara birinci sıradayız. Üniversite mezunlarının büyük bir bölümü mesleksiz pozisyonda oysa. Çoğu da tek çare olarak Devlet’e “kapak atmayı” görüyor. Gençlerin kahir ekseriyetinin bu durumda olması büyük bir problem değil mi?


Medyaya, eğitime, mesleğe ve yeniden aileye bakmak


Bu ülkede medya felâket bir niteliğe sahip. Akıl almaz kara para aklama rakamları gündeme geliyor. Medya organları bu yüzden kayyıma devrediliyor. Sokaktaki vatandaşın dertleri medyanın gündeminde çok az yer buluyor. Medya organları etliye sütlüye karışmadan “garantili” yapımlarla vakit geçiriyor.


Bu ülkedeki bazı televizyonlarda mukaddesatla dalga geçilen diziler yer alıyor. Bazı gündüz kuşağı programlarında edepli bir insanın ağzına bile alamayacağı konular vıcık vıcık işleniyor. Rayting için her şey yapılıyor. Ahlâksızlık pompalanıyor. Dünyanın hiçbir ülkesinin hiçbir kanalında böylesi bir dizi bombardımanı olmaz. Bu ülkenin millî ve manevî değerlerinin her biri paspas ediliyor. “Aile” kavramı yerlerde süründürülüyor. Yetkililer ise bu durumlara son vermek yerine, bizler gibi şikâyet edip duruyorlar. 


Bu ülkede denyolar, magandalar, serseriler cirit atıyor. Sokaklarda çok büyük bir güvenlik sorunu var. İnsanımızın çeteleşmiş magandalar tarafından nasıl hırpalandığını hep birlikte görüyoruz. Gözü dönmüş denyolar polisimize bile saldırıyor, darp ediyor. Polise de sorsak, savcıya da sorsak, onlar da kanunların yetersizliğinden şikâyet ediyorlar. Bu işleri çözmesi gereken Meclis aylarca tatile giriyor, dönüyor, ama yine bununla ilgilenmiyor.


Yaşadığımız en büyük kriz, ne hayat pahalılığı, ne de metrodaki nahoş manzaralar. “Ben”in keyfiliği, “biz”in saadetinin önüne geçti. Çözümse hayatın her alanını kuşatacak “yeniden ahlâk inşâsı seferberliğinde”.


Bu ülkede eğitim meselesi daha da sıkıntılı bir hâl yaşıyor. Çocuğu 6 yaşında okula veriyorsunuz, 18 yaşına kadar (12 yıl boyunca) mecburî eğitim sisteminde tutuyorsunuz. Yani okumak isteyeni de, istemeyeni de 12 yıl mecburî eğitime tâbi tutuyorsunuz. Okumak isteyene de, okumayıp zamanında mesleğe yönlendirilmesi gerekene de yazık ediyorsunuz. 


Meslek eğitim mekanizmaları çalışmıyor. Meslek liseleri, MESEM’ler (meslek eğitim merkezleri) büyük ölçüde işlevsiz hâlde duruyor. Buralarda eğitim görenlerin yüzde 80’i, hayatlarının sonraki dönemlerinde eğitimini gördükleri mesleği yapmıyor. Onca kaynak boşa gidiyor. Gençlerin onca yılı boşa gidiyor. Yani sizin anlayacağınız, al birini, vur ötekine! 


Bu görüntü içerisinde atasözü misali, “Bindik bir alâmete, gidiyoruz kıyamete”. Ama böyle olamaz, olmamalı.


Nasıl bir genç?


Gençlik, insanın düşünce yapısının şekillendiği ve insana, topluma dair birtakım değerlerin oluştuğu dönemdir. Bu dönem umudun olduğu kadar endişenin, başarının olduğu kadar hatanın da mevcut olduğu bir zaman dilimidir. Bu sebeple tarih boyunca üzerinde kafa yorulan, tartışılan konuların başında gelir gençlik.


“Bir genç nasıl olmalıdır? Bir genç bizden, toplumdan ne bekler? Bir gencin eğitimi nasıl olmalı, neye dikkat edilmelidir? Bir genç ile iletişim nasıl kurulmalıdır?” gibi soruların aslında sürekli olarak var olduğunu görmekteyiz. 


Esasında yaşam, durmak bilmeyen bir değişim geçirmektedir. Bu değişimden hareketle gençlik olgusu da sürekli üzerine düşünülmesi ve güncellenmesi gereken modern bir olgudur. Günümüzde gençlerin durumu, ilgileri, beklentileri, düşünce ve davranış biçimleri yetişkinlerin sıklıkla şikâyet ettiği bir meseledir. Pek çok kişi gençler hakkında rahatça yargıda bulunabiliyor, gençler adına birtakım fikirler beyan edebiliyor. Peki, bu olguya bakıldığında, gerçekten de gençler yanlış yolda mı ve yetişkinleri dinlemiyorlar mı? 


Gençlerin meslekî gelişimi üzerine düşünüldüğünde yetişkinlerin temel kabullerinden biri, bireyin kendisini yetiştirip meslek sahibi olduktan sonra topluma faydalı olabilmek için kesinlikle üniversiteye gidilmesi gerektiği. Kimi zaman bu durum, insanın kafasında kurmuş olduğu bir tabu olarak karşımıza çıkar. Bireyi kendine yetemeyen olarak nitelendirip bu sebeple bir üniversiteye veya mesleğe mahkûm edip o kalıpla anılması anlayışından ileri gelir bu kalıp. Peki, fabrikadan tek tip bir ürün çıkartır gibi bir muamele insana yapılabilir mi? 


İnsanın kendini geliştirmesi çok faktörlü bir süreçtir. Bu sürece aile, okul, toplum, deneyim gibi birçok faktör katkı sağlar. Temel eğitimini alan bir insanın istediği bir yaşamı devam ettirip topluma katkı sağlaması hem kişi, hem de toplum açısından daha yararlı değil midir? 


Bir öğretmen olarak Nurettin Topçu gençlere şu şekilde hitap eder: “Bizim işimiz, sizin yalnız zekalarınızı işlemekten ibaret değildir. Aynı zamanda kalplerinizi yoğurmaktır. Biz, sizin birtakım dersleri öğrenen zekâ makinaları olduğunuzu hiç düşünmedik.”


Cemil Meriç ise şöyle diyor: “Din problemi, şer problemi, Avrupalılaşma problemi (...) bizim de gevelediğimiz mefhumlar.  Ama kimsenin bu problemler üzerine kafa yorduğu yok. Sağ, kovuğuna çekilmiş, münzevi, mazlum, mustarip. Sol, eline tutuşturulan reçeteyi kekeliyor mânâsını anlamadığı reçeteyi. Tek ortak duygu, düşmanlık. Diyalog yok. Tanzimat’tan (...) beri hazır elbiseye meraklıyız, hazır elbiseye ve hazır medeniyete (...). Tefekkür kılıçla fethedilmez, bir parça kendi kafamızla düşünmek ne kadar güç.”


Mesele “beklenti ve umut”. Çünkü gençlerle ilgili eleştiriler sıralandığında, bu bahis çoğu zaman gözden kaçıyor ve olgu tek taraflı değerlendiriliyor.


“Toprak sarsılıyor. Hep birden esfel-i safilîne yuvarlanmak istemiyorsak, gözlerimizi açmalıyız. İnsanlar sloganla güdülmez. Düşünceye hürriyet, sonsuz hürriyet…


Kitaptan değil, kitapsızlıktan korkmalıyız. Bütün ideolojilere kapıları açmak, hepsini tanımak, hepsini tartışmak ve Türkiye’nin kaderini onların aydınlığında fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşâ etmek… İşte en doğru yol!”


Bu coğrafyayı, bu toplumu dert edinen her bireyin, aynı çatının altında kendini geliştirip faydalı şeyler yapmak adına her konuyu tartışmaya açmak ve konuşmak istediğinden bahsediyorum. Örneğin yetişkinlerin anlaşamadığı, buluşamadığı pek çok konuda/ortamda gençler daha rahat buluşabiliyor, farklılıklarına rağmen bir şeyler yapmak için çabalayabiliyorlar. Savaş Barkçin, “Sadece bugünle, sadece ayrıntılarla ilgilenenlerin aklı karışır. Asıl mesele, olayların bütünlüğünü görmek, olayların anlamını keşfetmektir” der. Gerçekten de sürekli olarak aktüel tartışmaların içinde yer almak, genci ümitsiz ve kaygılı bir konuma sevk ediyor. 


Bir konunun haklı veya haksız olup olmaması tartışmasından öte olarak, bir genç için kendini geliştirmek, işini iyi yapmak daha öncelikli durumdadır. Çünkü kişi kendini donanımlı olarak yetiştirip işini iyi yaptığında, zaten mevcut tartışmaya olgun bir şekilde yaklaşıp çözümü için aktif bir çaba gösterecektir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Türkiye, evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor” sözü, gençlerin zihnindeki yorgunluğu ve mevcut durumu anlatmaya dair çok yerinde bir ifade. Gündelik tartışmalar, gelecek kaygısı, kılavuz eksikliği, sahipsizlik ve dinlenilmeme hissi nedeniyle ümitsizlik, gençlerde yaygın ve bir o kadar da zor bir durum.


Şairin dediği de boş yere değil: “Ye’s öyle bataktır ki, düşersen boğulursun./ Ümîde sarıl sımsıkı, seyret, ne olursun!”


Eskiden önemsenmeyen pek çok alanın internet ve sosyal medya aracılığıyla çok geniş kitlelere nasıl hizmet verdiği gerçeği oldukça bariz. Fakat bu ümit, gençlerin anlaşılması ve onlara sahip çıkılmasıyla yeşerecektir. Doğru iletişim kurulduktan sonra gençlerin umutlarının ve hayâllerinin somut anlamda nereye kadar gideceğine dair birkaç örnek vermek istiyorum. 


Örneğin 10-20 yıl önce bilgisayar ile uğraşmak ve oyun oynamak vakit kaybı ve boş zaman olarak değerlendiriliyordu; lâkin günümüzde oyun, yazılım ve tasarım gibi alanlardaki yaratıcılık ve deneyimin nelere sebep olduğunu görmekteyiz. Pek çok sektörün gerçekleştiremediği kazanımları bilgi ve teknoloji çağının inanılmaz devinimi içerisinde bu alanlar kolaylıkla elde ediyor; milyonlarca, milyarlarca dolarlık yatırımlar alıp ihracat yapılabiliyor. Ayrıca eskiden önemsenmeyen pek çok alanın internet ve sosyal medya aracılığıyla çok geniş kitlelere nasıl hizmet verdiği gerçeği de oldukça görünür durumda. Bir tasarımcının yapmış olduğu kaliteli bir video, kısa bir süre içerisinde dünya gündemini yeniden belirleyebiliyor. 


İlkokuldan üniversiteye kadar gençliğin umut ve beklentilerini çok iyi bir şekilde yansıtan ve somut bir çözüm olarak önümüzde duran kıymetli bir örnek TEKNOFEST.


TEKNOFEST’te bir gencin rolünü incelediğimizde, aslında gençlerin neyi nasıl istediğine dair pek çok veri de göz önüne gelmektedir. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz: Şeffaf bir süreç yönetimi ve gencin inisiyatif alabilmesi, aktif ve interaktif bir grup çalışması, endisiyle benzer idealler taşıyan kişi ve kurumları muhatap olarak yanında bulabilmesi, kendisinin dinlenmesi ve dikkate alınması, kılavuz bulabilmesi, somut proje ve ürün çıkarılması ve bu projeler kıymete değer bulunduğunda insanlığa fayda için desteklenmesi… Kısacası; aslında modern dünyanın şartlarına uygun bir şekilde çalışabilmesi, anlaşılması ve kendini önemli hissetmesi…


Dolayısıyla onların dilini kavrayabilmek ve onların ne istediğini sezebilmek, toplumun ve geleceğin inşâsında ortak hareket edebilmeyi de devamında getirecektir. Ortak dili kurabilmek adına rol model ve kılavuz eksikliğini gidermek, belki de en önemli çözümlerden biri olacaktır.


Unutulmamalıdır ki, gençlerin umutları ve beklentileri ne kadar yüksekse, toplumun geleceği de o denli parlaktır. Birbirimizin dilini ve hâlini anlayıp bu coğrafya için el ele vererek alın teri dökmek önemli bir sorumluluk, geçmişimize ve insanımıza dair borcumuzdur. 


Sevgili, gözümüzün bebeği, geleceğimiz gençler! 


Ne olur, çözüm odaklı olun. Kafanızın yazılımını “Bir iş nasıl olmaz?” diye uyarlamayın; nasıl olabileceğini düşünecek ve arayıp bulabilecek bir kafa yapınız olsun. Tarihinizi iyi bilin. Millî ve manevî duygularımızı asla terk etmeden, yeni dünya düzeninde yerinizi alın. İşin olumsuz yanlarına takılıp kalmayın. İntikam hırsıyla yanmayın. Hep ileriye, geleceğe bakın. Küçük şeylerden de zevk alın. Günlük politikalar ve kısır siyasal çekişmeler sizi esir almasın. Başkalarının yapamadıklarını konuşmak yerine kiminle ne yapabileceğinizi araştırın. Eleştiri ve tenkide açık olun. Şükrü ihmâl etmeyin, Allah’a şükrün yanında insanlara da teşekkür edin. Kalbinizi temiz tutun, zira ameller niyetlere göredir. Aklınız, kalbiniz ve zevkiniz selim olsun.