Filistin meselesi üzerinden yürütülen algı operasyonu

Kimse “Siyonist Yahudiler bizi arkamızdan vurdu” demiyor. Ama Arap ihaneti abartılı bir şekilde sürekli ısıtılıp ısıtılıp gündeme getiriliyor. Hatta bu servisler de her nedense İsrail’in Filistin’de yaptığı saldırı günlerine denk getiriliyor. Biz de bu algı operasyonuna kendimizi kaptırarak birbirimize düşüyoruz. Hâlbuki yapılmak istenen, Müslümanlar arasında bir birlik olmamasını sağlamaktır. Arap düşmanlığının altında yatan ise aslında telaffuz edilemeyen İslâm düşmanlığıdır.

7 EKİM 2023’ten beri dünya, Filistin’de yaşanan katliamı canlı yayından izliyor. Bazılarının adına “savaş” dediği ama asla ve asla savaş olmayan bu insanlık dramı İsrail terör devletinin icra ettiği bir soykırımdır.

Savaş, iki devletin orduları arasında yapılan silahlı mücadeledir. İsrail ordusunun uçağıyla, tankıyla, topuyla, kara ve deniz güçleriyle saldırdığı Gazze ise artık hiçbir geçerliliği olmayan, kâğıt üstündeki bir devletçiğin mazlum bir şehridir. Ordusu yoktur, uçağı yoktur, tankı yoktur, nükleer silahı yoktur, savaş gemisi yoktur. Buna karşılık “HAMAS” isminde bir çatı altında toplanan bir avuç vatanperverin onurlu bir direnişi vardır. Bugüne kadar ellerinde sapanlarla işgalci İsrailli teröristlere taş atan çocuklara karşı İsrail canisi her türlü silahla karşılık verdi.

Filistinliler, kendi topraklarında İsrail’in terör devletinin kurulduğu 14 Mayıs 1948 tarihinden beri zorunlu göç ve katliamlara maruz kaldıkları için o güne “büyük felâket” anlamına gelen “Nekbe” ismini vermişler. İsrail terör devleti o günden bugüne kadar Filistinlilere ait 774 köy ve kasabayı işgal ederken, 531’ini ise tamamen yıktı, Filistinlilere yönelik 70 katliam gerçekleştirdi ve yaklaşık 15 bin kişiyi öldürdü. [i]

Anadolu Ajansı’nın bildirdiğine göre, son Gazze saldırılarında ise, 7 Ekim 2023 ilâ 27 Aralık 2023 tarihleri arasında 8 bin 500’ü çocuk, 6 bin 300’ü kadın olmak üzere 21 bin 110 Filistinli öldürüldü.

Saldırılarda 201 doktor, hemşire ve ilk yardım görevlisi ile 60 gazeteci öldü. Yaralı sayısı da 54 bini geçti. Kayıp sayısı ise enkazda ve sokaklardaki cesetler dâhil olmak üzere 8 bin 500’ü aştı. Bunların 4 bin 400’den fazlasını yine kadın ve çocuklar oluşturdu. 98 hükümet binası ve 66 okul olmak üzere 43 bin konut tamamen yıkıldı, 266 okul ve 225 bin konut ise kısmen yıkılarak kullanılamaz hâle geldi. Bombalanan 170 camiden 83’ü de tamamen yıkıldı.[ii]

Maalesef Birleşmiş Milletler başta olmak üzere sözde medenî geçinen ABD ve Batılı birçok ülke, İsrail’in yaptığı bu insanlık dışı soykırıma ya sessiz kalıyor ya da utanmadan açıkça destek veriyor. Hükümet İsrail’e karşı net bir tavır içindeyken, ülkemizde kimi çevreler İsrail terör devletinin Gazze’de icra ettiği akıl almaz soykırımı meşrulaştırmak için eski defterleri karıştırıp, “Filistinliler topraklarını Yahudilere sattılar”, “Araplar bizi sırtımızdan vurdu”, “Tarihte Yahudilerle hiç savaşmadık”, “Filistin, Kıbrıs meselesinde bizi yalnız bıraktı” ve “Filistin PKK terörünü destekliyor” gibi bazı mesnetsiz iddialarda bulunuyorlar. Ancak şunu başından belirtelim ki, hiçbir bahane otuz bin insanın öldürülmesini, yerinden yurdundan edilmesini meşru kılamaz. Bunun aksini iddia etmek merhametsizlik, izansızlık ve vicdansızlıktır.

19’uncu yüzyıldan beri Siyonist hareket

Siyonistler 1897 tarihinden beri Filistin topraklarını ele geçirmek için faaliyette bulunuyorlardı ki bu zaten başlı başına bir ihanetti. Zira o tarihlerde Filistin bizim toprağımızdı. Bu durum maalesef atlanan bir husustur.

Theodore Herzl veya diğer adıyla Binyamin Ze’ev önderliğindeki Siyonistler, 1901 yılında Sultan İkinci Abdülhamid’e, Osmanlı İmparatorluğu’na malî ve teknolojik yardım sağlanmaya karşılık Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi yerleşimi kurulmasını teklif etmişlerdi. Sultan bunu reddedince Siyonistlerin hedefi olmuştu. Bu sayede tahttan indirilmiş ve ülkemiz hızla bir kaosun içine sokulmuştu.

 

Halep’te Yarbay Emin Bey ve Kurmay Yarbay Şakir Nimet Bey önderliğinde “Halep Teşkilât-ı Milliyesi”, Şam’da Şefik Bey komutasında “Suriye ve Filistin Müdafaa-i Kuvayi-i Osmaniye Heyet-i Umumiyesi”, yine Şam’da “Gönüllü Kahire Fırkası” gibi oluşumlar Fransızlara karşı savaşan ve Türklerle iş birliği yapan oluşumlardı.

 

Harbe nasıl girdik?

Dünya hızla bir savaşın eşiğine doğru giderken, Osmanlı Devleti durumu yakînen takip ediyor ve bilinenin aksine ittifak hâlinde bulunan İngiltere, Fransa ve Rusya’ya yakınlaşma çabaları sarf ediyordu. Bir yandan da olası savaş için hazırlık yapan Osmanlı, 1913 yılında ordu ve bürokraside birtakım yeniliklere gitmişti. Osmanlı bu amaçla kara ordusunda Almanlarla, deniz kuvvetlerinde İngilizlerle, maliye ve gümrük işlerinde de Fransızlarla iş birliği içindeydi. Böylece kendisini tek bir ülkenin güdümüne sokmak istemiyor, herkese eşit mesafede yaklaşıyordu.

Türkiye, 1911 yılında İngilizlere ittifak teklifinde bulunmuş ve bunun bir göstergesi olarak 3 milyon sterlin ödeyerek iki zırhlı savaş gemisi (dretnot) yapılması anlaşması yapmıştı. Hatta Cemal Paşa, 1914 Haziran’ında Fransa’ya ittifak önerisinde bulunuyor, onlar da Rusya’nın onayı olursa bunu kabul edebileceklerini söylüyordu. Yine 1913 ve 1914 yıllarında İngilizler ile Fırat ve Dicle üzerinde taşımacılık ve Arap yarımadasında sınır düzenleme anlaşmaları yapılmıştı. Buna karşılık İngilizler, 29 Temmuz 1914’te dönemin Denizcilik Bakanı Churchill eliyle bahsi geçen iki zırhlı savaş gemisini teslim etmeyip el koyuyordu ki 1915’te bu gemilerle Çanakkale’yi bombalayacaklardı.

Haziran 1913’te Tevfik Paşa, İngiliz-Osmanlı ittifakı konusunu yeniden gündeme getirip Dışişleri Bakanı Edward Grey’e Türklerin 1911’de yapmış olduğu ittifak teklifini hatırlatmış, ancak İngiltere, Türkiye’nin teklifini bir kez daha reddetmişti. Tüm bu olumsuzluklar Osmanlı’yı Almanların safına itmiştir. Kaldı ki İngilizler, Türklerin savaşa girmeme ihtimâlinden de korkuyorlardı. Bu konuda Salahi Sonyel[iii] şu çarpıcı bilgileri veriyor:

“1914 yılı Ağustos’unda Birinci Dünya Savaşı patlayınca, Lawrence, Savaş Bakanlığının Londra’daki harita bölümünde bir sivil işgüder olarak görev alıyor, ona, Sina’nın askerî bir haritasını yapmak görevi veriliyordu. 18 Eylül 1914’te Oxford’dan Bayan Reider’a gönderdiği mektupta şöyle diyordu: ‘Türklerin savaşa girmek niyetinde olmadıklarını korkuyla seziyorum, çünkü onları Küçük Asya’ya sıkıştırmak ve dahası, orada bile vesayet altına almak bir gelişme olacaktır. Her şey, Enver’in yeniden başıboş bırakılmasına dayanır...”[iv]

Sanıldığının aksine Ruslar 17 Ekim 1914 tarihinde Karadeniz sahillerimizi bombalamış ve bunun üzerine Almanlardan bize geçen Yavuz ve Midilli (Goben ve Braslau) gemilerinin 29 Ekim tarihli meşhur Karadeniz Baskını vuku bulmuştur. Konu ile ilgili Enver Paşa’nın Meclis-i Mebusan’da 22 Eylül 1915’te yaptığı konuşmada geçen “Karadeniz’de Rusların suikastı neticesi patlayan toplar bizi de bu harbe soktu. İlk anda anlaşılıyordu ki, bugün düşmanlarımız olan hükümetler daha çoktan beri hudutlarımızda bizi bir an evvel ezip mahvetmek için hazırlanmışlar ve kemâl-i tehalükle bu anın vürudunu bekliyorlarmış. Her taraftan hücuma maruz kaldık” sözleri de bu durumu izah etmektedir. Ancak her nedense bu durum söylenmez ve savaşı başlatan hâdise olarak 29 Ekim Karadeniz Baskını gösterilir.

Oysa Genelkurmay Başkanlığı’nın hazırladığı “Birinci Dünya Savaşı’nda Deniz Harpleri” isimli kitapta şu bilgiler verilmektedir:

“Rus donanması Ağustos başından itibaren çeşitli taciz hareketlerinde bulunmaya başladı. Bir muharebe gemisi ve bir muhrip, 3 Ağustos’ta Fener dubası yakınında bir şilebi yokladı, bir kruvazör de Osmanlı bandıralı Halep vapuruna yaklaşıp bir saldırıda bulunmadan uzaklaşmıştı. 6 Ağustos’ta Karadeniz Ereğlisi ve Şile açıklarında 2 Rus kruvazörü, Giresun açığında 5 savaş gemisi bot gösterdi. 16 Ağustos’ta Rus donanması seferber edildi, kıyı tahkimatı sağlamlaştırıldı, Kerç Boğazı’na mayın döküldü. Aynı gün Samsun açığında 4 savaş gemisi görüldü. 7 Eylül’de Sakarya-Akçakoca arasında 7 savaş gemisi, 22 Eylül’de Zonguldak önünde 13 savaş gemisi, 11 Ekim’de Hopa’da 1 kruvazör ve 5 muhrip görüldü. Rusların Osmanlı’nın Karadeniz kıyılarındaki bu tür tacizleri, 27 Ekim günü Osmanlı donanmasının İstanbul Boğazı’nın Karadeniz tarafında toplanmasına kadar sürdü. (s.57)

Rusların 17 Eylül 1914’te, Romanya’dan getirtilmekte olan on bin çuval una el koymaları, Doğu illerimizde Türkiye’nin tarafsızlığını bozucu nitelikte bazı olaylar çıkarmaları… (s.58)

Rus filosu denizde ve ertesi günü de Sivastopol’e dönmüş bulunmaktaydı. Bu limandaki sürekli faaliyet, bir yardımcı kruvazörün mayın yüklü oluşu ve ‘Prut’ adlı bir mayın gemisinin mayın yüklemek ve ertesi günü Sivastopol açığında filoya katılmak üzere Yalta’ya gönderilmiş olması, bir an önce tekrar denize açılmak gayretinde olan Rus filosunun Karadeniz Boğazı’na karşı bir mayınlama hareketine hazırlandığını göstermekteydi. (s.58)”[v]

Yine aynı eserde, Rusların umumî bir harpte boğazları diğer devletlerden önce ele geçirmek için Mart 1914’te bir plân hazırladıkları ve bu işe bir ordu ayırdıkları, ancak Yavuz ve Midilli harp gemilerinin Türk donanmasına katılmasıyla güvenilir bir çıkarma yapılamayacağı kabul olunarak bu plândan vazgeçildiği de yazmaktadır (s.45).

 

 

29 Nisan 1916’da Kut’ül Amâre Kuşatması sonrasında İngiliz kuvvetlerinin Osmanlı Devleti’nin 6’ncı Ordusu karşısında bozguna uğramasından 17 gün sonra, 16 Mayıs 1916 tarihinde Britanya ve Fransa arasında yapılan Sykes-Picot Anlaşması ile aslında kalemimiz kırılmıştı.

 

Kalemimiz nasıl kırıldı?

29 Nisan 1916’da Kut’ül Amâre Kuşatması sonrasında İngiliz kuvvetlerinin Osmanlı Devleti’nin 6’ncı Ordusu karşısında bozguna uğramasından 17 gün sonra, 16 Mayıs 1916 tarihinde Britanya ve Fransa arasında yapılan Sykes-Picot Anlaşması ile aslında kalemimiz kırılmıştı. Bu anlaşma, aynı yılın Ekim ayında Rusya tarafından onaylanmıştı. Anlaşma gereği Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu’daki topraklarının paylaşılması öngörülüyordu. Bu antlaşmaya göre TrabzonErzurumVan ve Bitlis ile Güneydoğu Anadolu’nun bir kısmı Rusya’ya; Doğu Akdeniz bölgesi, Adana, Antep, Urfa, Mardin, Diyarbakır, Musul ile Suriye kıyıları Fransa’ya; Hayfa ve Akka limanları, Bağdat ile Basra ve Güney Mezopotamya İngiltere’ye verilecektir. Fransa ile Britanya’nın elde ettiği topraklarda Arap devletleri konfederasyonu veya Fransız ve İngiliz denetiminde tek bir Arap devleti kurulacak, İskenderun serbest liman olacak ve Filistin’de, kutsal yerleşim yeri olması nedeniyle bir uluslararası yönetim kurulacaktır.

Oysa İngiltere, Haziran 1913’te, Tevfik Paşa’nın ittifak teklifini reddedince, o sırada dışişlerinde çalışan ve sonradan İstanbul Büyükelçisi olacak olan Mallet, bu cevaba tamamen karşı çıkmıştır. Mallet, bu konudaki görüşlerini dile getirmiş, “Osmanlı’dan kalan toprakların bütünlüğünün sağlanması İngiltere’nin lehinedir. Asya vilâyetlerinin çıkar alanlarına bölünmelerinin kendilerine bir fayda sağlamayacağını, aksine hem Akdeniz’deki güçler dengesinin, hem de İngilizlerin Mısır, İran Körfezi ve Hindistan’daki durumunun ciddî şekilde etkileneceğini ve dolayısıyla Avrupa’ya savaş getirebileceğini” belirtmiştir.[vi]

Bu durum, daha 1913 yılında İngilizlerin Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamayı kafaya koyduğunu göstermektedir. İlginçtir ki, Lawrence dahi Türklere olan kini bir yana, 20 Nisan 1915’te yine arkeolog dostu D. G. Hogarth’a gönderdiği bir mektupta, Türk Devleti’nin varlığına son verilmesinin kendileri için uygun olmayacağını şu şekilde yazar: “Zavallı yaşlı Türkiye, birliğini zor sürdürüyor. Herkes onun son zamanlardaki parlak başarılarından daima söz eder, ama gerçekte çok acınacak bir durumdadır. Onunla ilgili her şey oldukça mide bulandırıyor ve onun varlığına son vermenin iyi olacağına inanasım geliyor. Ama bu bizim için uygun olmayacak…”[vii]

Dikkat edin, o tarihlerde ortada henüz Sykes-Picot Anlaşması da yoktu. Ama İngilizlerin niyetinde Osmanlı’yı yıkmak ve parçalamak vardı.

Filistin Cephesi’ndeki Arap ihaneti

Filistin Cephesi’nde çok fazla hissedilmese de cephe gerisinde ve Suriye bölgesinde Hıristiyan Arapların başını çektiği ayrılıkçı Arap milliyetçiliği cereyanı ve Hicaz bölgesinde çil çil İngiliz altınları ile körüklenen Şerif Hüseyin İsyanı da ordumuz için büyük bir tehlikeydi. Bu isyana Medine Müdafii Fahreddin Paşa’nın anlattığı gibi beş bin Arap eşkıyasının katıldığını da belirtmeliyiz. Ancak tüm Arap coğrafyasında bize isyan eden eli silahlı kişilerin ancak bu kadar olduğunu, Hatta gerek Şerif Hüseyin İsyanı’nı ve gerekse bölgedeki Arap milliyetçiliği akımının asıl kaynağının İttihatçıların yanlış politikaları olduğunu da belirtmek gerekir.

Cevat Rıfat Atilhan bu konuda şu çarpıcı tespitleri yapıyor: “Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın Beyrut ve Şam’da astırdığı ayandan Abdülhamid Zehravî Efendi ve mebus Şefik el-Müeyyed Bey gibi Arap milliyetçilerinin reislerinin feci akıbeti, bir de yoktan yere Türk-Arap düşmanlığını körüklemiş ve ordunun ileride ve geride her kademesinde mevcut olan Arap zabitlerini tahrik ederek zavallı Mehmetçiği müthiş bir yangın ve dört taraflı bir felâketin göbeğinde bırakmıştı.”[viii]

Halep’te Yarbay Emin Bey ve Kurmay Yarbay Şakir Nimet Bey önderliğinde “Halep Teşkilât-ı Milliyesi”, Şam’da Şefik Bey komutasında “Suriye ve Filistin Müdafaa-i Kuvayi-i Osmaniye Heyet-i Umumiyesi”, yine Şam’da “Gönüllü Kahire Fırkası” gibi oluşumlar Fransızlara karşı savaşan ve Türklerle iş birliği yapan oluşumlardı.

Yemen’de İmam Yahya Bin Hamideddin, İtilaf Devletleri’ne karşı mücadele eden bir Arap liderdi.[ix] Cengiz Çandar da konu ile ilgili bir yazısında, “Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da Türk kuvvetlerini ‘arkadan vuran’ herhangi bir olay olmamıştır” demektedir.[x] Kut cephesinde ise Arap liderlerinden Uceymi Paşa, deve süvarileriyle bize destek olmuş ve İngilizlerin Kut’ta yenilmesinde en büyük paya sahip olacaktır.[xi]

Ayrıca bölgede bu kritik dönemde bize ihanet etmenin İslâmî kardeşlikle bağdaşamayacağını, Türk düşmanı İngiliz ve Fransızların Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasına yardımcı olacaklarını beyan ederek İngilizlerle yapılacak iş birliğine şiddetle karşı çıkanların başında Aziz Ali El Mısri Paşa ile Emir Şekip Arslan bulunmaktaydı.

 

 

Bugün bazı kesimler bu gerçekleri görmezden gelirken, bir de “Biz Yahudilerle hiç savaşmadık ki” yalanını, dahası algısını da körüklemeyi ihmâl etmiyorlar. Ancak bakıyoruz ki, gerçekler hiç de öyle değil. Nasıl ki Doğu Cephesi’nde bir Ermeni ihaneti varsa, Filistin Cephesi’nde de bir Siyonist Yahudi ihaneti söz konusu.

 

Filistin Cephesi’nde Siyonist Yahudi ihaneti

Bugün bazı kesimler bu gerçekleri görmezden gelirken, bir de “Biz Yahudilerle hiç savaşmadık ki” yalanını, dahası algısını da körüklemeyi ihmâl etmiyorlar. Ancak bakıyoruz ki, gerçekler hiç de öyle değil. Nasıl ki Doğu Cephesi’nde bir Ermeni ihaneti varsa, Filistin Cephesi’nde de bir Siyonist Yahudi ihaneti söz konusu.

Yahudi kökenli ünlü İngiliz tarihçisi Martin Gilbert, “A Complete History of First World War” kitabında, “Filistin’de Allenby ordusu, Yafa’nın kuzeyindeki sahilin yanı başındaki ovada Kudüs’ün kuzeyine doğru harekete etmeyi beklerken, birçoğu Rusya doğumlu 5 bin Filistinli Yahudi silah altındaydı” diyor. Bölgede bizzat savaşan Şükrü Mahmud Nedim Paşa da bu durumu şu sözlerle teyit ediyor: “Kaçamaklı yollarla daha önceleri gelerek Filistin’de ikâmet eden Siyonist Yahudiler, Birinci Dünya Harbi sırasında Osmanlılara büyük felâketler açan her türlü istihbaratı İngilizlere sunmuşlardı. Yahudilerin bu hizmetlerine karşılık İngilizlerce Filistin’e yerleşmelerine müsaade edileceği vaat edilmişti. Meşhur ‘Belfour Vaadi’ olarak adlandırılan bu vaadi tahakkuk etmek için çekirdek bir nizamî Yahudi kuvveti teşkil edilmiş, bu kuvvet savaşın son yılında İngilizlerin yardımıyla bir Yahudi tugayına dönüştürülmüş ve Mısır’a İngilizlerle birlikte savaşmak üzere gönderilmişti.”[xii]

Yine görüyoruz ki, Balfour Bildirisi’ni gerçekleştirmek amacıyla İngiliz Yahudileri, 38’inci Kraliyet Tüfekli Taburunda örgütlendi. Bunlara 39’uncu Amerikan ve 40’ncı Filistin Taburları da katıldı. Birlikler sonradan “Birinci Yahuda Alayı” altında birleştirildi.[xiii] Bu Siyonist Yahudi tugayı, 1918 yılının sonlarına doğru İngilizlerle birlikte Türklere karşı savaşmak üzere önce Mısır’a, sonra Filistin Cephesi’ne gönderilmiş ve İngilizlerin yanında Türklere karşı muharebeye girmiştir. “Chaytor Kuvveti” denilen bu kuvvetin görevi, İngiliz kıtaatlarının sağ kanatlarını himaye edecek, Ürdün vadisini geçecek İngiliz süvarilerinin hareketlerini kamufle edecek ve Aşağı Ürdün vadisinde birtakım manevralar yapmak suretiyle Türklere İngiliz saldırılarının Amman’a yapılacağı izlenimini vermekti.[xiv]

Filistin’de yaşayan Yahudiler de boş durmuyorlar. Celil Bozkurt’un tespitlerine göre, İngiliz General Allenby’nin nihaî Filistin taarruzunu desteklemek için Filistin Yahudileri, Yahuda Alayı’nı takviye amacıyla Filistin’de asker alma büroları açtılar. Bu durum, Yahudiler arasında büyük bir coşku ve sevinçle karşılandı. Özellikle Rusya Yahudisi gençler, toplumu söz konusu alaya katılmaya teşvik etti. [xv]

Peki, söyleyin bakalım, hani biz tarihte Yahudilerle hiç savaşmamıştık?

 

İngilizlere karşı sözüm ona savaşan Alman ordusu bile bu tezgâhın bir parçasıydı. Almanların Filistin’de ikâmet eden Alman asıllı Yahudilerle iş birliği yaptıkları, bu Yahudileri korudukları, Yahudilerin ise Almanlardan aldıkları malûmatları İngilizlere aktardıkları Türk İstihbaratı tarafından tespit ve tevsik edilmişti.

 

Cephede faaliyet gösteren Yahudi casus örgütleri

Siyonist Yahudilerin ihanetlerini daha çok Filistin cephesinde savaşırken gördük. Birinci Cihan Harbi’nde Filistin Cephesi’nde savaşan ve hatıralarını kitaplaştıran merhum Cevat Rıfat Atilhan, o cephede yaşanan bu ihaneti ve ordumuzun ahvalini şu cümlelerle resmediyor:

“Bütün cephelerin önü düşman, gerisi Yahudi casuslarıyla çevrilmiş. Öyle bedbaht bir ordu ki, eğer sadece kuvvetli ve zengin düşmanlarıyla çarpışsa, eğer sadece kendilerine mertçe ve askerce cephe almış belli bir düşmanla savaşsa, karşısındaki ne kadar kuvvetli ve hazırlıklı olursa olsun, muhakkak ki onu Çanakkale’de yaptığı gibi paçavra edecek ve sırtını yere getirip geldiği yere defedecek...”[xvi]

Siyonist Alman subayların ihaneti

Siyonist Yahudi ihaneti o kadar girift bir hâldeydi ki bizimle birlikte İngilizlere karşı sözüm ona savaşan Alman ordusu bile bu tezgâhın bir parçasıydı. Almanların Filistin’de ikâmet eden Alman asıllı Yahudilerle iş birliği yaptıkları, bu Yahudileri korudukları, Yahudilerin ise Almanlardan aldıkları malûmatları İngilizlere aktardıkları Türk İstihbaratı tarafından tespit ve tevsik edilmişti.

Türklerce casus oldukları saptanan Alman asıllı Yahudiler hakkında, Almanların tavassutuyla ve hatta baskısıyla Suriye ve Lübnan’da Araplara yapıldığı gibi hiçbir idam cezası infazı yapılmamıştır. Oysa aynı suçu işledikleri kabul edilen Araplar idam edilmişlerdir.[xvii]

Cevat Rıfat, “Almanlar, Türkleri harbe sürüklemek için ne mertebe çalışmışlarsa, son mağlûbiyetin husule gelmesinde de o kadar acı rol oynamışlardır”[xviii] diyecek ve cephedeki Alman ihanetinin Osmanlı Ordusuna katılan Alman Islah Heyeti içerisinde gelen komutanlardan Filistin-Suriye Cephesi’nde görev alanlarının Yahudi olması veya Dünya Siyonist Örgütü ile bağlantılı olmasından kaynaklandığını söyleyecekti.[xix]

Meselâ Filistin’de David Ben Gurion ve Yitzhak Ben Zvi’nin de aralarında bulunduğu Siyonist liderler tutuklanmışlar ama o zamanki kanunlar gereği idam edilmeleri gerekirken sınır dışı edilmişlerdir.

Filistin cephesindeki Siyonist casusluk örgütleri

NİLİ: Yahudilerin bölgede kurduğu birçok casusluk örgütü vardır. Bunlardan biri de botanikçi Aaron Aaronsohn’un 1915 yılında kardeşleriyle birlikte kurduğu “NİLİ” casusluk örgütüdür.

Kardeşlerden biri olan Sara Aaronsohn, NİLİ’nin en tehlikeli ajanıdır ve Cemal Paşa ile yakınlık kurup bu sayede ordu hakkındaki mahrem bilgileri elde ederek İngilizlere uçurmuştur. Bu örgüt o dönemde yüzbaşı olan Cevat Rıfat Bey tarafından deşifre edilmiş ve çökertilmiştir.

Cevat Rıfat Atilhan, hatıralarında İngilizler adına binlerce Yahudi casusunun bölgede cirit attığını belirterek, “Onları ekmeğini yediği, iyiliğini gördüğü, evine sığındığı asil bir milletin sırtına ölüm hançerini saplamak için idare eden teşkilâtın reisi, ilk Kudüs Umumî Valisi olan Yahudi Aaransohn’dur ve Lloyd George hükümetinin en sevgili şahsiyetlerindendir”[xx] demektedir.

Hashomer: Filistin Cephesinde bizi sırtımızdan vuran bir diğer örgüt de Hashomer örgütü idi. İbranice “gözcü” anlamına gelen Hashomer, 1907 yılında Filistin Yahudileri tarafından kuruldu. Yahudilerin Filistin’de kurduğu ilk savunma örgütüdür. Görevi, Filistin’deki Yahudi yerleşimlerini korumaktı. Örgüt, sonradan İsrail ordusuna dönüştürülen Haganah’ın temelini oluşturdu. Örgütün kurucularından biri de sonradan İsrail’in ikinci Cumhurbaşkanı olacak olan Yitzhak Ben-Zvi idi.[xxi]

Bar-Giora: Bar-Giora örgütü, silahlı ayaklanmaya hazırlanan bir yeraltı ordusu oluşturmak ve bir Yahudi devleti kurmak amacıyla 1907’de kuruldu. Hashomer ve Bar-Giora örgütü daha sonra birleşerek Haganah’ı kurdular.[xxii] Haganah daha sonra ikiye bölündü ve içinden Irgun örgütünü çıkardı. Unutulmasın ki, Haganah ve Irgun Tsva’i-Leumi terör örgütleri, terörist İsrail Devleti’nin asıl kurucularıdır.

Yahudilerin bölgeden uzaklaştırılma çabaları

İşte bu ihanetler nedeniyle bölgede yaşadığı tespit edilen ve yüzde 90’ı bizimle savaşan Avrupa ülkelerinin vatandaşı olan 120 bin Yahudi’den Türk uyruğuna geçmek istemeyenlerin bölgeden uzaklaştırılması yani zorunlu tehciri bile gündeme gelmiştir. Böylece Osmanlı uyruğuna girmeyen bütün yabancı uyruklu Yahudiler, Amerika ve Yunan Yahudileri dâhil, Filistin’den ihraç edildiler. Ancak Osmanlı Hükümeti, Almanya ve Amerika’daki Siyonistler ile Türkiye Yahudi Cemaati lideri Hahambaşı Hayim Nahum’un baskıları sonucunda, çoğu Filistin’de yaşayan Rus uyruklu Yahudilerin Osmanlı uyruğuna geçmeleri şartıyla bulundukları yerde kalmalarına izin vermek zorunda kaldı. Filistin’den ihraç edilen Yahudilerse Port Said ve İskenderiye Limanı’ndan Amerika ve Avrupa’ya çektikleri telgraflarla Siyonist çevreleri Osmanlı Devleti’ne karşı harekete geçirdiler.

Böylece dünya basın gücü elinde olan Siyonistler, Osmanlı Hükümeti’nin Filistin’de Yahudilere zulmettiği ve binlerce Yahudi’yi yok ettiği yönündeki asılsız haberlerle dünya kamuoyunu Osmanlı aleyhine kışkırtmayı başardılar.[xxiii]

 

 

1948’de İsrail terör devleti kurulduğunda, Yahudilerin sahip oldukları arazi miktarı 2 milyon dönümdü. 28 milyon dönüm olan Filistin arazisinin tamamı göz önünde tutulduğunda bu miktarın tüm Filistin topraklarının yüzde 7’si kadarı olduğunu görüyoruz.

 

Filistin toprakları satılmadı, gasp edildi!

“Filistinliler topraklarını sattılar” sözü bir iftiradan başka bir şey değildir. Filistin, 1917’de elimizden çıktıktan sonra İngilizlerin eline geçti, bu bir! 1922’de Cemiyet-i Akvam yani BM’nin de onayı ile İngilizler tarafından Filistin’de “Birleşik Krallık Filistin Mandası” adında bir cumhuriyet kuruldu. Ancak her nasılsa Ürdün Emirliği’ne bağlı bir özerk bölge olan Filistin Mandası, 1946 yılında bağımsızlığını ilân ederek Ürdün’den ayrıldı. Ama Filistin’deki İngiliz hâkimiyeti 1948 yılına kadar devam etti.

2 Kasım 1917’de dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, Dünya Siyonist hareketinin önemli isimlerinden Baron Walter Rothschild’e, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması amacıyla mektuplar yazdı. Bu mektuplar “Balfour Deklarasyonu” olarak tarihe geçti. Deklarasyonun mottosu da “Halksız vatana vatansız halkı yerleştirme” şeklinde ilân edildi. Bu deklarasyon sayesinde 1920-1940 yılları arasında Filistin topraklarına sistemli bir Yahudi göçü başlatıldı.

Osmanlı Devleti 1856’ya kadar Filistin’de hiçbir yabancının toprak satın almasına izin vermiyordu. Ancak Yahudi lobileri Filistin’e yerleşmek için sürekli Osmanlı’ya baskı yapmaya başlamıştı. Osmanlı Devleti 1881’de yabancı Yahudilerin, Filistin hariç, Osmanlı İmparatorluğu içinde herhangi bir yere göç edebileceklerini ve yerleşebileceklerini kararlaştırdı. Hatta Osmanlı Hükûmeti 1892’de, Filistin’deki toprakların Osmanlı vatandaşı olsalar bile Yahudilere satışını kesin olarak yasaklamıştı. Ancak bu tarihlerde çıkan ve çoğu Osmanlı’nın yenilgisiyle sonuçlanan savaşlar bu kararın uygulanmasını engelledi ve 1918’deki Birinci Dünya Savaşı’nda yaşanan mağlûbiyet, artık bölgede Osmanlı hâkimiyetine son vermişti.

Osmanlı Devleti’nde ilk Yahudi lobisini oluşturan Yusuf Nassi’nin Kanunî’yle iyi ilişkilerinden dolayı onun zamanında Taberiye gölü civarında bazı arazileri bağışlamasıyla[xxiv] başlayan Yahudilerin Filistin’de mülk edinmeleri mücadelesi neticesinde Yahudiler, tüm engellemelere rağmen 1917’de İngilizlerin Filistin’in işgaline kadarki süre içinde toplam 650 bin dönüm arazi edinmişlerdi. Bazı araştırmacılara göre 1918’de Osmanlı hâkimiyeti yıkıldığı sırada Filistin topraklarının yüzde 1,5’i Yahudilerin elinde idi. Bu toprakların da yüzde 93’ü Lübnanlı toprak sahiplerinden alınmıştı. Lübnan ile Filistin’in ayrılması sebebiyle bu aileler topraklarını satmaya mecbur kalmışlardı. 1918’de başlayan İngiliz mandası zamanında Yahudiler, Filistin arazisinin yüzde 4,5’ini daha satın aldılar. Zira İngilizler Filistinlilere yüksek emlâk vergileri koymuş, ödemeleri için de onları yüksek faizli kredi kullanmaya zorlamışlardı. Öyle ki, arazi vergisi, değerinin beş on katıydı.

Sonuçta ödenemeyen borçlara karşılık bu topraklar haczedildi. Böylece haczedilerek kamulaştırılan 300 bin dönümlük topraklar bedelsiz olarak Yahudi göçmenlere peşkeş çekildi. İngilizler ayrıca 200 bin dönüm araziyi de Yahudilere göstermelik bir şekilde sattılar. Yine bu konuda yazılan yazılardan, Yahudilerin elde edilen bu araziler üzerine 50’ye yakın koloni kurduğunu ve Kudüs surlarının hemen dışında tesis edilen mahallelerde 85 bin Yahudi göçmenin iskân edildiğini öğreniyoruz. Hatta Almanya’da yaşayan ve Filistin’e göç etmek istemeyen Yahudileri zorlaması için Hitler’in Yahudi lobilerince finanse edildiği ve malûm soykırımın bu amaçla yapıldığı da iddia edildi.

Yine o tarihlerde Lübnan ile Filistin ayrılınca Filistin’e girmesi yasaklanan Lübnanlıların toprakları da zorla sattırılmıştı ki bu miktar, Yahudilerin gasp ettiği yüzde 4,4’lük toplam alanın yüzde 55,5’lik bölümüne tekabül ediyordu.[xxv] Bazı kaynaklarda bu miktarın da 600 bin dönüm olduğu yazılmaktadır.

İşte herkesin ağzına sakız ettiği toprak satma hikâyesi budur!

Önce astronomik miktarda vergi koy, sonra yüksek faizli kredi kullandır, sonra da haczet. Oh, ne âlâ memleket!

1948’de İsrail terör devleti kurulduğunda, Yahudilerin sahip oldukları arazi miktarı 2 milyon dönümdü. 28 milyon dönüm olan Filistin arazisinin tamamı göz önünde tutulduğunda bu miktarın tüm Filistin topraklarının yüzde 7’si kadarı olduğunu görüyoruz. Bu da gösteriyor ki, Yahudilerin 1948’e kadar gasp ettikleri arazilerin 8’de 7’sinde Filistinlilerin müdahalesi söz konusu bile değildir.[xxvi]

1948’te İsrail kurulduğunda, Araplar Filistin topraklarının yüzde 94’ünü ellerinde tutuyordu. 1948’de İngiliz manda döneminin sonunda Yahudi çiftçiler 425 bin 450 dönüm araziye sahipken, Filistinli çiftçiler 5 milyon 484 bin 700 dönüm araziye sahiplerdi.[xxvii] Bu tarihten sonra Filistinli Arapların yüzde 58’i ya sürüldü ya da zorla vatanını terk etmek zorunda bırakıldı.[xxviii]

Peki, “Filistinliler topraklarını gönüllü sattı” iddiasında bulunan bu zevat hiç hayatlarında 1948 Deir Yassin Katliamı’nı duymuşlar mı acaba?

Deir Yassin Katliamı ve sonrasındaki diğer katliamlar

Başlarında, sonraki yıllarda İsrail Başbakanlığı yapacak olan Menahem Begin’in olduğu Revizyonist Siyonist Irgun terör örgütüne bağlı militanlar, 9 Nisan 1948’de Deir Yassin köyünde 254 Filistinliyi kurşuna dizerek katlettiler ve cesetlerini kuyulara attılar. Köyü de yakıp yıktılar.

Deir Yassin köyünün haritadan silindiği bu katliamın amacı, Filistinli Arapları bu topraklardan atmaktı.[xxix] Deir Yassin köyü, bugün “Givat Şaul” isimli bir İsrail mahallesine dönüşmüş durumda.[xxx]

Menahem Begin’in, bu katliamı “Eğer Deir Yassin zaferi olmasaydı, İsrail Devleti de olmazdı” sözleriyle tanımlaması boşuna değil. Bu katliam Arap- İsrail Savaşı’nın fitilini ateşleyen en önemli sebepti.[xxxi]

İsrailli tarihçi İtamar Radai, yaşananlarla ilgili, “Tüm bölgedeki Filistinli köylüler ve belki de tüm Filistin topraklarındakiler Deir Yassin Katliamı’nı haber aldıklarında dehşete düştü. Kendi köylerini boşaltmaya başladılar, hatta bazı yerlerde Yahudi güçleri saldırmadan kaçtılar” der.[xxxii]

BM’nin bile kabul ettiği, 1982’de Lübnan’daki Filistin mülteci kampları, Sabra ve Şatilla Katliamları, 2002 Nisan’ında Cenin Mülteci Kampı Katliamı; 2004, 2006, 2008, 2010, 2012, 2014 ve bugün yaşanan Gazze Katliamları, 20 Temmuz 2014 Şucaiyye Katliamı… Say, say, bitmez İsrail katliamları!

Kısacası Yahudiler, Filistin topraklarını gasp etmişlerdir. Buna da zemin hazırlayan İngilizlerdir. Bugün Yahudiler Filistin’i neredeyse tamamen işgal etmişlerdir. Bunun en büyük destecisi, büyük şeytan ABD’dir. Arap ve Müslüman düşmanlarına, Yahudi sevicilerine ve Amerikan âşıklarına duyurulur. Tabiî onların Filistin’de yaşanan vahşetten ve katliamdan rahatsız olmalarını asla beklemediğimizi de belirterek…

Bu meseleyi Mehmet Kaya’nın şu sözleri ile sonlandıralım: “Şunu da belirtelim ki, Gazzelilerin dedeleri topraklarını satmadıkları gibi onların torunları olan Gazzeliler de evlerini satmıyorlar. Hâlâ boyunlarında dedelerinin onlara bıraktığı eski evlerinin anahtarlarını taşıyorlar. O anahtarlar şahittir ki, onların dedeleri Filistin’i satmadı. Onca vahşete rağmen satmadılar. Eğer Müslümanlar topraklarını satmak isteseydiler, değil Beyrut ve Kahire’nin bir evini, Londra’nın tamamını alacak kadar Yahudilerden servet alırlardı. Ancak Filistinli Müslümanlar bugün Gazze’yi satmadıkları gibi dün de Filistin’in bir karış toprağını bile satmadılar. Satılmış denilen topraklar 1917’de İngilizlerin Filistin’i işgal etmeden önce halkın dışında satılan topraklardır. Bu da tüm Filistin’in yüzde 0,99’udur. Halkın dışında yapılan yüzde 0,99’luk toprak satışlarını halka mâl etmek hangi vicdana sığar, hangi ilme sığar, hangi ahlâka sığar?”[xxxiii]

 

 

Yahudiler, Filistin topraklarını gasp etmişlerdir. Buna da zemin hazırlayan İngilizlerdir. Bugün Yahudiler Filistin’i neredeyse tamamen işgal etmişlerdir.

 

Diğer meseleler

Türkiye’nin pek çok müttefiki sözde Ermeni soykırımı iddialarını tanımaktayken, iddia edildiğinin aksine Filistin, resmî olarak sözde Ermeni soykırımını tanımayan ülkeler arasındadır. 1915 Ermeni tehciri adına Filistinlilerin pul bastırdığı iddiası da sosyal medyada dolaşan pul görselinin de sahte olduğuna dair Filistinli yetkililer defalarca resmî açıklama yapmıştır.[xxxiv]

Filistin’in Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) tanımadığı da ısıtılan diğer mevzulardan biridir. Oysa KKTC sadece Türkiye tarafından tanınmakta, diğer ülkeler ve Birleşmiş Milletler (BM) tarafından tanınmamaktadır. Kaldı ki, Filistin diye bir devlet sadece kâğıt üzerindedir. Bağımsızlığı 15 Kasım 1988’de Cezayir’de ilân edilmiştir. Aralarında Çin, Rusya, Hindistan ve Türkiye’nin de bulunduğu yüzden fazla ülke tarafından resmen tanınmaktadır. Bağımsızlığı ilân edildiği sırada Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Filistin topraklarında hiçbir kontrolü yoktu. Günümüzde sadece Batı Şeria ve Gazze Şeridi Filistinlilerin kontrolündedir ve bu bölgeler İsrail ordusunun işgali altındadır. Filistin, BM nezdinde 29 Kasım 2012’den beri “üye olmayan gözlemci devlet” statüsündedir.

Oysa Türkiye, İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı olduğu dönemde 1949 senesinde İsrail’i tanıyan ilk Müslüman devlet olmuştur. 1967 yılında Altı Gün Savaşı’nın patlak vermesi sonrası Türkiye bu savaşta tarafsız kalmıştır. Filistinliler PKK’yı desteklemediği gibi PKK, HAMAS’ı alenen eleştirmektedir. İsrail de alenen PKK’yı desteklemektedir.

Sonuç

Bizim özetleyerek aktardığımız bütün bu hareketler savaş esnasında cereyan etti. Tüm bunlar bilinirken kimse “Siyonist Yahudiler bizi arkamızdan vurdu” demiyor. Ama Arap ihaneti abartılı bir şekilde sürekli ısıtılıp ısıtılıp gündeme getiriliyor. Hatta bu servisler de her nedense İsrail’in Filistin’de yaptığı saldırı günlerine denk getiriliyor. Biz de bu algı operasyonuna kendimizi kaptırarak birbirimize düşüyoruz. Hâlbuki yapılmak istenen, Müslümanlar arasında bir birlik olmamasını sağlamaktır. Arap düşmanlığının altında yatan ise aslında telaffuz edilemeyen İslâm düşmanlığıdır. Hoş, bizi işgal eden İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunanlara karşı olan sevdamız ortadayken bu konu hakkında konuşmak bir işe yarar mı, bilmiyorum. Dahası, eğer o savaşta bütün Arap dünyası bize karşı ayaklansaydı, sanırım bu beyler Arapları da baş tacı ederlerdi. Kaldı ki, bize ihanet eden Şerif Hüseyin’in oğlu Irak Kralı Faysal, 6 Temmuz 1931’de Ankara’ya gelmiş ve istasyonda bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından karşılanmıştır. Bir araya gelen iki lider, bölgedeki son gelişmeleri değerlendirmişlerdir. Kral Faysal, daha sonra 12 Haziran 1932 tarihinde de Türkiye’yi ziyaret edip Mustafa Kemal Paşa ile tekrar görüşmüştür.

Şerif Hüseyin’in diğer oğlu ve Ürdün Kralı olan Abdullah da Başbakan İsmet İnönü’nün daveti üzerine 30 Mayıs-8 Haziran 1937 tarihleri arasında ülkemizi ziyaret etmiş ve 31 Mayıs 1937 tarihinde Atatürk ile görüşmüştür. Ankara’da gerçekleşen ilk görüşmeden sonra 5 Haziran 1937 tarihinde İstanbul’a gelen Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Ürdün Emiri ile yeniden bir araya gelmiştir. Mustafa Kemal ve Emir Abdullah, Ertuğrul Yatı’nda devam eden sohbetlerini samimî bir havada sürdürmüştür. Tan Gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman da bu ziyaretle ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Şarkî Ürdün, Emir Abdullah’ın münevver rehberliği sayesinde çok büyük bir inkişaf elde etmiştir. Emir, en çetin şartlar içinde iç ve dış barışını kurmaya muvaffak olmuş ve memleketinde medenî varlıklar yaratmıştır.” Ayrıca yazısında Emir Abdullah’ı sadece Ürdün’ün lideri olarak değil, Arap âleminin bir temsilcisi olarak değerlendirmiştir.

Şimdi bu ifadelerle bugünkü söylemleri yan yana nasıl getireceğiz? Takdir sizindir

 



[i] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/isgal-altindaki-filistin-topraklarinda-75-yildir-suren-buyuk-felaket-nekbe/2897896

[ii] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/israilin-gazze-seridine-duzenledigi-saldirilarda-olenlerin-sayisi-13-bin-300-oldu-/3059505

[iii] Dr. Salâhi R. Sonyel, Lawrence, Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı (İngiliz Gizli Belgelerine Göre), https://www.ttk.gov.tr/belgelerle-tarih

[iv] David Garnet (ed.), The letters of T. E. Lawrence of Arabia (Arabistan’ın T. E. Lawrence’ının mektupları), Londra 1964, s. 185-186 (Aktaran s. Sonyel)

[v] Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi VIII. Cilt Deniz Harekâtı, Gnkur. Basımevi, 1976 ANKARA

[vi] Meral BALCI, İngiliz Büyükelçinin Gözünden I. Dünya Savaşı’na Giden Yolda Osmanlı Devleti’nin İçinde Bulunduğu Durum, https://dergipark.org.tr/

[vii] Aktaran S. Sonyel, agm.

[viii] C. Rıfat Atilhan, “Görünmeyen İnkılâp”, Büyük Doğu, 6 Ekim 1950, S. 29, s. 15

[ix] Araplar Osmanlı’ya ihanet etmedi, https://gdh.digital/araplar-osmanliya-ihanet-etmedi-84298

[x] Cengiz Çandar, Sharon”cu vicdansızlar-Filistin yalanları,  05 Nisan 2002 Cuma Yeni Şafak

[xi] https://www.haber7.com/guncel/haber/3358292-uzmanlar-gercegi-acikladi-araplar-osmanliya-ihanet-etti-iddiasi-curudu

[xii] Şükrü Mahmut Nedim, Filistin Savaşı, s.2, Genelkurmay Başkanlığı, 1995

[xiii] Stanford J. Shaw, Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler, (Tercüme: Meriç Sobutay), Kapı Yayınları, İstanbul 2008, s. 377

[xiv] Şükrü Mahmut Nedim, Filistin Savaşı, s.2, Genelkurmay Başkanlığı, 1995

[xv] Celil Bozkurt, I. Dünya Savaşı’nda Filistin Suriye Cephesi’nde Nili Casusluk Örgütünün Faaliyetleri, https://atamdergi.gov.tr/tam-metin/54/tur

[xvi] Cevat Rıfat ATİLHAN, Filistin-Suriye Cephesinde Kahramanlar ve Hainler, Derin Tarih Kültür Yayınları-6, Eylül 2013

[xvii] Ş.M. Nedim, age. S.114

[xviii] C. R. Atilhan, “Filistin Sahne-i Hezimeti”, Tasvir-i Efkâr, 4 Kanun-u Evvel 1334/1918.

[xix] Merve Elmas, I. Cihan Harbi’nde Osmanlı Devleti Üzerinde Yahudi Etkisi, s. 85, Konya-2020

[xx] Cevat Rıfat Atilhan, Filistin-Suriye Cephesinde Kahramanlar ve Hainler, Derin Tarih Kültür Yayınları-6, Eylül 2013

[xxi] Celil Bozkurt, Osmanlı Arşiv Belgelerinde Nili Casusluk Örgütü, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi: 2019; 35 (1): 99: 1-30

[xxii] https://tr.wikipedia.org/wiki/Haganah

[xxiii] Celil Bozkurt, Birinci Dünya Savaşı’nda Siyonizmle Mücadele ve Yahudi Tehciri: Gazze ve Yafa’nın Tahliyesi, Belleten, Nisan 2021, Cilt: 85/Sayı: 302; 193-225

[xxiv] https://gencaktivistler.org.tr/filistinliler-toprak-sattilar-mi/

[xxv]  Mustafa Ali Akyol, İsrail, Filistinlilerin sattığı topraklarla mı kuruldu?, https://serbestiyet.com/

[xxvi] https://gencaktivistler.org.tr/filistinliler-toprak-sattilar-mi/

[xxvii] https://www.turkcewiki.org/wiki/Filistin%27de_Yahudilerin_toprak_sat%C4%B1n_almas%C4%B1

[xxviii] M. A. Akyol, agm.

[xxix] https://ihh.org.tr/haber/9-nisan-1948-deir-yassin-katliami-israil-filistin-koyunu-yerle-bir-etti-814

[xxx] https://www.aa.com.tr/tr/yasam/filistinde-deyr-yasin-katliaminin-sahidi-meryem-nine-ailemin-naaslarini-evimizdeki-kuyulara-atmislardi/2203241

[xxxi] Aynı makale

[xxxii] https://www.trthaber.com/haber/dunya/prens-philip-hayatini-kaybetti-571528.html

[xxxiii] Mehmet Kaya, Filistinliler Toprak Sattı Mı? (3), https://www.sehrivangazetesi.com/filistinliler-toprak-satti-mi-3