Filistin Meselesi ışığında Siyonist düşünce, savaş ve soykırım suçları

Günümüzde Batı toplumlarınca hukukî anlamda ilk sırada kabul edilen ve üzerine çokça çalışma bulunan “insan hakları” kavramının Müslüman dünya söz konusu olduğunda görmezden gelindiği ve tamamen yok sayıldığı, yaşanan gündemde açık hâle gelmiştir. Hazreti Ömer’in Cahiliye Dönemi için tabir ettiği “helvadan putlar” örneği günümüz modern dünyasına tatbik edildiğinde, ne yazık ki aradaki benzerlik dikkat çekmektedir. Kendi elleriyle putlaştırdığı insan hakları içeriğini acıktığında yiyen Batı dünyası, yukarıda genişçe yer verildiği üzere Bosna-Hersek’te yine Müslümanlara yönelik yapılan soykırım hareketini bugün Filistin’de devam ettirmektedir.

7 EKİM 2023 tarihinde Filistin’e yönelik olarak hava ve kara operasyonları ile başlayan ve hâlihazırda devam eden İsrail saldırıları, son zamanlarda dünyanın gördüğü en büyük katliamlardan birini oluşturuyor. İsrail, 7 Ekim’den bu yana, Anadolu Ajansı’nın son verilerine göre yaklaşık 5 bini çocuk olmak üzere toplamda 10 binin üzerinde sivilin can kaybına neden oldu. Gerçekleştirilen saldırılarda 200 bin üzerinde binanın yıkıldığı kaydedildi.

Basına yansıyan yüzlerce görüntü, Filistinli yerel halkın katline, binlerce çocuğun ölümüne, evsiz kalan yerli halkın sığınacak bir köşeden yoksun hâlde bekleyişine dünyayı şahit tutuyor. Uluslararası hukuk kurallarına aykırı şekilde sürdürülen bu harekât, ayrım yapmaksızın Gazze halkının yok oluşunu hedefleyen bir kitle hareketine dönüşmüş durumda.

Yukarıda belirtilen tarihte Aksa Tufanı Operasyonu ile Hamas’ın el yapımı füzelerini İsrail sınırına atmasının nihayetinde İsrail tarafından “meşru müdafaa” adı altında başlatılan hava ve kara operasyonları, gerçekte meşru müdafaa amacı taşıyıp taşımadığı uluslararası hukuk anlamında çok önemli bir mevkii teşkil etmektedir.

Kuvvet kullanımına ilişkin en tartışmalı hususlardan biri olan “meşru müdafaa” başlığı, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 51’inci maddesinde düzenlenmiştir. Madde metni içeriği şu şekildedir: “Bu antlaşmanın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması hâlinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkına halel getirmez. Üyelerin bu meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve Konsey’in işbu antlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez.”

Burada dikkat çekilmesi gereken temel husus, 1945 tarihli Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 2’nci maddesinin 4’üncü fıkrası kapsamı ile devletlerin güç kullanma iradelerinin milletlerarası antlaşma hükmü ile sınırlandırılmış olmasıdır. Açık madde hükmü şu şekilde düzenlenmiştir: “Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına karşı, gerek Birleşmiş Milletler’in amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.”

Ayrıca aynı hükmün 3’üncü fıkrasında da ek olarak şu düzenlemeye yer verilmekle herhangi bir güç ve silah kullanma tehdidine karşı üye devletler garanti altına alınmıştır: “Tüm üyeler, uluslararası nitelikteki uyuşmazlıklarını uluslararası barış ve güvenliği ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek biçimde, barışçı yollarla çözerler.” Bu hükmün uluslararası hukuktaki tek istisnası meşru müdafaa hakkı olarak kabul edilmektedir.

Yukarıda yer verilen BM Antlaşması hükümleri esas alınarak meşru müdafaa hakkının koşulları ve sınırlarından bahsetmek, mevzuyu derinlemesine anlamak ve anlamlandırmak için yararlı olacaktır.

  

 

Günümüzde Gazze’de katliama varan boyuttaki vahim saldırılar göz önüne alındığında, ortada “mağdur” olarak tanımlanabilecek bir devletin bulunmadığı aşikârdır.

 

Meşru müdafaa

Uluslararası hukukun kurallarına göre meşru müdafaa hakkının kullanılmasının şartları şöyle sıralanabilir: Silahlı saldırının varlığı, alınan tedbirlerin BM Güvenlik Konseyi’ne bildirilmesi gerekliliği, zamansal bağ ve orantılılık.

Meşru müdafaanın son şartı olarak belirtilen “orantılılık” ilkesi her ne kadar BM Antlaşması metninde açıkça yer almıyor olsa da uluslararası savaş hukuku bağlamında doğal kabul hâline gelmiş bir unsurdur. Bu minvalde Ulaş Karadağ’ın “Birleşmiş Milletler Antlaşması’na Göre Meşru Müdafaa Hakkı” başlıklı makalesinde yer verdiği cümleleri aynen alıntılamak uygun olacaktır: “Yine oranlılığa dair farklı bir durum olarak, bir devletin başka bir devlete, ülkesinin tümünü feshetmek amacıyla ya da rejimini ya da hükümeti düşürmeye varan büyüklükte saldırıyorsa, mağdur devlet sadece saldırıyı durdurmak ve geri püskürtmek için değil, saldırgan devletin ülkesine girip aynı amaçlarla kuvvet kullanabilir…”        

ABD Başkanı Joe Biden’in bombardımanın ilk gününden itibaren basına yapmış olduğu açıklamalarda İsrail’e açıkça destek veren “Benim yönetimimin İsrail’e desteği kaya gibi sağlam ve sarsılmazdır” şeklindeki ifadesi ve İsrail’in 500 sivil Filistinliyi şehit ettiği Gazze’deki El-Ehli Baptist Hastanesine yönelik saldırısının ardından yine aynı şekilde “Saldırıyı diğer taraf yapmış gibi görünüyor” mahiyetindeki konuşmaları, yukarıda açıklanan şartlar gerçekleşmediğinden, meşru müdafaa hususunun kabul edilemezliği niteliği taşır. Bunda herhangi bir şüpheye yer yoktur. Kaldı ki, uluslararası hukuk kurallarının temel mahiyeti itibariyle, müşterek meşru müdafaa hakkına dayanılarak yapılan müdahalenin mağdur devletin var olan saldırıdan korunmasıyla sınırlı olması gerektiği kabul edilmektedir.

Günümüzde Gazze’de katliama varan boyuttaki vahim saldırılar göz önüne alındığında, ortada “mağdur” olarak tanımlanabilecek bir devletin bulunmadığı aşikârdır. Aynı zamanda yukarıda belirtilen “saldırıdan korunma sınırının” da çoktan aşılmış olduğu, Gazze halkına yönelik hava ve kara bombardımanının orantılılık ilkesini ihlâl ettiği görülmektedir.

Konu bir başka noktadan değerlendirildiğinde karşımıza şu örnek çıkıyor: 1986 yılında BM Antlaşması’nın kuvvet kullanmayı yasaklayan 51’inci maddesi göz önüne alınarak, Uluslararası Adalet Divanı, gördüğü Nikaragua Dâvâsında, “ABD’nin Nikaragua Hükümeti’ne muhalif olan güçlere (kontra) silah, eğitim, donanım ve finans desteği verdiğini, bu destekle birlikte Nikaragua Cumhuriyeti’ne karşı kuvvet kullanımı içeren müdahalelerde bulunarak bir uluslararası hukuk teamülü kapsamındaki ‘başka devlete karşı kuvvet kullanmama’ yükümlülüğünü ihlâl ettiğini ve Nikaragua’nın içişlerine karışarak bağımsızlığına zarar verdiğine” hüküm vermiştir.      

Günümüzde ABD Başkanı’nın yukarıda belirtilen açıklamaları, İsrail askerlerine yönelik olarak her türlü yiyecek, barınma ve giyim gibi temel ihtiyacın karşılanmasının yanında mühimmat, silah ve donanım desteği sağlandığı açık olduğundan ve yukarıda verilen Nikaragua kararı da göz önüne alındığında, İsrail’in BM Antlaşması’nın güç kullanma yasağı ilkesini ihlâl ettiği görülmektedir. Kaldı ki, ABD’nin 2002 yılından bu yana Bush Doktrini ve bu doktrine paralel olarak kabul edilen önleyici meşru müdafaa kavramlarına binaen Irak ve Afganistan’da gerçekleştirdiği katliamlar da göz önünde bulundurulduğunda, meşru müdafaa hakkının Batı toplumlarınca ne denli istismara açık hâle getirildiği de gözler önüne serilmektedir.

Diğer yandan yıllardır Filistin’e, özelde Gazze’ye yönelik ambargo ve bombardımanlarından vazgeçmeyen İsrail, her ne kadar kendisine yönelik bir silahlı saldırının varlığını kabul etmiş olsa da geçmişin detaylandırılması, dünden bugüne olayların gelişimi, yaşanan gelişmelerin dinî, siyâsî ve sosyal sebepleri meşru müdafaanın kabulü/reddi noktasında önem arz etmektedir. Bu noktada konuya “Siyonizm” kavramı ile giriş yapılması uygun olacaktır.

 

“Yahudi Şirketi, İngiliz yargısına bağlı, İngiliz yasaları çerçevesinde ve İngiltere’nin koruması altında ek bir şirket olarak kurulacak. Ana merkezi Londra olacak. Yahudi Derneği, aynı zamanda yüklü vergiler ödeyecektir. Merkezî bürosu Londra’da olacak ve şu an antisemitik olmayan bir kuvvetin yasal koruması altında olacak şekilde düzenlenecektir.” (Theodor Herzl, Yahudi Devleti)

 

Siyonizm

Siyonist düşüncenin bugünkü mânâda ortaya çıkışını genel olarak Yahudilerin “vaat edilmiş topraklara dönüş” eksenli düşüncesinin oluşturduğu kabul edilmektedir. Genel kabule göre vaat edilmiş topraklar Yahudilikte Tanrı tarafından Hazreti İbrahim ve onun soyuna vaat edilmiş bölgedir. Sınırları tam olarak belli olmamakla beraber, günümüzde İsrail ve Filistin Devleti topraklarını oluşturan bölgenin vaat edilmiş topraklar olduğu inancı yaygındır.

Ayrıca Siyonizm kavramının kökeni İbranicedeki “Siyon” kelimesinden gelmekte olup, Kudüs yakınlarındaki Siyon dağına atıfta bulunduğu gözden kaçırılmamalıdır. Hazreti Davud zamanında “Siyon” kelimesinin anlamının genişleyerek tüm Kudüs şehri ve bugünkü İsrail sınırlarını kapsayacak şekilde kullanıldığı bilinmektedir.

Bir başka yorumda bu alanın Lübnan, Irak, Suriye ve Fırat havzasına kadar Anadolu’yu kısmen içine aldığı söylenmektedir. Canan Seyfeli̇ ve Hüseyin Akdemi̇r tarafından kaleme alınan “Hasidik Yahudilikte Vaat Edilmiş Topraklar Fikri: İsrail Karşıtlığı” başlıklı makalenin giriş kısmında şu yoruma yer verilmiştir: “Diaspora, Tanrı’nın seçtiği ve vaat ettiği kutsal topraklarda tek mabet etrafında şekillenen bir hayattan mahrum kalma ve özlem demektir. Özlemin Mesih’in gelişiyle sona ereceğine inanç ise geleneksel kabuldür. Ancak Mesih gelmeyince Fransız İhtilali’nden sonra yükselen milliyetçilik akımı ve anti-Semitik olaylar Yahudileri Siyonizm’i kurmaya itmiştir.”

Bu noktada Yahudilikteki Mesih beklentisi, vaat edilmiş topraklar, Kudüs’te inşâ edilmiş ilk tapınak olan Süleyman Mabedi’nin yeniden inşâsı ve Yahudilerin seçilmiş topluluk olduklarına ilişkin kadim inancı birleştiren bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yukarıda kısaca bahsedildiği üzere “kutsal topraklar” fikrinin bu denli merkezî bir kabule sahip olmasının aslî sebebi kutsal metinlerde yer alan ve Tanrı’nın sözü olarak nitelenen buyruklar yanında, Mesih’in bu topraklarda hayat bulacağı inancı da oluşturmaktadır. Yahudilikteki genel kabule göre Hazreti Davut’un soyundan gelecek Mesih, “Yahudileri memleketlerine geri döndürecek ve tapınağı inşâ edecek, kral olarak hüküm sürecek ve bir barış çağına öncülük edecektir. Mesih çağında bütün insanlık Tanrı bilgisi ile dolacak ve Mesih Yahudileri kurtuluşa erdirecektir”.

Mesih kelimesinin kökeninin “kutsal yağ sürülerek belli bir işe hasredilmiş” mânâsına geldiği bilinmektedir. TDV İslâm Ansiklopedisi’ne göre “Mesih kelimesi, Yahudi kutsal kitabında öncelikle kralları ifade etmektedir”. “Eski Doğu’da kralın kutsal olduğuna, halkın yönetimi ve kurtuluşu için ilâhî bir güçle donatıldığına inanılıyor ve bu inanç bazı ritüellerle ortaya konuyordu ki bunların en önemlilerinden biri de yağla meshedilme idi. Bu ritüel kralın Tanrı’nın ruhu tarafından kuşatılmasını ve onun vekili oluşunu simgeliyor, aynı zamanda krallığın en önemli merasimini teşkil ediyordu”. Bu kelimenin Hazreti Davut ve Hazreti Süleyman için de kullanıldığı bilinmektedir.

Zamanla “Mesih” kelimesi yaşayan bir kralı ifade etmekten çok Yahudilerin kurtarıcısı olan bir figürü temsil etmek üzere kullanılmaya başlanmıştır. Mesih beklentisi politik ve dinî sebeplerle kabul görmektedir. Yahudilerin Tanrı’nın buyruklarına aykırı davranmaları neticesinde topraklarından çıkarılmaları, gittikleri bölgelerde köleleştirilmeleri ve yaşadıkları sürgün yıllarından sonra politik ve siyâsî olarak Yahudi milletini bir araya toplayacak, aynı zamanda modern Siyonist düşüncenin de varlığıyla birlikte anti-Semitik tavır ve milliyetçilik akımlarının yaygınlaşması karşısında kendilerini “Tanrı ile ahitleştikleri topraklarda” bir araya getirecek bir kurtarıcı imajı oluşmuştur.

Mesih olarak nitelenerek hem kral, hem de doğaüstü kabul edilen kişinin Yahudileri vaat edilmiş topraklarda toplayacağı inancı Filistin’e yönelik olarak yaşanan İsrail saldırılarının da temelini oluşturmaktadır. Bu noktada Siyonist düşüncenin bir ayağının dinî temelden ileri geldiği görülmektedir. Yukarıda açıklandığı üzere Eski ve Yeni Ahit’te geçen ve Yahudiler tarafından Tanrı’nın buyruğu ve ahdi olarak açıklanan kelimeler, Yahudiler tarafından geniş ve yanlış yorumlanarak üstün ve seçilmiş toplum algısına sebep olmuştur.

Nihayetinde bu üstün halk inancı, Yahudilerin bu dünyada işledikleri her türlü günahın affedileceği düşüncesine varmakla dünyevî ve uhrevî anlamda hiçbir yaptırıma maruz kalmayacakları fikrini esas yaymış ve böylece Siyonist düşünceye varılmıştır. Vaat edilmiş topraklar, Mesih beklentisi ve seçilmiş halk olma yönündeki kabuller, Filistin’de bugünkü savaş ortamının oluşmasında birinci ayağı oluşturmaktadır.

Yahudilerin kutsal kitabında yer alan ve Tanrı ile Hazreti İbrahim arasında geçen diyalog (“Benim yolumda yürü, kusursuz ol. Seninle yaptığım antlaşmayı sürdürecek, soyunu alabildiğine çoğaltacağım”, “Seninle yaptığım antlaşma şudur: Birçok ulusun babası olacaksın. Seni çok verimli kılacağım. Soyundan uluslar doğacak, krallar çıkacak. Antlaşmamı seninle ve soyunla kuşaklar boyunca, sonsuza dek sürdüreceğim. Senin, senden sonra da soyunun Tanrısı olacağım. Bir yabancı olarak yaşadığın toprakları, bütün Kenan ülkesini sonsuza dek mülkünüz olmak üzere sana ve soyuna vereceğim. Onların Tanrısı olacağım”) Yahudiler tarafından “Tanrı ile ahitleşme” olarak kabul edilmekte olup, son cümlede yer alan “Onların Tanrısı olacağım” ifadesinin “Yahudilerin Tanrısı olmayı” ve “Yahudilerin Tanrı’nın seçilmiş halkı olmasını” ifade ettiği yönündeki yorumları belirlilik kazanmıştır. Bu hüküm ve üzerine yapılan yorumlar, Yahudileri aynı zamanda “vaat edilmiş topraklar” idealine götürmüştür.

İslâm’ın temel kaynağı Kur’ân-ı Kerim’de vaat edilmiş topraklar ile ilgili temel ayet, Maide Suresi’nde yer almaktadır: “Bir zamanlar Musa kavmine şöyle demişti: ‘Ey kavmim! Allah’ın size lütfettiği nimetini hatırlayın, O içinizden peygamberler çıkardı ve sizi hükümdarlar kıldı. Âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi. Ey kavmim! Allah’ın size yazdığı mukaddes toprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa kaybederek dönmüş olursunuz.’” (Maide, 20-21)

Hayreddin Karaman’ın “Vadedilmiş Topraklar” başlıklı makalesindeki şu cümleleri, bu konuda yukarıda verilen ayetin izahını içermektedir: Bu iki ayete göre Arz-ı Mukaddes’in İsrailoğullarına vatan olarak yazılması (Allah’ın bu vaadi ve takdiri) ebedî değildir ve şarta bağlıdır. Ebedî olmayıp Hazreti Musa’nın asrına ait olduğunun delili 20’nci ayetteki ifadedir. Allah onlara birçok nimet vermiştir. Hatta bu nimetlerin bir kısmı o zamana kadar dünyada hiçbir ferde ve topluma verilmemiştir. Bunlar arasında Mukaddes Toprağın onlara vatan olarak yazılması da vardır. Bu vaat şarta bağlıdır; çünkü 21 ve devamındaki ayetlerde bu vaadin hayata geçmesi İsrailoğullarının buna lâyık olmalarına ve bunun için fedakârlık yapmalarına bağlanmıştır. Hatta onlar bu şartı yerine getirmedikleri için Allah Teâlâ onlara kırk yıl buraya giremeyip dar bir bölgede yaşama cezası vermiştir. Daha sonraki zamanlarda da İsrailoğulları güç ve ahlâk bakımından lâyık oldukları müddetçe buralarda oturmuşlar, liyakatlerini kaybettikçe de aynı yerler başka toplumların yurdu olmuştur...”

Burada izah edildiği üzere, Yahudiler tarafından “diaspora” olarak tanımlanan ana yurdundan zorla çıkarılma durumu, bugüne değin indirilmiş tüm kutsal metinlerde yer almaktadır. Yahudilerin ana yurtlarından çıkarılmış, köleleştirilmiş ve tarihte pek çok sürgüne maruz kalmış olmaları, ayette açıklandığı üzere Allah’ın buyruklarına karşı gelmeleri ve yapılması gereken bazı fedakârlıklardan kaçınmalarından ötürü meydana gelmiştir. Allah’ın yeryüzündeki kanunu, Sünnetullah, her meselede olduğu gibi İsrailoğulları için de işlemiştir.

İslâm, “vaat edilmiş toprak” kavramını kabul etmez. Nihayetinde açık ayet mealinde bahsedildiği üzere, Arz-ı Mukaddes, İsrailoğullarından sonra pek çok kavim tarafından yurt edinilmiştir. Allah’ın yeryüzündeki herhangi bir toprak parçasını belli bir kavmin himayesine vermiş olması, O’nun kanunlarına uygun düşmemektedir. Bu noktada akla Âl-i İmran Sûresi’nin 86’ncı ayeti gelmektedir: “İman ettikten, Peygamberin hak olduğuna şahitlik ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra inkâr eden bir toplumu Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zalim toplumu doğru yola iletmez.”

 

 

Yahudilikteki Mesih beklentisi, vaat edilmiş topraklar, Kudüs’te inşâ edilmiş ilk tapınak olan Süleyman Mabedi’nin yeniden inşâsı ve Yahudilerin seçilmiş topluluk olduklarına ilişkin kadim inancı birleştiren bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Tarihî detaylarda Siyonizm

Siyonist düşüncenin gelişiminde, dinî tabanın yanında tarihten bugüne gelişen bazı politik sebeplerin de varlığı gözden kaçırılmamalıdır. 1789 Fransız İhtilâli ile tüm dünyayı etkileyen milliyetçi akımlar, Yahudilerin azınlık olarak kaldığı topraklarda dışlanmalarına yol açmıştır. Avrupa’da yayılan milliyetçilik dalgası, siyâsî Siyonizm’e zemin hazırlayan en önemli etmen olarak kabul edilmektedir. Roger Garaudy’e göre “Yahudilerin birliği ülküsü ve vaat edilen topraklarda bir devlet kurma ideali” buram buram Avrupa milliyetçiliği kokmakta, bu fikirlerde bilhassa Alman milliyetçiliğinin izleri görülmektedir (Garaudy, 2105, s.11).

Bu noktadaki en etkili örnekler; 1800’lü yılların sonunda yaşandı. Emile Zola’nın “Suçluyorum” başlıklı açık mektubu, aynı zamanda Theodor Herzl’in muhabirlik yaptığı gazetenin müdâhil olduğu Dreyfus Dâvâsı ve bu dâvâdan neredeyse yarım yüzyıl sonra yaşanan Holokost’a zemin hazırlayan Nazizm’dir.

Yahudiler her ne kadar milliyetçi akımlar sebebiyle kendi milletlerinin yaşadıkları topraklarda dışlandıklarını söylemiş ve buna karşıt tez olarak da Siyonist düşünceyi temellendirmiş iseler de, Garaudy’nin de açıkça bahsettiği üzere, kapıldıkları akım, dünya genelinde yaşanan ulusçu karakterdeki akımlardan farklı değildir.

Garaudy, Siyonist düşüncenin temel sacayaklarını şu şekilde sıralamıştır: “Irkçı temellere dayalı bir iç politika, muhtemel bir göç hareketine karşı saldırı, genişlemeye dayalı dış politika ve devlet terörü ile karakterini bulan bir siyâsî hareket.”

Nihayet Filistin’de bugün yaşanan soykırım göz önünde bulundurulduğunda, Garaudy’nin saydığı maddelerin doğruluğu sorgulanamaz bir hâl almaktadır.

Siyonist düşünceye yön veren (filozof) Moses Hess ve (doktor) Leon Pinsker gibi kimseler, yukarıda izah edilen dinî ve politik sebeplerle modern dünyada Yahudi kimliğini savunmanın tek yolu olarak Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması çağrısında bulundular. Siyonizm’in babası olarak kabul edilen Theodor Herzl ise Yahudi devleti kurma konusundaki fikirlerini üst düzey diplomatik ve politik çevreye taşıması ile öne çıktı.

Herzl, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasına ilişkin plânlarını siyâsî ilişkileri ile desteklemiş olmanın yanında, kurulacak olan bu devleti mevcut hukukî yasa ve kurumlar ile de koruma altına almak istemiştir: “Herzl, siyasal anlamda Yahudilerin yurt edinmelerinin yeterli olmayacağını, herhangi bir yerde yurt edindiklerinde bunun uluslararası hukuk açısından garanti altına da alınması gerektiğini de vurguluyordu. Dolayısıyla Herzl Siyonizm’i, diplomasi ve hukuk kanalını da etkili bir şekilde kullanarak Yahudilere bir devlet kurmanın siyasal projesini yaparak siyasallaştırmış ve yeniden yapılandırmış oluyordu.” (Karahan, 2109, s. 97-99)

Theodor Herzl’in 1896’da kaleme aldığı “Yahudi Devleti” isimli kitabı, Filistin’de kurulacak yeni bir devletin plânı mahiyetindedir. İçerik itibariyle Yahudi Derneği ve Yahudi Şirketi’ni temel alan bir düzlemde ilerleyen ve ekonomik, sosyal ve siyâsî düzenin deklarasyonu niteliğindeki bu eseri ile ön plâna çıkmıştır Herzl. Onun meşhur Dreyfus Dâvâsı’nda muhabirlik yapmış olması, Yahudilerin birliği hakkındaki fikirlerini ateşlemiş gibi görünmektedir.

Deklarasyon niteliğindeki kitabında, “Bizimle gelmeyecek kişi arkada kalır, kalmalı. Bizimle birleşmeyi isteyen herkes bayrağımızın peşinden gelsin ve ülkümüz için sesiyle, kalemiyle ve eylemiyle savaşsın” sözlerine yer vermektedir.

 

Yahudilerin ana yurtlarından çıkarılmış, köleleştirilmiş ve tarihte pek çok sürgüne maruz kalmış olmaları, ayette açıklandığı üzere Allah’ın buyruklarına karşı gelmeleri ve yapılması gereken bazı fedakârlıklardan kaçınmalarından ötürü meydana gelmiştir.

 

Birinci Siyonist Kongre

1897’de Herzl öncülüğünde Basel’de toplanan Birinci Siyonist Kongre’de Dünya Siyonist Teşkilatı kurulmuş, bu kongrede Yahudilerin birliği idealinin hayata geçirilmesi bir hedef hâline getirilerek maddî anlamda fon oluşturulmuştur. Nitekim bu noktada, Herzl’in “Yahudi Devleti” isimli kitabında en çok bahsettiği konu başlıklarından birinin ekonomik koşullar olduğu da gözden kaçırılmamalıdır.

Siyonist Kongre sonrası yapılan hazırlıklar neticesinde Yahudilerin Filistin’e göçü teşvik edilmiştir. O yıllarda henüz bir Osmanlı toprağı olan Filistin’e yerleşim için çok kez yerleşim izni istenmiş olmasına karşın Osmanlı Devleti buna müsaade etmemiştir. Bu yıllardaki en bilinen hâdise, Herzl tarafından İkinci Abdülhamid Han’a sunulan maddî tekliftir. Abdülhamid Han, Osmanlı Devleti’nin tüm iç ve dış borçlarının ödenmesi karşılığında Kudüs’ün Yahudilere teslimine ilişkin bu teklifi kesin olarak reddetmiştir.

İsrail’in 1948’de kuruluşuna ve Siyonist düşüncenin bugünkü evrimine değin yaşanan süreçte en önemli gelişmelerden birini de Balfour Deklarasyonu oluşturmaktadır. İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour, Rothschild Ailesine gönderdiği mektupta Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasını destekleyecekleri sözünü vermiştir. Bu anlamda Siyonist akımın İngilizlerden aldığı destek gözle görünür hâle gelmektedir. Nitekim Garaudy, Herzl’in Yahudi devleti kurmak için seçtiği toprakların Filistin olarak belirlenmesinin sebebini, bu dönemde Kudüs’ün Osmanlılardan çıkmış olması ve İngilizlerin Kudüs’teki sömürge faaliyetlerini yoğunlaştırmış olmalarını esas alarak seçtiğini savunmaktadır.

Herzl, İngilizlerin ekonomik, siyâsî ve hukukî hakimiyeti ile ilgili olarak “Yahudi Devleti” isimli kitabında, yeni kurulacak devleti oluşturan temel taşlardan Yahudi Şirketi ve Yahudi Derneği hakkında şunları söylemektedir: “Yahudi Şirketi, İngiliz yargısına bağlı, İngiliz yasaları çerçevesinde ve İngiltere’nin koruması altında ek bir şirket olarak kurulacak. Ana merkezi Londra olacak. Yahudi Derneği, aynı zamanda yüklü vergiler ödeyecektir. Merkezî bürosu Londra’da olacak ve şu an antisemitik olmayan bir kuvvetin yasal koruması altında olacak şekilde düzenlenecektir.” (Ataç Yayınları, s. 47-62.)

Dr. Akif Çarkçı’nın sözleriyle, “Filistin topraklarında İngiliz manda yönetimi kurulduktan sonra Milletler Cemiyeti bu manda idaresini 1922 yılında tanıdı ve onayladı; 1922 yılında onaylanan metne Yahudilerin Filistin üzerinde tarihî haklarının bulunduğu ve burayı yurt edinmelerinde bir mahsur olmadığı yazıldı, bu gelişmelerden sonra 1923 yılına kadar hız kesmeden Filistin’e Yahudi göçü devam etti”.

Bu noktada dikkat çekilmesi gereken husus, Birleşmiş Milletler’in çekirdeğini oluşturan ve “tarafsız ve bağımsız” şekilde hareket etmesi beklenen Milletler Cemiyeti’nin Siyonist akımın gelişimini siyâsî ve hukukî anlamda ne denli desteklediği, adeta bir aracı kurum vazifesi görerek Yahudi devletinin kurulması yönündeki idealin realize edilmesini kolaylaştırdığı yönündeki reddedilemez tezdir.

Yaşanan gelişmeler karşısında 1948 yılında İsrail, bağımsız bir devlet kurduğunu açıklamış, bu devleti ABD ve Rusya’nın yanında Birleşmiş Milletler de tanımıştır. Nitekim bu noktada Yahudilerin Filistin’e yerleşiminin önünü açan ve bunu resmiyete döken BM’nin İsrail’i bir devlet olarak tanımaması, tarihin seyrine tezatlık teşkil ederdi.

 

  

“Çarpışmalarda doğrudan yer almayan sivil bireylere ya da sivil nüfusa karşı kasten saldırı yöneltilmesi” ve “Tahmin edilen somut ve doğrudan askeri avantajlara kıyasla, aşırı olacak şekilde, sivillerin yaralanmasına veya ölmesine veya sivil nesnelerin zarar görmesine yol açacağı ve geniş çapta, uzun vadeli ve ağır bir biçimde doğal çevreye zarar vereceğinin bilincinde olarak saldırı başlatılması” fiilleri savaş suçu teşkil etmektedir.

 

Siyonist rejimin düştüğü savaş suçu

Buraya kadarki dinî ve politik sebepleri temel alan Siyonizm savunucuları, geçtiğimiz aylardan bu yana yıllardır gerçekleştirdikleri işgal ve bombardımana ara vermeksizin devam etmektedirler. Filistin’de Gazze halkına yönelik gerçekleştirdikleri fiilî işgal tek taraflı olmayıp, silahlı çatışma, sivillere yönelik katliam, su ve elektrikten yoksun bırakma, sağlık hizmetlerinin çöküşüne yol açma ve ticarî her türlü ambargoyu beraberinde getirmektedir. Günümüzde Filistin’de yaşananlar uluslararası hukuk ve uluslararası insancıl hukuk bağlamında açıkça savaş suçu oluşturmaktadır. Savaş suçları ise Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Tüzüğü’nün 8’inci maddesinde fıkralar hâlinde düzenlenmiştir. Belirtilen maddede yer alan bazı yasa fıkraları aşağıda örneklenmiştir.

Buna göre, “Çarpışmalarda doğrudan yer almayan sivil bireylere ya da sivil nüfusa karşı kasten saldırı yöneltilmesi” ve “Tahmin edilen somut ve doğrudan askeri avantajlara kıyasla, aşırı olacak şekilde, sivillerin yaralanmasına veya ölmesine veya sivil nesnelerin zarar görmesine yol açacağı ve geniş çapta, uzun vadeli ve ağır bir biçimde doğal çevreye zarar vereceğinin bilincinde olarak saldırı başlatılması” fiilleri savaş suçu teşkil etmektedir. Gazze merkezli Sağlık Bakanlığı’na göre İsrail’in Gazze saldırılarında (derginin yayına hazırlandığı süreç itibariyle) 5 bini çocuk olmak üzere 10 bin 890 Filistinli sivil İsrail tarafından öldürüldü. İsrail’in yerel halka yönelik saldırıları kasten işlenmekte olup, genç, yaşlı, çocuk, kadın demeden hava ve kara bombardımanları ile binlerce insan dünyanın gözü önünde hâlâ katledilmektedir. Tüm dünya basınının ekrana sunduğu görüntüler, yaşanan vahşeti gözler önüne sermektedir. Yaşanan saldırılar sonrası evladının parçalanmış bedenini poşete koyan bir babanın görüntüsü, medyaya yansıyan en çarpıcı örneklerden birini oluşturmaktadır.

“Askerî gereklilik olmadan, yasadışı ve keyfî olarak malların yaygın yok edilmesi veya sahiplenilmesi” de savaş suçu kapsamında değerlendirilmektedir. Nitekim hâlihazırdaki silahlı çatışma ortamından önce dahi İsrail’in Filistin’e yönelik işgali bu şekilde gerçekleştirilmiştir. Bugüne değin yerel halk olarak binlerce Filistinlinin evi İsrail güçleri tarafından işgal edilerek hiçbir gerekçe gösterilmeksizin alıkonulmuştur. Bu noktada “işgalci devletin kendi sivil nüfusunun bir bölümünü işgal ettiği topraklara doğrudan veya dolaylı olarak nakletmesi veya işgal edilen topraklardaki nüfusun tamamının veya bir kısmının devlet sınırları içinde veya dışında sürülmesi veya nakli” başlığının da savaş suçu olarak düzenlendiğine dikkat çekmek gerekmektedir.

Tüm bunların yanı sıra, güncel olarak Filistin’de iki yüz bin konutun kasten yıkılmış olduğu da gelen veriler arasında yer almaktadır. Yaşanan gündemde web tabanlı sözlük Urban Dictionary’e eklenen “Israeled” kelimesi, “Bir kişinin, size ait olan bir şeyin kendisine ait olduğunu zannetmesi durumu” olarak tanımlanmış olup, adeta yaşanan işgalin sözcüklere dökülmüş hâlini yansıtmaktadır.

“Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne göre, barış gücü ya da insanî yardıma tahsis edilmiş görevli personel, tesis, malzeme, birlik veya araçlara kasten saldırı yöneltilmesi” ve “Askerî amaçlı olmaması koşuluyla din, eğitim, sanat, bilim veya yardım amaçlarıyla kullanılan binalara, tarihi eserlere, hastanelere ve hasta ve yaralıların toplandığı yerlere kasten saldırı düzenlenmesi” de savaş suçu oluşturmaktadır. Yaşanan saldırılarda en can alıcı olay, 17 Ekim 2023 tarihinde sivil Filistinlilerin tedavi gördüğü ve “çocukları için güvenli alan” olarak tanımladıkları El-Ehli Baptist Hastanesinin İsrail tarafından saldırıların hedefi hâline gelmesi olmuştur. İsrail’in hastaneye yönelik gerçekleştirdiği hava saldırısında en az 500 Filistinlinin yaşamını yitirdiği kayıtlara geçmiştir. Ayrıca 7 Ekim’den bu yana yaşanan saldırılarda İsrail’in pek çok kez hastanelerin boşaltılmasını emretmesi, ambulans araçlarına ve sağlık görevlilerine yönelik nokta atışı saldırılarda bulunması, bölgeyi elektrikten yoksun bırakarak henüz yeni doğmuş bebeklerin ölümüne sebep olduğu da göz önüne alındığında, yukarıda belirtilen savaş suçlarının kat’î şekilde meydana geldiği anlaşılmaktadır.

Yukarıda açıklanan ve sayılanlarla sınırlı olmayan savaş suçlarının tamamı, yıllardır İsrail tarafından Filistin halkına yönelik olarak işlenmektedir. Uluslararası hukuk kurallarının ve insan hakları kavramlarının bu denli önemsendiği 21’inci yüzyıl dünyasında konu “Filistin” olduğunda, tüm dünyanın üç maymunu oynaması akıl alır gibi değildir.

Filistin Gazze’ye yönelik saldırılar, içerisinde yalnızca burada bahsedilen savaş suçlarını barındırmayıp, aynı zamanda bir bütün olarak “soykırım” suçunu oluşturmaktadır. Soykırım suçu, Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Tüzüğü’nün 6’ncı maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, “Bu tüzüğün amaçları bakımından soykırım; ulusal, etnik, ırki ya da dini bir grubu kısmen veya tamamen yok etmek amacıyla gerçekleştirilen aşağıdaki eylemleri kapsamaktadır” denilerek bu eylemler tanımlanmıştır. Aynı zamanda BM Genel Kurulu’nun 11 Aralık 1946 tarihli 96/1 sayılı kararı ile “soykırım” kavramı, resmiyet kazanarak uluslararası hukuk belgelerine girmiştir. Söz konusu kararla uluslararası suç olarak nitelendirilen soykırım, şu şekilde tanımlanmıştır: “Soykırım (genocide), bütün bir insan topluluğunun var olma hakkının inkârıdır; tıpkı cinayetin (homicide), kişilerin yaşam hakkının inkârı olduğu gibi. Var olma hakkının böylesi bir inkârı, insanlığın vicdanını sarsmakta, insanlık değerlerinin bu topluluklarca temsil edilen kültürel ve diğer katkıları açısından büyük kaybına yol açmaktadır ve [soykırım] doğal hukuka, BM’nin ruhuna ve amaçlarına aykırıdır.”

Bu noktada soykırım suçuna ilişkin düzenlenen “BM Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Hakkında Sözleşme” hükümlerinin varlığı da gözden kaçırılmamalıdır.

İsrail Sorunu’nun tarihsel seyrinde, Herzl’i̇n “Yahudi̇ Devleti̇” ki̇tabında Fi̇li̇sti̇nli̇ yerel halktan hi̇ç bahsedi̇lmemi̇ş olması, kurulacak yeni devlet idealinin soykırım esasına dayandığını göstermektedir. Roger Garaudy, çalışmalarında, Siyonist düşüncenin Filistin halkını yok saydığını ve oradaki halkın varlığını dikkate almadığını ifade etmektedir. Bu olguyu şöyle dile getirmektedir: “Siyâsî Siyonizm bölgedeki katliam ve soykırım girişimlerini bu temel fikir üzerinden yürütmüş, yüz binlerce Filistinliyi topraklarından bu şekilde sürmüştür.”

Kaldı ki, İsrailli siyasetçi Golda Meir’in, 1969’da Sunday Times gazetesine verdiği röportajda bunu açıkça dile getirdiği görülmektedir: “Filistinliler yok. Filistin’de kendisini Filistin halkı olarak gören bir halk varmış da biz onları kapı dışarı edip ülkelerine el koymuşuz gibi bir durum söz konusu değil. Onlar zaten yoklar.”

Cenap Çakmak’ınİsrai̇l’i̇n Gazze Saldırısında İşlenen Uluslararası Suçlar ve Uluslararası Yargı İmkânı” başlıklı makalesinde yer verdiği üzere, “kolektif sorumluluk gerektiren soykırım suçundan bahsedebilmek için İsrail’in böylesi bir soykırım kampanyasını plânlamış olduğunun ispat edilmesi gerekiyor; eğer böyle bir plânın varlığından söz edilebilirse, bu durumda İsrail’in devlet olarak Uluslararası Adalet Divanı‘nda yargılanması mümkündür”.

 

Garaudy, Siyonist düşüncenin temel sacayaklarını şu şekilde sıralamıştır: Irkçı temellere dayalı iç politika, muhtemel göç hareketine karşı saldırı, genişlemeye dayalı dış politika ve devlet terörü ile karakterini bulan bir siyâsî hareket.

 

Abluka altındaki Gazze’de soykırım

28 Ekim 2023 Cumartesi gecesi, dünya bugüne değin yaşanmamış bir bombardımana şahitlik etmiştir. Gazze’de ve tüm Filistin’de elektrik ve internetin tamamen kesildiği, yerel halkın sesini hiçbir şekilde duyuramadığı, sivil halkın ve doktorların öldürülmesi sebebiyle sağlık sistemindeki çöküş, sivil yerleşimin, ekmek fırınlarının, hastanelerin, aş evlerinin bombalanması, yiyecek ve ilaç sevkiyatının tamamen yasaklanması ve de kara ve hava harekâtlarının en yoğun olduğu gece göz önünde bulundurulduğunda dahi ortada bir soykırım kampanyasının varlığı açıktır. Yaşanan tüm bu eylemler BM Sözleşmesi’nde yer alan “(a) grup üyelerini öldürmek, (b) grup üyelerine ciddi bedensel ya da ussal zarar vermek, (c) fiziksel olarak kısmen ya da tamamen yok etmek kastıyla grubu ağır yaşam koşullarına maruz bırakmak” şeklindeki maddelere uygun düşmekle beraber, İsrail’in uluslararası hukuk anlamında yargılanabilirliği de kat’î bir hâl almaktadır.

Anadolu Ajansı’na verdiği röportajda Prof. Dr. Berdal Aral, yaşanan saldırıların savaş suçu mahiyetini aşıp soykırım boyutuna vardığının üzerinde durarak şu sözlere yer vermektedir: “Gazze, 2023’te insanlığın hafızasına kazınmış bir soykırım örneğidir. Saldırıları sadece savaş suçu olarak görmek yeterli değil. İsrail’in Gazze’deki son saldırıları soykırım suçu kategorisine giriyor. Tüm sorumluların uluslararası mahkemede yargılanması gerekiyor. İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, ‘İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz’ diyerek hakaret etti. Bu tür söylemler soykırım süreçlerinde kullanılır. İsrail, tüm yapılarıyla Gazze’nin yok edilmesi gereken bir yer olduğu konusunda ittifak hâlinde. Nasıl ki Bosna ve Ruanda’da soykırım yaşanmışsa, 2023’te Gazze de insanlığın hafızasına kazınmış bir soykırım örneğidir.”

1995 yılında Birleşmiş Milletler’in “güvenli bölge” olarak ilân ettiği Srebrenitsa’da yaşanan ve sekiz binden fazla Bosnalı sivilin ölümüne neden olan katliam, tarihteki en büyük soykırım örneği olarak hafızalara kazınmıştır. Uluslararası Adalet Divanı, Srebrenitsa’da gerçekleştirilen eylemlerin Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Hakkında Sözleşme’de tanımlanan eylemlere uyduğu sonucuna vararak, hedef alınan grubun Bosna-Hersekli Müslümanlar olduğu ve girişilen eylemlerin belirtilen grubu yok etme kastı taşıdığı gerekçesi ile soykırım suçunun işlendiği sonucuna ulaşmıştır. Yapılan yargılamalar neticesinde “Bosna Kasabı” olarak adlandırılan Radovan Karadzic dâhil pek çok Sırp lider soykırım suçundan hüküm giymiştir. Bu noktada Bosna’da yaşanan soykırımda UAD tarafından göz önüne alınan “özel kasıtla hareket etme” ve bu kastın “ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir gruba” yönelik olması şartlarının, yaşanan gündemde İsrail’in Filistin’e yönelik saldırıları için de geçerli olduğu görülmektedir.

Yukarıda sayılan savaş ve soykırım suçlarını işleyen devletlerin ve bireylerin yargılanabileceği uluslararası arena olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi ön plâna çıkmaktadır. Buna göre mahkemenin yetkisi şu iki koşulda devreye girmektedir: (a) İşlenen suçun taraf devletin egemenlik sahası içinde işlenmiş olması veya (b) suçu işleyenin taraf devletlerden birinin vatandaşı olması. UCM’ye taraf bir ülke, Mahkeme’nin yetkisi kapsamında kalan suçlardan birinin işlendiğini Mahkeme’ye havale edebilmektedir. Ancak “bu açıklama çerçevesinde durumun oldukça karmaşık olduğu anlaşılmaktadır; hâlihazırda ne İsrail, ne de Filistin Yönetimi UCM’ye taraftır ve dolayısıyla UCM’nin Gazze’deki uluslararası suçlar konusunda otomatik yargı yetkisinden söz etmek olanaksızdır”.

Bu açıklamaları temellendirerek kaleme alınan makalede Cenap Çakmak, şöyle demektedir: “Bununla birlikte Mahkeme’nin yargı yetkisi BM Güvenlik Konseyi‘nin yetkilendirmesi marifetiyle genişletilebilmektedir. Buna göre UCM, otomatik olarak yargılama yetkisine sahip olmadığı durumlarda Konsey’in yetkilendirmesi durumunda kovuşturma ve yargılama başlatabilmektedir. UCM’ye taraf olmayan Sudan’ın Darfur bölgesindeki suçlar ile ilgili olarak Mahkeme’nin yürüttüğü kovuşturmalar bu çerçevede verilebilecek en güncel örnektir.”

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısı incelendiğinde, Konsey’de beş daimî üyenin yer aldığı, ABD ve İngiltere’nin bu üyelerden olduğu görülmektedir. Yazının giriş kısmında “müşterek meşru müdafaa” başlığı altında tartışılan Amerika’nın ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasına aracılık eden İngiltere’nin hâlihazırdaki durumu ve Konsey’in yapısı düşünüldüğünde, İsrail’in uluslararası arenada yargılanması için herhangi bir girişimde bulunulamayacağı açıktır. Nitekim BM Güvenlik Konseyi’nde yer alan beş daimî üyenin “veto” hakkının bulunması, bu konudaki en büyük engel olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada dünya çapında yaşanan adaletsizlik karşısında belli devletlere verilen bu yetki sebebiyle herhangi bir girişimde bulunulamaması adalet, insan hakları ve uluslararası vicdana aykırı sonuçlar doğurmakta olup, Konsey’in iç işleyişinde yeniden yapılanmaya gidilmesi bir zorunluluk teşkil etmektedir.



 

Günümüzde Batı toplumlarınca hukukî anlamda ilk sırada kabul edilen ve üzerine çokça çalışma bulunan “insan hakları” kavramının Müslüman dünya söz konusu olduğunda görmezden gelindiği ve tamamen yok sayıldığı, yaşanan gündemde açık hâle gelmiştir.


Savaş suçu yargılaması mümkün mü?

Yukarıda izah edilen sebeplerden ötürü İsrail’in UCM’de yargılanması mümkün görünmemektedir. Bu noktadaki tek çare, devletlerin kendi vatandaşlarını kendilerinin yargıladığı bir sistem gibi görülmektedir. Medyaya yansıyan görüntülerde Filistinli, Gazzeli yerel halk katledilirken şenlikler düzenleyen İsrail askerlerinin görüntüleri böyle bir yargılamanın yakın zamanda gerçekleşmeyeceğine yönelik en büyük kanıttır. Ancak tarihin tekerrürden ibaret olduğunu yineleyen adil zihniyet, geçmişte yaşanmış Nürnberg yargılamalarını göz önünde bulundurmaktan kaçınmamalıdır. Nitekim binlerce insanın ölümüne sebep olan ve Hannah Arendt’in bu olayları baz alarak “kötülüğün sıradanlığı” kavramını oluşturduğu Nazizm sonrası dönemde Nazi liderlerine ilişkin yapılan yargılamalar hukukî boyutta önem teşkil etmektedir.

Cenap Çakmak, yaşanan hukukî çaresizliğin çözüme kavuşması için önerilebilecek bir argüman olarak “evrensel yargı doktrininden” bahsetmektedir. Evrensel hukuk doktrini ile devletlere, suçun işlendiği yer, failin ve mağdurun tâbiyeti fark etmeksizin sadece suçun konusuna dayanarak yargılama yetkisi tanınmaktadır. Buna göre uluslararası suçların söz konusu olduğu durumlarda yani İsrail’in Filistin’e yönelik işlediği savaş ve soykırım suçu göz önüne alındığında bu doktrin devreye girebilmektedir. Doktrinin içeriğine yönelik en somut örneği, İsrail’in, vatandaşı olmayan Adolf Eichmann’a yönelik gerçekleştirdiği yargılama oluşturmaktadır. Nitekim bu noktadan hareketle İsrail savaş ve soykırım suçlularının dünyadaki herhangi bir mahkemede yargılanabilecekleri kabul edilmektedir. Bu doktrinin henüz teori aşamasında kalmış olduğu düşünülse bile, hâlihazırdaki gündemde Filistin halkına yönelik bu zalimane tavrın sona ermesi için hukukî anlamda açık her türlü çarenin uygulanması gerektiği ve hukukun statik değil, dinamik bir kurum olduğu fikrinden vazgeçilmemelidir.

7 Ekim’den bu yana kamuoyuna yansıyan bu kritik olayların tanığı olan dünyanın hâlâ herhangi bir aksiyon almamış olması ve bu konudaki isteksizliğinin yaşanan zulmün artmasındaki payı göz ardı edilemez. Birleşmiş Milletler tarafından yapılan ateşkes çağrılarını İsrail’in “alçakça çağrı” olarak nitelemiş olması karşısında uluslararası hukuk anlamında dünya genelinde etkin şekilde işleyen bir mekanizmanın olmadığı da gözler önüne serilmektedir. Hukukun işlemediği, var olan yasaların etkisiz kaldığı ve somut şekilde tatbik edilmediği bir ortamda adaletin, güven ortamının ve barış tesisinin gerçekleşmeyeceği aşikârdır.

Günümüzde Batı toplumlarınca hukukî anlamda ilk sırada kabul edilen ve üzerine çokça çalışma bulunan “insan hakları” kavramının Müslüman dünya söz konusu olduğunda görmezden gelindiği ve tamamen yok sayıldığı, yaşanan gündemde açık hâle gelmiştir. Hazreti Ömer’in Cahiliye Dönemi için tabir ettiği “helvadan putlar” örneği günümüz modern dünyasına tatbik edildiğinde, ne yazık ki aradaki benzerlik dikkat çekmektedir. Kendi elleriyle putlaştırdığı insan hakları içeriğini acıktığında yiyen Batı dünyası, yukarıda genişçe yer verildiği üzere Bosna-Hersek’te yine Müslümanlara yönelik yapılan soykırım hareketini bugün Filistin’de devam ettirmektedir.

Yaşanan zulümden sığınılabilecek en sağlam kale, İbrahim Sûresi’nin 42’nci ayetinde yer almaktadır. Ayet, içeriğiyle gönüllere su serpen bir mahiyettedir: “Sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.”