DÜNYAYI kasıp kavuran doğal felâketleri düşündüğümüzde, depremler, tsunamiler, kasırgalar, yangınlar, kuraklıklar, seller, heyelanlar, çığ düşmeleri ve yanardağ patlamaları ilk akla gelenler olur. Bu başlıklara savaşlara bağlı soykırımları eklediğimizde tablo biraz daha vahimleşir.
Geçmiş asırda Hiroşima ve Nagasaki şehirlerine atılan atom bombası, son çeyrekte yaşanan Çernobil faciası, Bosna-Hersek ve Saddam’ın Halepçe katliamları ile yakın tarihteki Suriye İç Savaşı’nı sayarak bunları örneklendirebiliriz. Sayı artabilir ama bir gerçeğe vurgu yapma adına birkaç tanesini sıralamak bile kâfi.
İlk paragrafta saydıklarımızın belki tümünü kapsayan bir felâket var ki, o da 7 Ekim tarihinden beri aralıksız devam eden Siyonist İsrail saldırıları ile ölüme mahkûm edilen bir avuç Gazzeli kardeşimizin dramı…
Savaş atmosferinde her şey olabilir olmasına da, Gazze’de insanın hayâl gücüne sığmayan barbarlıklar yaşanıyor. 5’inci ayını geride bırakan saldırılarda şu ana kadar 40 bin sınırına dayanan ölümlerin üçte birinin çocuklardan oluşması, vahşetin boyutunu gözler önüne sermeye yetiyor da artıyor bile. Hastaneler, okullar, ibadethaneler ve sığınma kampları derken şimdilerde insanî yardım konvoylarında bir öğünlük karın doyurma derdindeki masum sivillerin toplu katliamına şahitlik ediyoruz.
Anestezinin olmadığı ve ilkel tıbbî müdahaleler yaşanırken hastane bahçelerinde içmeye de, yara temizlemeye de bulunamayan susuzluk yaşanıyor Kerbelâ’yı andıran vahşet platosunda. İlginçtir, yine sessiz kalıyoruz. Tıpkı dün olduğu gibi…
İşgal altındaki topraklarında bulunan, mezarından çıkarılarak üzerinden silindirlerin, dozerlerin geçtiği şehadet yurdu Gazze’de ölüm hariç hiçbir şey yok. Ekmek, su, elektrik, un, ateş, ekmek, hatta tuz… Mısır’ı doyuran Nil nehrinden bir damla su, Arabistan’ı zenginleştiren petrol yataklarından bir damla yakıt, 60’a yakın İslâm ülkesinin 100 milyona yakın ordularından tek bir askerin Gazzelilerin payına düşmemesi ne yaman bir çelişkidir.
Evet, felâketler çağındayız. “Doğal” diyerek kadere, hatta Allah’ın merhametine atıfta bulunarak sıyırdığımız günahların katmerlisini insan olarak yine kendi hemcinsimize yaşatıyoruz.
Ve bugün on bir ayın sultanı Ramazan’a kavuşmuş vaziyetteyiz. Oruç, Kur’ân, teravih, fitre, sadaka ve zekâtın yanında israfın doruğunda kurulan ziyafet sofraları ile buluşacağız. Şekeri, baklavası ve tatili bol bayramları ne kadar hak ettiğimiz muamma iken, Cennet’i hak etmekten bahseden sessiz güruhun talebi, kulaklarımdan evvel vicdanımı rahatsız ediyor tıpkı Ramazan ayında zarurî ihtiyaç kalemlerine yansıtılan fiyat artışları gibi. Buna “ahlâk erozyonu” diyecek olursak -ki diyelim-, onu da felâket skalasına dâhil ederek yazımı noktalıyorum.



