PARÇADAN bütüne yol alır hayat, insanların hikâyesi de inançtan inanca, toplumdan topluma, kültürden kültüre değişkenlik gösterir. İşte tüm bu kavramları oluşturan, bütünü tamlayan ya da tamlanan bütünde dağılan en küçük parçadır insan.
Hâl böyle olunca, insanın hayatta var olma yolculuğunu eksiğiyle, fazlasıyla ya da kararınca süren bir yaşamın zeminine yerleşen şekilleri bir yapboz tahtası üzerinde yorumlayalım mı?
O vakit çocukluktan başlayalım…
Her insan, kendi hayat yolculuğunu gerçekleştirdiği düzlemde, yaşadığı deneyimlerin oluşturduğu duygular neticesinde şekil alır ve kişiliği oluşur. Nitekim yapboz tahtamızdaki resmin öznesi de kısmen görünür olur. Sonraki adımların şekil ve konumu, sadeliği yahut karmaşıklığı, oluşacak manzara hakkında tahminler yürütmemize yardımcı olur.
Birey, hayatın içine karıştıkça zaman içerisinde bir yapbozun parçaları gibi şekillenir. Önce ailemizden, sonra çevremizden edindiğimiz her bir parça ile inşâ ederiz kendimizi. Bazen bilinçli seçimler yaparız, bazen de çevremizin bizim için seçtikleriyle yol alırız. Bu parçalar, yaşadığımız zamanı, biriktirdiğimiz anıları ve temas ettiğimiz insanları temsil eder.
Ailemiz, çevremiz ve toplum, ayrı ayrı roller biçer, beklentiler yükler üzerimize. Özellikle çocukluk yıllarında içinde bulunduğumuz inanç sistemi ve değer yargıları, düşünce biçimimizi, kararlarımızı ve dünyayı algılayışımızı şekillendirir. Günbegün içselleştirdiğimiz bu eleştirel ve didaktik öğretiler, yaşantımızın her alanına nüfuz ederek kim olduğumuzu ve hayata nasıl baktığımızı belirler.
Ve zaman geçer, insan değişir, aklı değişir, kalbi değişir. İşte tam da bu süreçte geçmişte edinilen yüklenimlerle kalbimizin bize fısıldadığı şeylerin kimileri birbirine sıkı sıkıya tutunurken, kimileri tutunamaz ve boşluklar oluşturur hayat düzlemimizde. Belki de bu yüzden, hep bir tamamlanma mücadelesi verir dururuz yaşam serüvenimizde.
Bir yandan geçmişten bugüne intikal eden boşlukları doldurmaya gayret ederken, diğer taraftan teknolojinin ilerlemesiyle sağlıkta, eşyada ve hayatın diğer alanlarında ışık hızıyla gerçekleşen yeniliklere ayak uydurmaya çalışıyoruz. Öncekinin sonrakini tetiklediği, sonrakinin öncesini değersizleştirdiği, birini bulduğumuzda diğerini kaybettiğimiz, kimi zaman azalıp kimi zaman çoğaldığımız, varlık ile yokluk arasında buluveriyoruz kendimizi. Hayatla tanışalım, hayata tutunalım ve karışalım derken, zıtlıklarla kurulu bir düzenin içinde, asla tam olamayacağımızı bile bile yarışır dururuz böylesi bir kaosun etkisiyle.
Çünkü insanız, fıtratımızda var iyiye ve güzele meyletmek. Ötelerin ötesinde “Ol!” deyişiyle olduran bizi en güzel surette yaratan, sadece güzel eylemeyip o güzelliğe ruh, akıl, duygu gibi hasletler ve yetenekler yükleyen, her türlü noksanlıktan münezzeh bir Yaratıcı’nın eseriyiz. Her şeyin tastamamını ve en güzelini arayışımızın nedeni, bizi var eden Kudretin “Cemal ve Kemal” sıfatlarının bizdeki yansımalarıdır.
Elbette insanın kendini ve yaşantısını geliştirme/ dönüştürme noktasında gayret göstermesi, noksanlarını tamamlaması, her anlamda çoğalması takdir edilesi bir davranış modelidir. Ancak bu kazanımları elde etme çabası içindeyken, olmayana odaklanıp sahip olduğumuz maddî/ manevî zenginliklerimizi görmezden gelmek, kıymetini bilmemek ve değersizleştirmek büyük bir kayıptır. Bu şükürsüzlük ve memnuniyetsizlik hâli öncelikle asıl verenin ve gerçek sahibin kim olduğunun farkına varmamaktır. Dahası kişinin, yetersiz ve eksik sandığı şeylerin uğruna verdiği emeği, çabayı ve bu süreçte edindiği tecrübeyi yok saymasıdır.
Metnimize başlarken hayatın kendisini bir yapboz tahtasına, bu tahtayı tamamlayan parçaları ise insana, duyguya ve olaylara benzettik. Boşlukları doldurmak ve tamamlanmaktı derdimiz. Ancak yazı ilerledikçe bir azaldık, bir çoğaldık. O yapboz tahtasına ne beyazdan ne de siyahtan oluşan şekilleri tek başına yerleştiremedik, birinin görünür olması için bir diğerinin varlığına ihtiyaç duyduk. Yaşamın kendisi de böyle değil mi?
Ceylanın zayıflığı olmasa, aslanın yırtıcılığını ne bilirdik? Gecenin karanlığı olmasa, seher vaktinde doğan güneşin fehimine varabilir miydik? Işığını güneşten alıp büyüyen, olgunlaşan, yeşile, kırmızıya, turuncuya boyanan ve bize bahşedilen güzellikleri görüp tadabilir miydik? Peki, biz ışığımızı nereden alıyoruz? Neyle besleniyoruz? Nasıl farkındalık oluşturuyor, seçimlerimizi neye göre yapıyoruz?
Çevremizde gelişen olayları bilme, algılama ve duyumsama yetisine sahip olduğumuzda, olumlu yahut olumsuz durumlarda edindiğimiz tecrübe, neyi bildiğimiz kadar neyi seçtiğimiz konusunda da etkili olacaktır.
Nasıl ki bir yapboza başladığımızda, resmin bütününe ulaşmak için önce çerçevesini oluştururuz, bu başlangıcın bize vereceği öngörü, seçtiğimiz diğer parçaları çok daha az bir yanılsama ile konumlandırmamıza ve kısa zamanda tabloyu tamamlamamıza yardımcı olur. O hâlde bizim de inancımız, kültürümüz ve ahlâkî değerlerimiz, büyük resmin içine tutundurmak istediğimiz yahut tutunmak isteyen parçaları seçmemize olanak sağlayacak çerçevemizdir.
Bizi biz yapan bu değerler doğrultusunda telafilerimizin, keşkelerimizin yerine ikame edeceğimiz her parçayı farkındalıkla seçeriz. Nihayetinde hayat boyu ihtiyacımız olan o en kıymetli parçayı, yani mânâyı elde ederiz.
Bu değerler çerçevesi sayesinde, kendi varlığımızı ve yaşamın anlamını idrak etme noktasında farkındalığımız artarken, sorumluluk bilincimiz de güçlenecektir. Nitekim yürek sahasında ne varsa, benliğimize de o yön verecektir.
Hepimizin hayatında yarım kalan hikâyeler, gerçekleşmemiş hayâller, canımızı acıtan hatıralar, hayatımızın merkezine yerleştirdiğimiz sonra yitirdiğimiz çok kıymetli parçalar vardır. Bunlar bize yarım kalmışlık hissi verse de bizi olgunlaştıracak; parçada bütünü, damlada ummanı görmemize yardımcı olacaktır. O büyük resmin renklerinde ve ahenginde “BİR” olanı seyrettirecek, nice pencerelerin açılmasına vesile olacak işte bu yoksunluklarımızdır.
Ne mutlu böylesi manidar bir perspektiften bakıp, içten içe tamamlanıp mutmain olanlara…



