Fark yaratan bir yeti: Farkındalık

Hayata imtihan olma yeri ve ahirete geçiş yolu olarak baktığımız zaman, olaylara pencereden bakmayı bırakıp, onları bütünüyle görebileceğimiz bir yerden incelemeye başlayacağız zaten. Ancak bu, meseleler üzerinde Kur’ân perspektifiyle derinleşmekle mümkün olabilecek ve ölene dek bitmeyecek bir mücadele!

SÜREKLİ güncellenen hayat içerisinde doğal olarak bilgilerin de güncellenme ihtiyacı ortaya çıkıyor. Ancak hayatın temel paradigmasına yönelik girişimleri olan insanlar kuşatıcı ve kapsamlı çalışmalarıyla bilgi akışına yön verirken, bunlara karşı ortaya atılan fikirlerse bırakın savunma seviyesinde kalmayı, çoğu zaman meseleye yaklaşamıyorlar bile.

Bir tezi anlamadan antitez üretemezsiniz. Tezin konusu, amacı, nerelere ulaştığı gibi konular bilinmeden karşı bir fikir üretmeye çalışınca, tezin yazıldığı kâğıt ve yazı puntosu sorunu gibi, olayın aslıyla ilgisiz müdahale girişimleri ortaya çıkıyor. Tez sahipleri bu duruma kıs kıs gülüyor olabilirler. Nitekim bu tür eleştiriler, tezin piyasada daha çok tutulmasına bile sebep olabilir. Çünkü pek çoğunun derdi, savundukları fikri yaygınlaştırmak. Bunu insanların daha çok seveceği şekilde servis etmek işlerine gelir. Sonuçta biz onları dize getirdiğimizi düşünürken, onlar hoşumuza gidecek şekilde kendi fikirlerini bize empoze ederler.

Charles Duhigg’in “Alışkanlıkların Gücü” adlı dünyaca ünlü kitabında yeni bir ürünü iyi pazarlamak için söylediklerine bir bakın: “Sattığınız şey ister yeni bir şarkı, ister yeni bir yiyecek, ister yeni bir karyola olsun, alınacak ders aynıdır: Yeni bir şeyi eski alışkanlıklarla paketlerseniz, insanların onu kabul etmesi kolaylaşır.” Yani sunum değişse de ürün aynıdır. Ama biz ambalajın büyüsünden, içinde ne olduğunun farkına bile varmayız!

Charles Duhigg, kitabının bir başka bölümünde diş macunu ile ilgili doğru olduğuna pek çoğumuzun inandırıldığı bir şehir efsanesinin aslını gün yüzüne çıkarıyor: “Dilinizi dişlerinizin üzerinde şöyle bir gezdirin, bir tabaka hissedeceksiniz. Dişlerinizin rengini donuk gösteren ve çürümelere davetiye çıkaran şey işte budur!”

Bugüne kadar diş macunu reklamlarında Claude Hopkins’e ait olan bu sözleri çok duyduk. Hopkins kariyeri boyunca, pazarladığı ürünleri tüketicilerin kullanmaya ikna olmalarını sağlayacak basit tetikleyiciler bulmuş. Hopkins, yine bir tetikleyici bulma niyetiyle, sonradan okurken çok sıkıldığını ifade ettiği diş hekimliğiyle ilgili bir yığın ders kitabı incelemiş ve o kitaplardan birinde, dişler üzerinde oluşan plaklara değinildiğini görmüş. Sonrasını Hopkins’ten dinleyelim: “Ben onu sonradan ‘tabaka’ diye adlandırdım. Bu bana parlak bir fikir vermişti. Diş macununu bir güzellik ürünü olarak tanıtmayı aklıma koydum. O rahatsız edici tabakanın hakkından gelecek bir ürün olarak…”

Hopkins, dişler ne kadar fırçalanırsa fırçalansın geçmeyecek ve ne yenirse yensin dişlerin üzerinde doğal olarak oluşan bir zara “tabaka” diyerek “sorun” oluşturmayı başarmış. Hem de o zamanın önde gelen diş araştırmacılarından birinin, tüm diş macunlarının, özellikle de Hopkins’in pazarladığı diş macununun plak üzerinde hiçbir etkisinin olmadığını tespit etmiş olmasına rağmen…

Çözümü yutturmak için oluşturulmuş bir sorun, doğru teknikler kullanılır ve sorgulanmazsa eğer, üzerinden yıllar geçse bile etkinliğini koruyabiliyor. Diş taşı temizliği için gittiğim diş hekiminin bana, “Dilini dişlerinin üzerinde gezdir. Pürüzsüzse dişlerini iyi fırçalamışsın demektir” demesi, sanırım bu etkinliğin boyutlarını anlatmak açısından yeterli olur.

Niyetim ortaya kapkaranlık bir tablo çıkarmak değil. Çözümü olmayan bir sorun yoktur; tabiî en azından sorunun ne olduğunu bilirsek... Vurgulamak istediğim şey, “hayatın özünü kavramanın önemi”… Hayata imtihan olma yeri ve ahirete geçiş yolu olarak baktığımız zaman, olaylara pencereden bakmayı bırakıp, onları bütünüyle görebileceğimiz bir yerden incelemeye başlayacağız zaten. Ancak bu, meseleler üzerinde Kur’ân perspektifiyle derinleşmekle mümkün olabilecek ve ölene dek bitmeyecek bir mücadele!

Dönemsel olarak şişirilip ortaya atılan ve “sorun” başlığı altında servis edilen “önemli” meseleler de dâhil olmak üzere pek çok konunun üzerinde düşünmek ve araştırma yapmak sorumluluğundayız. Altından bambaşka bir şey çıkınca çıldıracak gibi olsak da, tamamen uzaklaşmayı düşünsek veya uzlete yönelsek de, nerede olursak olalım, adımlarımızı sağlamlaştıracak ve tavırlarımıza yön verecek bir kitabımızın olması bizi mûtedîl olmaya sevk edecektir.

Bu noktada Seyyid Kutub’un sözlerine kulak verelim: “Bâtıl, zaman zaman bağırıp çağırır. Ortalığı gürültüye boğabilir. Velvele koparabilir. Tüylerini her tarafa yayabilir. Gözleri ve basîretleri bağlayan yapmacık haleleri etrafı kuşatabilir. Ve insan o halelerin gerisindeki çirkin, lekeli ve kanlı çehreyi, alçak ve nefret ettirici simâyı görmeyebilir. Ama yine de mü’min, o şişmiş, kabarmış bâtıla ve aldanmış kalabalıklara yüksekten bakar. Gevşemez ve üzülmez. Yolunda yürüdüğü hakka olan ısrarlı bağlılığı eksilmez. İzlediği metotta direnmekten çekinmez. Aynı zamanda sapıkları ve aldanmışları hidâyete getirme arzusu da zayıflamaz.”

Olayları “bakış açısı sorunu” mesabesine indirgeyen çözüm önerilerinden tutun, olmayan bir sorunu varmış gibi gösterip esas sorunun örtbas edilmesinde kullanılmasına kadar pek çok problemli yaklaşımın tespit edilmesi, farkındalık gerektiren bir durum. Bu farkındalığın oluşması ve devamlı olması için, bildiğimizi düşündüğümüz şeyler dâhil, her şeyi Rabbimizin çizdiği sınırlar içerisinde, Rabbimizin izin verdiği yere kadar sorgulamalıyız.

“Bilmiyordum” demek için geç bir çağda dünyaya geldiğimizi de düşünürsek, sorgulamadıklarımızdan da hesaba çekileceğimiz bilinciyle hareket etmek, varlığımızın ve varoluş sebebimizin farkındalığıyla fark yaratanlardan olabilmek duâsıyla…