Fark etmenin hafifliği

“Haklısın Leyla, hem de çok haklısın” dedi Meltem ve hızlıca arabadan inip koşmaya başladı. Koşarken ne arkasından bağıran arkadaşını, ne hunharca çalan kornoları duyuyordu. Dinlediği artık aklıyla el tutuşan kalbiydi. Kendi hatalarını fark etmiş, kimseye belli etmeden çözümü aramış ve artık bir karar vermişti. Ruhuna yapışmış bu sancıyı kerpetenle de olsa koparıp atacaktı.

ÖYLESİ, sıradan bir sabahtı. Gün, sadece bir yerlerde öten horozlara şahit olduğu gibi, kendi sesini duymayan nice insanın hayata adapte olma sancısıyla geçip gidiyordu. Hayriye teyze, başına bağladığı çeyizinden kalma yeşil oyalı yemenisi ile sabahı hanesinde çoktan misafir etmiş, mis kokulu çayını ikram için ateşle buluşturmuş, ortaya koyduğu köy peyniri, taze yaptığı çilek ve ayva reçeli, bahçeden olmasa da halden gelen domates ve salatalığına, nizama bıraktığı askerlerini kontrol eden bir komutan edasıyla göz gezdirmiş, evlatlarını uyandırmaya koyulmuştu.

Tıpkı annesi gibi, onun da üç evladı olmuş, birini o da önden uğurlamıştı. Sinem, Gizem, Meltem… Çocuklarının isimlerini bile annesi gibi koymuştu. Annesi demişti ki, “Ha’dan gelsin Hayriye, Cim’den gelsin Cevriye, Fe’den gelsin Fevriye”. Kimse hikmetini bilememişti ama o da tıpkı annesi gibi yapmıştı işte. Hâlbuki annesi gibi olmamaya ant içmişti. O çocuklarına daha çok zaman ayıracak, daha anlayışlı, daha kültürlü, daha daha bir anne olacaktı işte.

“Uyanın haydi, kahvaltı hazır! Allah aşkına, nedir bu her sabah her sabah? Bir sabah da ben hazır bir sofraya otursam ne olurdu sanki? Yat, yat, nereye kadar? Yaptığınız banaysa, öğrendiğiniz kendinize…”

“Dikkat! Hayriye Hanım şarjörü taktı, herkes sığınaklara!” diye inledi Meltem yorganı başına çekerek. Hafif esmesi gerekirken onun rüzgârı hep lodostu annesine karşı. Esmer, karakaş karagöz, sözün eri, biraz da patavatsız bir kızdı. “Arkası erkek” derdi ruhunun derinliklerindeki nahifliği göremeyenler. O hikmetle, belki de erkek gibi hareket etmeye çalışırdı kalbinden ayrıldığı zaman düşünceleri. 

Ok gibi yataktan ilk fırlayan, yine güneş yüzlü, deniz gözlü Sinem olmuştu. Sinesinde barındırdığı nahiflikle annesini üzmemek için dişini tırnağına nasıl da takardı. “Affet Anne Sultan, bak hemen hizaya geliyoruz!” diyerek hazırlanmaya koyuldu.

“Ama bu haksızlık anne ya, henüz saat yedi! Daha kargalar mesaiye başlamadan bu ne acele?” dedi yorganından başını kaplumbağa gibi çıkaran Meltem. “Ah kızım ah, saati bilmem de bu bacın asıl benim ömrümü yedi” dedi annesi. Genellikle de iğneli sözleri hep Meltem’e, yönü Sinem’e doğru olurdu. Bunu hisseden Meltem de daha bir bilenirdi annesine. (Aralarındaki bu gizli savaşın nesil çatışmasından çok öte bir şey olduğunu görmeyenimiz kalmamıştır galiba. Görmeyen olduysa da sanırım artık ipin ucunu verdik.)

Öyle böyle şöyle derken Meltem de yataktan kalkıp hazırlandı. Çay henüz çökmüşken kahvaltılarını yapmaya başlamışlardı bile. Sofradaki davetsiz misafirleri derin sessizlikten rahatsız olan bir Sinem değildi elbet ama bunu kovan yine ilk o olmuştu. Zaten evin babası Rıza Bey, iyisiyle kötüsüyle her şeye razı olan tavrıyla çayından da razı razı yudumlama faslına geçmişti. Aslında şekersiz yudumlayamazdı ya o çayı, gidip almaya üşenme, kızlarına kıyamama, eşinin de söylenmesine tahammül edememe ihtimâline de razı olmuş hâlinden şikâyetçi görünmüyordu. En azından sesi çıkmıyordu.

“Bugün bizim vakfın kermesi var, siz de gelsenize. Çok güzel şeyler yaptı arkadaşlar. Üstelik zulüm gören kardeşlerimize gönderilecek tüm hayır” diye bozdu sessizlik dünyasını Sinem. “Ne güzel, aferin kızım size!” dedi Hayriye Hanım, devamında, “E ne kadar ücret verecekler sana?”. “Na… Na… Nasıl yani?” dedi kekeleyerek Sinem. “Yani evladım, gideceksin de ne olacak? Sana bir faydası mı var sanki?” dedi annesi. Hayâl kırıklığının sesine iştirak ettiği Sinem cevap verdi: “Ne parası anne, gönüllü çalışıyorum ben, bilmiyor musun?” 

“Anne ne kadar da pragmatistsin” dedi Meltem, sesi boyunu aşmıştı biraz. Annesi celâllendi: “Neyim neyim? Ne matik? Makine miyim kızım ben matik kullanayım? Hoş, bu evde makineden farkım yok, bir de matik eklediniz mi, oh, mis!” 

Anlamadığı bir kavramda sancısı dile gelmişti Hayriye Hanım’ın. Algıladığı dünya, kızınınkinden çok başka yerdeydi belki. Bilmese bile kızının onun sevmeyeceği bir şey ima ettiğini anladı. Dahası, ezilmiş hissetti. Kendi bildiği şeylerin gündelik işleri arasında onu nasıl da yuttuğunu gördü. Dahası, bu cümleler, bu anlayışsız hâller çok tanıdıktı. Tıpkı annesi gibi...

“Matik değil anne, pragmatist… Yani faydacı… Hayatta her şey senin anladığın faydayı gütmek zorunda değil, tamam mı? Bazen fayda, bir çocuğun gülümsemesi bazen bir yaşlının duası…”

***

“Ya! İşte böyle Hayriye Hanım, Nasıl oluyormuş anneye cevap vermek? Ben sana demedim mi, ne ekersen onu biçersin. Pabuç kadar dilin gelip buldu mu seni şimdi? Zamanında sen de az yapmadın bana. Şimdi karşımda öyle gözlerini belertip de bakarsın. Ah! Yüce Mevlâ’m bugünleri de bana gösterdin ya…”

Hayriye Hanım şaşakalmış bir vaziyette karşısında duran al yemenili annesi Safiye Hatun’a bakıyordu şimdi. İçinde gezen o korkunç ürpertiyi iliklerine kadar hissetti. Gerginlikle, zihninde kaybolmuş cümleleri ararken annesi devam etti: “Ne oldu Hayriye Hanım, hani siz benim gibi bir valide olmayacaktınız? Bana bir kere bile hitap edemediğiniz ‘anne’ kelimesini siz çocuklarınıza doya doya aşkla söyletecektiniz? Bir şey öğrenince tavus kuşu gibi şişen kanatlarına ne oldu? Sen yargılamayacaktın değil mi çocuklarını? Sesli güldüm, bak! Her sabah sadece kendimi değerli hissetmek, belki de bir teşekkürünüzü alayım diye söylendiğimde, bana çemkirişlerin karşıladı mı seni de? Hani elinle yaptığını sen dilinle tüketmeyecektin?”

Gözlerine düşen anılar, annesine haykırışları berrak bir damla olmuştu çehresinde. Az önce çocuklarıyla oturduğu masadan, onun çocukluğundan kalma sofanın yanında olmasının anlamını aramıyordu artık. Zamandan ve mekândan uzaklaşmış zihni, ilk defa dünyaya geldiği andan bu yana, hem de ilk, ilk defa hikmetini merak ediyordu. Bu sefer cevap vermedi annesi Safiye Hatun’a. Hayâl perdesinde çocukluğunun o masum kokusunu seviyordu çünkü. Küçük bir kız çocuğu, annesinden şefkatten başka ne isterdi ki? Sarılmak doyasıya, yargılanmadan, kıyaslanmadan sevilmek… Belki de annesi ona sevgisini verememişti. Hoş, gerçi insan kendinde olmayanı, kendine verilmeyeni başkasına nasıl verebilirdi ki? Bunu değiştirmek için çabalamamıştı da, o hikâye başka, bambaşkaydı…

***

Gençliğinden kalma asi ruhu, aslında ondan bir parça olarak yerleşmişti Meltem’ine. Kendini onda görmenin verdiği öfke bütün bedenini ele geçirince, aralarındaki muhabbet kalesi yıkılmaya başlamıştı günden güne. Fark etmişti Hayriye Hanım. Fakat fark etmek başlı başına yeterli değildi elbet. 

“Anne! Anne, burada mısın? Çok ağır konuştun Meltem, aşk olsun! Bu kadarını hak etmiyordu. Baksana şoka girdi kadın, cevap veremiyor. Baba, hastaneye falan mı götürsek?” diye endişeyle söylendi Sinem. Rıza Bey, ona da razı olmuş bir hâl ile kafasını sallayarak cevap vermiş gibi görünüyordu. “Annem lâl, babam hâl, hâlimiz pürmelâl” diye sesli sesli düşünmüştü ki ablası sert bir rüzgâr olup esti üstüne: “Lütfen Meltem, sus! O senin annen! Her ne olursa olsun, ne yaşarsan yaşa, senin için emek veren biri. Seni koşulsuz seven… Sen görmesen ya da gösteremese de günün sonunda dönüp dolaştığın limanın… Ona bir şey olsa çok mu mutlu olacaksın?”

Meltem sustu. Kabullenemediği şeyleri bazen haklı, bazen haksız, aşırı bir tepkisellikle karşılıyordu. Kısmen farkındaydı yaptığının ama bu farkındalığa kapıyı açmak istemiyordu. Çünkü fark etmek, bir nevi değişmektir, fedakârlık gerektirir. Bu tarz durumlarda ablası için “Aşırı duygusal ve hassas” diyerek kapatırdı zihninde konuyu. Ama bu sefer kalbini huzursuz eden ve ısrarla gelen bu konuğa yer vermek istemişti.

Annesinin tüm onu yok saymalarını, daha iyisi ile kıyaslamalarını, hatta ve hatta saçı iki yandan toplanmış ama bir oyunla darmaduman edilen hâlini konu komşuya süs bebek niyetiyle servis edilememesinin hıncı haftalarına mâl edilişini de affedebilirdi belki. Tek bir şey için: “Seni sen olduğun için seviyorum” cümlesi her şeyin üstünü örtecek kuvvetteydi. Üstelik ölen bir kardeşin üstüne doğmak günah mıydı? Bedelini yıllardır ödeye ödeye bitirememişti.

Öfkeyle çantasını aldı ve dışarı çıktı. Yakın arkadaşı Leyla’yı aradı, sakinleşmeye ihtiyacı vardı. Bu anlarda Leyla onu arabayla alır, sahilde bir çay ısmarlar, içini döküp boşaltana kadar sabırla dinlerdi. Hem de sadece dinlerdi. Bu Meltem’e o kadar iyi gelirdi ki… Susuz kalmış ruhunda yeniden açardı begonyalar. Bu sefer de öyle oldu; Leyla arabasıyla Meltem’i aldı fakat sahile gidecek bütün yollar tıkanmıştı. Trafik oldukça yoğundu. Leyla, Meltem’in dikkatini dağıtmak için önündeki arabayı göstererek, “Hey gidi Şavrole, sen de  arabasın, biz de! Baksana, hepimiz burada sıkıştık, bir mil bile ilerleyemiyoruz” dedi. Derin bir nefes aldı, “Düşünsene Meltem” diye devam etti Leyla: “Zengini fakiri, âlimi cahili, hepimizin yatacağı yer musalla taşı, konacağı yer bir avuç toprak. Gel gör ki, insanoğlu ne nankör! Sürekli unutuyor asıl sahibini, emek vereni vefadan yoksun nice hareket eden cesetlerle dolu dünya.”

“Haklısın Leyla, hem de çok haklısın” dedi Meltem ve hızlıca arabadan inip koşmaya başladı. Koşarken ne arkasından bağıran arkadaşını, ne hunharca çalan kornoları duyuyordu. Dinlediği artık aklıyla el tutuşan kalbiydi. Kendi hatalarını fark etmiş, kimseye belli etmeden çözümü aramış ve artık bir karar vermişti. Ruhuna yapışmış bu sancıyı kerpetenle de olsa koparıp atacaktı. Canı yansa da annesiyle yüzleşecekti. Eve yaklaştığında kalbi hızla atmaya başladı. Her şeyi göze alarak derin bir nefes aldı, zile bastı. Gördüğü şey karşısında yutkundu. Zira kapı açılır açılmaz üzerinde hissettiği el, omuzundaki ıslaklık, zihninde patlayan mısırlar, yanaklarında elma şekeri…

Annesinin bir gülüşü ve içinde uyanan beş yaşında minik bir kız, artık gülümsüyordu hayata…