Fani tanrıcıkların oyuncağı olmak!

Tabii, kendini Batı felsefesinin atalarının tanımladığı gibi “İnsan düşünen hayvandır” tanımlaması ile izah ediyorsa orman kanunlarına tabi olabilir. Ancak İslâm ininin “eşrefi mahlukat/ yaratılmışların en şereflisi” olarak tanımlıyorsa, hem dünyaya saadetli bir “medeniyet tasavvuru” sunmak için, hem kendi insanlığını korumak ve insanca yaşamak için gayret kesilmesi gerekiyor. “Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!”

KÜRESEL boyutta bir hengâme içinde yaşamak savaşı veriyor insanlık. Dinsiz ve cinsiyetsiz bir “insan tomarı” tahayyül ediyor çünkü dünyayı yeniden dizayn eden güçler. 

Bu savaş ki, hem canice işlenen cinayetlerin, hem lütûfmuş gibi sunulan imkânlarla cinnet geçirmenin normalmiş gibi kabul görmesi bekleniyor. 

Düşüncesi, hissiyatı, tercihleri sosyal ağlar ve dijital aygıtlarla etki altına alınan insanların, kendisi için düşünme yetisinden yoksun bırakılıp “Senin için düşünüyoruz” lütfûna mazhar olması bekleniyor. 

Böylece insanlığın büyük bir kısmı -bizim toplumumuzun bir kısmı da- ki bu o büyük kısma dahil, fani tanrıların oyuncağı olduğunun idrakinde değil.  

Batı’nın sömürü politikası üzerine inşâ ettiği yönetim biçimlerine her ne kadar “uygarlık” ve/veya “modernite” deniyor olsa da, iptidai ve ilkel olarak tanımladığımız ve insandan ayırdığımız hayvanların “orman kanunları”ndan bir farkı olmayan hayatta kalma çabasıdır. 

Öyle ya, hayvanlar da hayatta kalmak için hissisce, içgüdüsel bir pratikle kendilerinden daha güçsüz olanı öldürür ve onunla beslenerek yaşar. Avını ilk yakalayan, taze gıdanın tadını çıkarır ve ardından güç hiyerarşisine göre orman müdavimleri payına düşeni alır. Sona kalan akbabalar leş yesin, orman kralının umurunda mıdır!? 

Tıpkı silâh, uyuşturucu gibi ölümcül ticaretlerle daha bilmem hangi illegal yöntemlerle kazandıkları tomar tomar parayı belli hesaplarda ve demir kasalarda sakladıkları gibi insanı da metalaştırıp, dünya insanlarını kapitalistçe kontrol ederek korunan tomarlara dönüştüren Haçlı ve Siyonist güçlerin insanlığa reva gördüğü “yaşamak” imkânının orman kanunlarından farklı bir yanı olmadığı aşikâr aslında. 


Aralık sayımızı “Vicdan, merhamet ve toplumsal sorumluluk” duyarlılığına dikkat çekmek için hazırladık ve siz güzide okurlarımızın dikkatine sunduk. Huzurlu okumalar diliyoruz efendim. 


Tüm ülkelerin kendi lisanlarıyla hazırlanmış lügatlerinde “Üst akıl, ortak akıl, birleşik akıl, akletmek, fikretmek, düşünmek, akıl tutulması” tanımları yer alıyor olmasına rağmen, “Şimdi git, Amalek’i vur ve sahip oldukları her şeyi yok et. Onları esirgeme; hem erkek hem kadın, hem çocuk hem de bebek, hem öküz hem koyun, hem de deve hem eşeği öldür…” emrinin yer aldığı kitabın kutsal ve buyurduklarının din olduğunun yadırganmaması, yargılanmaması ne de dehşet verici! Öte yandan “antisemitizm dayatması” ile canilerin korunmasının kabul görmesi insanlığı vahşi bir mahlûk tomarı hâline getirme planı olduğunu düşünememek ne büyük gaflet! Ve dahası, bir gün sıranın kendilerine geleceğini tahmin edememek ne akılsızca bir zannediş! 

Aslında batılın insanlığın geneli için ürettiği tüm kavramların janjanlı tanımlarının ardında yatan sahtekârlığın gerçekliğine defalarca şahit olunduğu hâlde ayıkmakta direnen kitlelerin akletme yetilerinin iflas ettiği apaçık ortada. Kendilerini tüm dünya insanlarının kralı sanan Haçlı ve Siyonist güçler, ülkelerin yer altı zenginliklerini, kültürel değerlerini, insanının yeteneklerini sömürmekle geldiği dünyaya hâkim konumunu korumak için şimdi de “insanın” ruhunu, hislerini, erdemlerini, insanî vasıflarını sömürmeyi görev edinmiş durumda. Toplumların ruhu böyle çalınıyor. İnsanın hissiyatı sömürülünce toplumlar hızla çürüyor. 

Bu durumu şöyle özetliyor Ahmet Hamdi Tanpınar: “Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde ortaya çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.” 

Böylece, halkların, aynı vatan içinde onursuzca birbirine düşman kesilmeleri bekleniyor. Bu tuzağa düşenler sayesinde iç savaşların mücadele, çatışmaların özgürlük, ilhakların hak, işgallerin meşru olarak kabul görmesi bekleniyor. İnsan, insanlık için düşünülmüş ve konfor vaadi olarak sunulmuş pek çok kavramsal tuzağa düşerek sömürülüyor. Orman kanunlarında “din ve vicdan hürriyeti, hayvan hakları, mülkiyet hakkı ve fikir özgürlüğü” maddeleri yoktur. Ve ormanda vicdan, merhamet, hakkaniyet gibi ihlallerin cezası da yoktur. Biri çıkıp bu tür yasaları ormanda ünlese hiçbir hayvanı bağlamaz! En acı gerçek ise, hayvanlar savaş çıkarmaz. İhtiyacı olandan fazlasını avlamaz. 

Malûm ki, toplumlar fertlerin bir araya gelmesi ile oluşur. Ve madem böyledir, öyleyse her ferdin kendi insanî vasıflarını korumakla mükellef. Her fert, akletme yetisini elindeki telefon aracılığı ile kendisine ulaşan ses ve görüntünün büyüsüne kapılıp her türlü iştaha ve hazza müptela olmamak için dirayetli bir varoluş mücadelesi vermesi gerekiyor. 

Tabii, kendini Batı felsefesinin atalarının tanımladığı gibi “İnsan düşünen hayvandır”tanımlaması ile izah ediyorsa orman kanunlarına tabi olabilir. Ancak İslâm dininin “eşrefi mahlukat/ yaratılmışların en şereflisi” olarak tanımlıyorsa, hem dünyaya saadetli bir “medeniyet tasavvuru” sunmak için, hem kendi insanlığını korumak ve insanca yaşamak için gayret kesilmesi gerekiyor. “Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol!”

Aralık sayımızı “Vicdan, merhamet ve toplumsal sorumluluk” duyarlılığına dikkat çekmek için hazırladık ve siz güzide okurlarımızın dikkatine sunduk. 

Huzurlu okumalar diliyoruz efendim. 

Hoşnut kalınız!