Eyvah bu çok yeni!

Duâ varsa, istemek var. İstemek varsa ilim var. İlim varsa bilgi var. Bilgi varsa olmak var. O’nun oldurması için bilgiyi talep etmek varken nedendir bu “Olmaz”? Yeniye karşı gösterilen telâş nedir? Yeni Türkiye’yi isteyenlerin yeninin önüne geçmeleri nedendir? Daha kaç 18 yıl geçmelidir müfredatı yenilemek için? Daha kaç 18 yıl geçmelidir gençliği anlamak için? Daha kaç 18 yıl geçmelidir kuşaklar arası farkı bitirmek için?

BİR zamanlar “çok satan” rekorları kıran bir kitap vardı. İsmi “Eyvah Yazılı Var” olan bu kitap, bir seri hâlinde basılmıştı. Birkaç öğretmenin öğrencilerinden aldığı absürt cevapları ihtiva eden mizahî bir kitaptı.

Kitapta, müfredata göre verilmiş olağan bilgilerin yazılı yahut sözlü sınavlarda sorulmasına karşılık öğrencilerin verdikleri sınır tanımayan cevaplar vardı. Bu cevaplara kimi zaman dinî, ideolojik yahut sosyolojik kriterlerinize göre kızabilirdiniz. Ancak verilen cevaplar, bana göre “Çocuktan al haberi” misali toplumsal derinliği gösteren numuneler taşıyordu. Bazı cevaplarsa olağanüstüydü. O cevaplardan biri hâlâ aklımdadır…

Din kültürü ve ahlâk bilgisi dersinde öğretmen, çocuklara “hikmet” kavramını anlatmaktadır ve şu ifadeleri kullanırken aynı zamanda sorar: “Öyle muhteşem yaratılmışız ki, düşünsenize, dilimiz ağzımız değil de göbeğimizde olsaydı nasıl konuşabilirdik sizce?”

Bu türden sorular kimi zaman aklımıza gelir ve yaratılışımıza şükrederiz. Âmenna, bu şükür yerli yerincedir. Ancak çocuklardan birinin verdiği şu cevap, benim için yıllardır düşünce ufkumu hep geniş tutmak için rehber niteliktedir: “Öğretmenim, dilimiz göbeğimizde olsaydı, bu kez de dilimizin göbeğimizde olduğunu doğru bulacaktık…”


Hayatın alışkanlıkları, “Nasıl bulduysan öyle bırak” tadında. Nasılına ulaşmanın farklı yöntemlerini geliştirmek değil, nasılını anlamak adına farklı yolların olabileceğini dahi düşünmek işimize gelmiyor. Bu yüzden değil mi her iş yeri tecrübeli eleman arıyor ama kimse düşünmüyor birinde başlamadıktan sonra kişi nasıl tecrübe sahibi olsun…

Periyodik cetvelde yeri boş bulunan elementlerin keşfedilmesi dahi belki de bu yüzden zor. Zira her boyutta İbrahim Müteferrika’nın karşılaştığı işsiz kalma tepkisine benzeyen tepkilerle karşılaşılacak. Her mesleğin kâtibi, işsiz kalacağı korkusuyla matbaaya karşı çıkacak. Elbette şükür olacak, peki ya fikir? Dilin ağızda olduğuna sarf edilen şükrün miktarınca dil hakkındaki fikir de olmayacak mı? O fikrin idrakine erecek dil, ne zikredecek?

Alışkanlıklarla yoğrulmak mı istenen, yoksa her an yarattığını beyan eden Yaratıcı’yı anlamak mı? İlim gizli bir hazine ve mümin onu daima aramalıysa, sonsuzluğu alışarak, durarak, sayarak okumak mümkün mü? Yeniyi kabullenmek elbette zor, ancak müminin yaptığı da zor olanı gerçekleştirmek değil mi?

Her peygamber kavmine gelip de o güne kadar ezberlenmiş ve alışılmış olana benzemeyen bir yeniyi sunduğunda söylemediler mi “Bu deli saçması” diye? Efendimiz her insanın eşit olduğunu söylediğinde bu yüzden itiraz etmediler mi? Efendimiz ilim Çin’de de olsa alınması gerektiğini söylediğinde itiraz etmediler mi? Efendimiz kız çocuğunun yaşatılması gerektiğini söylediğinde itiraz etmediler mi? O itiraz edenlerden farkları olsaydı, Hariciler de anlamazlar mıydı Mushaf’ın sayfaları mızrakların uçlarına geçirildiğinde o işin bir hile olduğunu? O itiraz edenlerden farkları olsaydı, Kûfeliler de gitmezler miydi “Gitme” dediklerinin ardından? Onları alışmaya alıştıran afyon neydi? Bize “Olmaz” dedirten afyonla aynı kimyada mıydı? Bizi “Olmaz” demeye alıştıran sentetik şeyle bir miydi?

Duâ varsa, istemek var. İstemek varsa ilim var. İlim varsa bilgi var. Bilgi varsa olmak var. O’nun oldurması için bilgiyi talep etmek varken nedendir bu “Olmaz”? Yeniye karşı gösterilen telâş nedir? Yeni Türkiye’yi isteyenlerin yeninin önüne geçmeleri nedendir? Daha kaç 18 yıl geçmelidir müfredatı yenilemek için? Daha kaç 18 yıl geçmelidir gençliği anlamak için? Daha kaç 18 yıl geçmelidir kuşaklar arası farkı bitirmek için?

Lokman’dan ölümsüzlüğün sırrını istemiyoruz ya, tek isteğimiz, yeninin anlaşılmasını sağlayacak ilâç… “Ya dilimiz göbeğimizde olsaydı, o ilâcı nasıl isteyecektik?” diye düşünmek boşa! “Bu kez de o hâlimizle isterdik” demek daha kolay zira…