“EVLİLİK” deyince hepimizin aklına bir merasim geliyor ne yazık ki. Bu merasim/ritüel ne yazık ki alışverişe veya altın gününe çevrildi. Kabul etsek de, etmesek de gün sonunda yaşadığımız şeyin tarifi bu.
En son gittiğim düğün merasimlerinde zarflar, kalemler ve sandıklar vardı. Yani kendimizi kandırıyoruz aslında. Biz düğün merasimi yapan ve aile kurmaya çalışan gençlere “Allah rızası için elimizden maddî anlamda ne geliyorsa” yapmıyoruz. Sadece borç veriyoruz onlara veya ailelerine. Ya da daha önce verdiğimiz borçları tahsil veya talep ediyoruz. Yanlış söylüyorsam hediyeler için verilen zarflar ve zarfların üzerine isim yazdırmaya çalışmalar ne oluyor?
Katılır veya katılmazsınız ancak yakın çevremizde yapmaya çalıştığımız, bir altın gününden daha başka bir şey değil. Ve bu işin içinde Allah rızasının olması da mümkün değil.
Son yirmi otuz yıllık ömrünüzü ve yaptığınız veya katıldığınız düğünleri düşünün. Sizin hediye olarak verdiğinizi düşündüğünüz/iddia ettiğiniz veya size gelen veya borç verilen hediyeleri de düşünün. Bu merasimlerin hayâl kırıklıkları oluşturmaması mümkün mü sizce? Allah nasip etmedi ve çocuğunuz olmadı meselâ, düğünlere mi gitmeyeceksiniz, yoksa düğünlere gidip hediye/borç mu vermeyeceksiniz? Veya sizin bir tane çocuğunuz var, akraba ve komşularınızın üçer beşer çocuğu var; o zaman ne yapacaksınız? Ya da sizin altı yedi tane çocuğunuz varken komşularınızın ve akrabalarınızın birer ikişer çocuğu var, o zaman içiniz rahat edecek mi? Ya da “Hep kârdayım” diye sevinecek misiniz?
Tahsil edemeyeceğiniz bir hediye/borç verdiniz veya fiilen ödeme şansınızın olmayacağı kadar fazla hediye/borç aldınız, ne yapacaksınız? “Ne yapayım, bu benim suçum değil ki” deyip huzur içinde, aldığınız hediye/borçları harcayacak mısınız? Ya da “Yapacak bir şey yok” diyerek sürekli alamayacağınız hediyeleri/borçları vermeye devam mı edeceksiniz?
Düğünlere gitmeseniz çok ayıp olur mu? Veya düğünlere gidecek ancak çok az, sizi hiç sarsmayacak bir hediye mi verirsiniz? Ya da hediye/borç vermez misiniz? Elbette ayıp olur ve “İnsanlar ne der, ne düşünür?” diye düşünürsünüz.
“Hediye/borç” diye sık sık yazmamın sebebi kimseyi kınamak değil. Ne haddime! Sadece bu yazıyı okuyan herkes kendi durumunu ve fiilî durumu bir anlık olsa bile tefekkür etsin istiyorum. Belki bir gün bana göre hiç de doğru olmayan bu duruma son veririz. Hiç umudum yok, ancak olsun. Bir sefer bir yer de bunu açmaya kalktım, aman Allah’ım, insanların çoğunun bunu ne düşünmeye, ne de konuşmaya hazır olduğunu gördüm. Hâlbuki her tarafından dökülen haksızlıkların bini bir para olan ve “Millet ne der?” diye yapmaya devam ettiğimiz ve çoğunlukla umduğumuzu hiçbir zaman bulamadığımız bir ucube merasim bu.
Çocuklarınız var ve Ankara’da yaşıyorsunuz. Yıllar içinde onlarca düğüne gittiniz ve onlarca hediye/borç verdiniz. Birdenbire sürpriz tayininiz çıktı ve Kayseri’ye gittiniz. Ne olacak şimdi? Çok yakın akraba ve arkadaşlarınızdan bir kısmı sizin düğünlerinize gelecek, diğerleri ve çok yakın olmadıklarınız gelemeyecek, gelmeyecek… Veya üç çocuğuna da hediye/borç verdiğiniz bir yakınınız, Mersin’e bir sebepten taşınmak zorunda kaldı, ne olacak şimdi?
Şunu sorabilirsiniz: “Seni bu kadar dertlere düşüren ne? Çok mu hediye/borç verdin de alamıyorsun?”
Benim bu hususta hiçbir derdim yok. Bugüne kadar en az otuz senedir düğünlere giderim, gidemem. Hediyeler veririm. Hiçbirine ne ismimi yazdırdım, ne yazdım, ne de verdiklerimi bir yere kaydettim. Son zamanlarda verdiklerim hariç, hiçbirini hatırlıyorum. Hatırlayayım hatırlamayayım, verdiklerimin hepsi helal ü hoş ettim. Bana hiç kimsenin bir borcu yok. Kabul etseller de, etmeseler de, bunu da buradan ilân etmiş olayım. Bütün dost ve akrabalarıma taahhüdümdür; benim çocuklarımın düğününe gelecek veya gelmeyi düşünen hiç kimsenin hediye getirme zorunluluğu yoktur. Başka hiçbir zorunluluğu da yoktur. Beklentim de olmayacak. Olabildiğince bundan kaçınmaya çalışacağım. Peki, beni dertlere düşüren ne bu kadar? Benim verdiğim değil, bana verilme ihtimâli oluşması…
Normal düğünlerin dışında bir baş belâmız daha var: Sünnet düğünleri… Zorlama bir düğün çeşidi… Bana göre, hiç olmaması lâzım. Hiç kimse buna zorlanmamalı. Zorla yaptırılan bir şey çünkü. Bundan yirmi yıl önce, ellerinizden öperler, ikiz erkek çocuklarımızın sünnetini yapmıştık. Bu doğal bir şey, çünkü olmak zorunda. Ancak çevremizden, “Olur mu, çocuklara merasim yapalım” tepkisi geldi. Hiç merasim yapmamak en iyisi, ancak o zaman nedense yapmayı tercih ettim ve işte o zaman dertlere düştüm.
Merasim kararı verdik ama bunu ilân etmemiz gerekiyor. Bu hediye/borç vermek kısmı beni dertlere düşürdü. Çevremde kaç tane çocuğu olmayan, kaç tane hiç erkek çocuğu olmayan dost ve akrabamız varsa düşündüm. Bir de üstüne üstlük herkes bir çocuk için çağırır, Rabbim öyle nasip etmiş, ben iki çocuk için çağıracaktım… O zaman çeyrek altın hediye/borç vermek âdettendi, dolayısı ile zımnen davet edeceğim herkese “İki çeyrek altın al ve gel” demiş olacağım. Yani bugünün parasıyla “Sekiz bin lirayı koy cebine, bana getir, çocukların yakasına iliştir nezaketle” demiş olacağım. Zulmü görüyor musunuz? Çocuğu olsun olmasın, insanların ekseri çoğunluğu bunu nasıl yapsın veya neden yapsındı ki? Bu saçma sapan bir şey ve çok büyük bir maddî yük.
Günümüzde insanların çoğunun bir ay boyunca çalışıp kazandığı ve evine zar zor yetirdiği paranın yarısını bana getirmelerini istiyorum. Neden? Sünnet düğünü yapıyorum da ondan… Hayda!
Karar üzerine merasim yaptık, çağırmamız gereken herkesi çağırdık, ancak bir farkla: İnsanları “vakıf pikniği” diye çağırdık, bir yemek verdik ve sonunda maksadımızı açıkladık. Tabiî ki kimse hazırlıklı değildi ve hiç kimse borç/hediye getirmemişti. Kimse borç/hediye veremedi. Merasimimizi yaptık ve çağırdığımız insanları bu yükten/sıkıntıdan kurtardık. Kurtardık da ne oldu? Çocuklarım büyüyene kadar çevrelerinde gördükleri örneklerden etkilenerek, “Bizim de şu kadar altınımız olacaktı, baba, sen buna engel oldun!” dediler. Ancak yaşları ilerleyip olayları idrak edecek seviyeye gelince, “Baba, teşekkür ederiz, iyi ki böyle yapmışsın, Allah razı olsun senden!” dediler. Rabbime şükür.
Takdir edersiniz ki güzel bir şey yaptım diye anlatmıyorum bunu. Normallerin anormal, anormallerin normal gibi görüldüğü bir çağda böyle de yapılabildiğini ve bu ucubelerden kurtulmamız gerektiğini, işin bu boyutunun asıl normal olduğuna kani olunması için sunuyorum. Allah rızası için, evliliklerde hediye verilsin ama hiçbir hesap yapmadan, verebilen versin verebildiği kadar… Kimse borç altına girmesin. Kimse “Ne yapacağım?” diye bu derdin altında ezilmesin. Hani Nasreddin Hoca misali, “Göle bir maya çalayım, belki tutar” demesi gibi benim hesabım.
Allah’a emanet…



