Eşyanın büyüsü, cesaret, cüret ve cürüm

Ve o muti, o idrakli, o hikmete ram olduğu yolculuğunda, yol arkadaşlarını çoğaltıyor. Hem kendi nefsine ikaz veriyor, hem omuz omuza yürüyeceği mü’min kalpleri davet ediyor müjdelenmiş sonsuzlukta birlikte olmak için. Yüzünü, fani olana değil, baki olana dönüp kışkırmaktan, eşyanın büyülü tuzaklarından korunmayı tercih ediyor. Habiller, Habilce bir yaşamak dilerken, eşyanın tesir edici etkisinden imtina etmek reçetesini hem Kitap’tan, hem kâinattan okuyor. Habiller birbirine “ölümlü olmanın” sırrını fısıldıyor; “bir nefes, bir soluk, bir buhar”…


BELKİ de gözden kaçırdığı cılız bir tahıl demetinde saklıydı insanın eşya ile ünsiyeti. Ve belki de ünsiyetten hasıl olan kanıksanmış kabullerine yenik düşünce göz ardı etti hakikati, görmezden geldi de bile isteye kendinden geçti. Halbûki, insanın eşyayla da bir imtihanı vardı. Sahip olma duygusuyla, eşyanın “ne”liğinden azâde içinde barındırdığı doğal, saf ve hesapsız güzellikteki huylarını deşmek, değiştirmek, başka türlü bir varlığa dönüştürmekte kışkırtıcı bir yanı vardı eşyanın. Ki, çoğalmaya başlayacak olan ilk insandan günümüze sürüp gidecekti bu imtihan. Eşya bazen ihtirasın, kıskançlığın, kıyasın belirleyicisi, bazen yenilginin mazereti, bazen zenginliğin işareti, bazen de tapılası Lât, Uzza, Menat olacaktı, sonra mücevher ve para… Ahir zamanda ise yaratılışından hoşnut olmayan eşyalaştırılan insan! 


Haberdar edilişinden habersiz olmanın umursamazlığı ile kefarete gönüllü olmanın akıbetini hesap edemediği bir yaşamak düşecekti bahtına! Katledecek, kardeş kanı dökecek, tamah edecekti. İnsanlığın ruhunu söküp iyiliği ve güzelliği, doğruluğu ve dürüstlüğü, haklılığı ve adaleti tırpan gibi biçecekti. Sair iyilere “güzel bir sabır” düşecekti. 


Belki de gözden kaçan, göz ardı edilen, göründüğü hâlde görmezden gelinen eşyanın büyüsüne kapılmak başkalaştırmaya yetti insanı. Halbûki, varlık âlemi olan dünyayı, kendi dünyasını çevreleyen insanları, sahip olduğu nesnel şeyleri ve sahip olmak istediği güzellikteki mülkleri teyit ve tayin edecek bir akla ve bir çift göze sahipti. Yine de tercihlerini belirlerken eşyayı masumiyeti, inancı, itaati sömüren bir dinamik, bir dinamit olduğu hakikatinden uzaklaşıp araç ve gerece sayma hatta imkân ve mâkâm için gerekliliğini savunmak gibi bir haklılığa soyundu. Böylece dışı donanmış, içi boşalmış insanlar güruhu istila etti dünyayı…  


Evet, belki de cılız bir tahıl demetinde saklıydı insanın eşya ile ünsiyeti! Hz. İnsan Adem’in iki oğlu arasında bir ihtilaf oluşmuştu. Bir oğul Habil ki, isminin anlamı ile müsemma; soluk, nefes, buhar… *1 Diğer oğul Kabil ki, isminin anlamı tüm yanılsamalara işaret; dünyaya getirmek, kazanmak… *2


Önce âyetler indi ve bu durumdan haberdar edildi tüm insanlık, insanî olanı takdim ile… Zıddından asla davet ile… Zalime de, mazluma da dikkat ile…  


“Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat: Hani ikisi de birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine, ‘Andolsun seni öldüreceğim!’ dedi. O da dedi ki: ‘Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder./ Andolsun ki sen öldürmek için bana el uzatsan bile, ben öldürmek için sana elimi kaldıracak değilim! Zira ben âlemlerin rabbi olan Allah’tan korkarım.” *3 


Böyle apaçık anlatıldı insanın “kurban” ile tetiklenerek iki kutba ayrılacağı, ki haberdar etmek “O’nun” Merhametinin izharıydı! Habersiz, yargısız, izahsız bir kader değildi insana sunulan! 


Sonra, insanlığın ilk var oluşundan kıyamete kadar sürecek; güzellikle çirkinliğin, iyilikle kötülüğün, doğruyla yanlışlığın bitimsiz mücadelesini ve insanoğlunun yaşamının değerini belirleyen bu ibretlik vaka kaynaklarda şöyle tanımlandı: 


“Hz. Âdem Hâbil ve Kābil’den Allah’a birer kurban takdim etmelerini, hangisinin kurbanı kabul edilirse onun haklı olacağını söyledi. O dönemlerde kurbanın kabul edildiğinin alâmeti semadan inen bir ateşin takdimeyi yok etmesiydi. *4 Kabul edilmeyen takdimeyi ise yırtıcı hayvanlar yiyordu. Kābil, ziraat ürünlerinin en kötüsünden az bir miktar takdim etti. Ayrıca takdimenin kabul edilip edilmemesinin önemli olmadığını ve kız kardeşinin asla başkasıyla evlenemeyeceğini düşünüyordu. Hâbil ise sürüsünün en iyilerinden besili bir koç ile süt ve yağ takdim etti; içinden de Allah’ın emrine boyun eğmeyi ve rızâsını kazanmayı arzu ediyordu. Her iki kardeş takdimelerini bir dağın tepesine koydular. Semadan bir ateş inerek Hâbil’in takdimelerini yedi; fakat Kābil’in takdimelerine dokunmadı. Bunun üzerine Kābil öfkelendi ve kardeşine kin duymaya başladı.” *5 


İki insan prototipi sunan bu Vahyi vaka hiç eskimedi, eskimeyecek. İmanlı insan ile inkârcı insan modeli ilelebet insanlığın kaderinde kazananları ve kaybedenleri kayda geçecek. Sonrası Habillere sonsuz sefa, Kabillere sonsuz ceza…


Kabil, cılız bir tahıl demeti ve itaatsiz kalbi ile sunarken takdimini, tanrıyı kandırabileceğini mi hesaplamıştı acaba? Bilinmez ama kardeşini kıskanma cinneti malûm. Ve sonrası cinayet! 


Ancak bilip gördüğümüz şudur ki, kendisine bağışlanandan muti bir kalp ile bağışlamayı, ikram edilenden ihtimam ile ikram etmeyi, paylaşıp bölüşmeyi bilseydi insan, gelişen verme kabiliyeti ile “ben”den “biz”e terfi edecekti. Yani ki, tek başına bir erk kavgasından ziyade, iman edenler zümresine dahil olmanın çokluğuna erişecekti. Göz koymayacaktı kendisinde olandan başkasına. Öfkesini muhatabına değil, nefsindeki habis ihtirasa yöneltip yenik düşmenin cinnetine hakîm olup cinayet işlemeyecekti. Ama işledi. Çünkü işlemesindeki hikmet tüm insanlığın tercih reçetesi olacaktı. Malzemesi bir tutam ot.


Kabiller, insanın aşkın cesaretinden neşet edebilecek; cüret ve cürmü temsil ediyor hâlâ, kıyımsız, özensiz, verme kabiliyetini yitirmiş bir temsil olarak yaşıyorlar aramızda. İsimleri gibi, -dünyaya getirmek, kazanmak- ile meşguller. 



Habiller, insanın aşkın cesaretini had bilirliği ile inancıyla, itaatiyle, sonsuzluğa talip olmanın itminanı kuşanıyor hâlâ… Cesaretin cürete ve sonra cürme dönüşmemesi için ahval ile tavsiye sunuyor: “Kazandığında susman güvendir. Öfkelendiğinde susman güçtür. Sana kötülük yapıldığında susman hikmettir. Kışkırtıldığında susman zaferdir. Alay edildiğinde susman yüceliktir. İhtiyaç hâlinde susman izzeti nefistir. Hüzünlüyken susman tevekküldür. İnsanlar sana nasihat ettiğinde susman edeptir!” 


Ve o muti, o idrakli, o hikmete ram olduğu yolculuğunda, yol arkadaşlarını çoğaltıyor. Hem kendi nefsine ikaz veriyor, hem omuz omuza yürüyeceği mü’min kalpleri davet ediyor müjdelenmiş sonsuzlukta birlikte olmak için. Yüzünü, fani olana değil, baki olana dönüp kışkırmaktan, eşyanın büyülü tuzaklarından korunmayı tercih ediyor. Habiller, Habilce bir yaşamak dilerken, eşyanın tesir edici etkisinden imtina etmek reçetesini hem Kitap’tan, hem kâinattan okuyor. 


Habiller birbirine “ölümlü olmanın” sırrını fısıldıyor; “bir nefes, bir soluk, bir buhar”…

 

---------------------------

*1-2: Hebel-Habal veya Habil/ Soluk, nefes, buhar ve Kain-Kayn-Kabil/ Dünyaya getirmek, kazanmak.

*3: Maide Suresi/ 27-28.

*4: Krş. Âl-i İmrân 3/183.

*5: https://islamansiklopedisi.org.tr/habil-ve-kabil