İNSANIN biçimlendirdiği ne alanda ve ne amaçla kullanacağına yine insanın karar verdiği bütün öznelliğiyle karşısında durduğu nesnel varlıklardır eşyalar. “Şey” tekilinden türetilip, işlevlerine göre isimler aldığını da görebiliriz.
Eşya ile ilişkilerimiz erken çocukluk döneminde başlayıp, yaşanmışlıklarımıza bağlı olarak değişkenlik gösterir. Kimi zaman güçlenir, kimi zaman anıların arasında unutulup giderken göreceli bir süreklilik içinde varlığını muhafaza eder. Başlarda işlevsel, ihtiyaç merkezli ilişki kurulurken, çevre, kültür, coğrafya ve içinde yaşanılan zamanın hissettirdikleri ile başka şekillerde kendini görünür kılar.
Hayatımıza aldığımız her şey sevinçlerimizin, üzüntülerimizin, şaşkınlıklarımızın, yanlışlarımızın da şahitleridir. Genellikle bizim onlara yüklediğimiz anlamlara göre şekillenirler. Meselâ bir kırmızı minibüs sizi annenize de götürebilir, annenizi sizden de götürebilir. Birinci durumda her gördüğünüzde içinize ılık ılık anneniz akar, tekrar tekrar binmek istersiniz. İkinci durumda ise binmek orada kalsın, görmek bile istemezsiniz.
Nesnelerle kurduğumuz bağlar duygu dünyamızı şekillendirirken, kontrolü kaptırırsak gerçekle aramıza bir duvar gibi dikilirler. Hatta bazen üzerimize yıkılıp bizi de altına alabilir. Bazen de tekrar normale dönmemiz uzun uğraşlar isteyebilir.
Eşyanın inanç dünyamızda kendisine bakılırken asıl var edenini düşündürmek gibi de bir misyonu vardır. Eşyayı emanet serlevhasıyla hayatımıza alıp, içinde saklı olan hikmeti düşünmek bizi olması gereken ilişki şekline ulaştırıp, bu konudaki vasatı yakalamamızı da kolaylaştırır. Hiçbir şey boşuna değildir sonuçta. İnsan da dahil her nesnenin bir var kılınış gayesi vardır. En şerefli mahluk kutsal gayesine ulaşabilsin diye hizmetine sunulmuştur eşya. Ve de insanın hayatını kolaylaştıran her eşyanın da bir yeri vardır zihin dünyamızda.
Eşyanın insan hayatında konumlanması, ardında sakladığı anlam ile de farklılaşır. Yüklediğimiz anlam, taşıdığımız inanç ile değer kazanır, üzerindeki duygu yoğunlaşması onu sembolleştirir de. Örneğin, Kâbe’nin duvarındaki “Hacer-ul Esved” taşı, normalde diğer bütün taşlar gibi bir taştır. Bizim yanımızdaki değeri ise onu Sevgililer Sevgilisi’nin öpüp koklamasından ileri gelmiştir.
İnsanın eşya karşısındaki konumlanışının sahip çıkmak eksenli olmaması büyük bir yanılgıdır. Sahip olmak yoktur, marifet, sahip çıkmakta gizlidir. Buradan da eşya karşısında her istediğimizi yapamayacağımız sonucuna ulaşmış oluruz. Büyüklerimiz zulmü, “bir şeyi ait olmadığı yere koymak” diye tarif etmişlerdir. Bizden beklenen, ihtiyacımızı görecek kadar alıp, kullanıp ait olduğu yere iade etmektir. Bize düşen, yol yapacağız diye yoldaki asırlık çınarı kesmek değil, yolu çınarın kenarından dolandırarak yapmaktır.
Eşyanın yaşantımızda açtığı konfor, çoğunlukla tövbesi gerekir bağımlılıklara neden olur. Tuzlu suyun su içme isteğini sonlandırmaması gibi alışveriş yapmak da alma hissini azaltmaz hatta kamçılayarak daha fazla almalara götürür insanı. “İhtiyaç mı, heves mi” oluşuna bakmaksızın yığar insan. Öyle ki hem fiziksel manada hem manevî anlamda hareket edecek yer kalmaz hayatında. Edindiğimiz her mal, duygularımızda, bilincimizde bir yer tutar. Bu da hassalarımızda körelme ve ruhumuzda daralma olarak bize geri döner. Kireçten tıkanmış tahliye boruları gibi hislerimizdeki, duygularımızdaki tıkanıklık değil midir bizleri “nemelazım”cı yapan? Ne aç olanı, ne çıplağı, ne de yetimi göremeyişimiz bundan değil midir? “Bu arterlere tasadduk anjiyosu gerekir” dediğinizi duyar gibiyim. Aksi takdirde sürekli alıyor, biriktiriyor, tüketiyor ve paylaşmıyorsanız, “Boşu boşuna huzur aramak gibi bir zahmete hiç girmeyin” derim.
İnsanın algısı nesnenin ne’liğini ve anlamını da belirlemektedir. Dışarıda normal bir yeşil halı iken Rasul-ü Ekrem Efendimiz’in kabri şerifinin çevresindeki yeşil halılar, cennet bahçesi niteliği kazanıyor. Diktiğim bir kıyafet benim kibrime yatak olabileceği gibi, bana dikme yeteneğini verdiği için Allaha şükür sebebim de olabilir. Sevgilinin eline usulca bırakılmış bir mendil mutlaka vefa edilecek bir söz iken, küçük yaşta kaybedilen bir baba tesbihi, evlat için babaya dair her şeydir. Şair “Kireç akıtır duvarlar gözlerinden/ Koltuklar, henüz soğumamış cesetler olur/ Halılar bıçak sırtı./ Telefon, eli kanlı bir zanlı…/ Eşyalar bile senden yana olmuyor mu?/ Bo-ğu-lu-yo-rum….” dizelerinde bir ayrılık hâlini eşyaları işaret ederek çok güzel anlatmamış mı?
İnsanı merkeze alan ahlâkî veya dinî bakış açısıyla eşyanın sınırlandırılması, insanın eşyaya hükmetmesini mümkün kılar. Bu sayede insan eşyanın kontrolünü elinde bulundurur. İnancımızın kınadığı çok eşya sahibi olmak değil, arındırılmamış mala sahip olmak aslında. Tabii ki paylaşarak, ihtiyaç sahiplerine vererek arındıracağız. Bütün varlığın Sahibi vermenin hikmetini “Kitâb-ı Kerîm”inde anlatırken, oransal ilişkisini de elçisi ile bildirmiştir.
Matematikte kırktan bir çıkarsa otuz dokuz, dinimizde ise kırktan bir çıkınca dört yüz kalışı da bundandır. Ne yazık ki varidatın merkeze alındığı günümüzde eşyanın insana hükmedişini esefle yaşıyoruz. Kişinin eşyaya değer kattığı günlerse çok gerilerde kaldı. Modern insan eşyadan değer kazanmayı o kadar içselleştirmiş ki gerçeklik algısı paramparça olmuş durumda.
İnsanımız falan beylerin koltuğundan, filancanın yemek takımından almanın kişiyi onlar gibi yapacağı sanrısını yaşıyor. Oysa en zengin adamın evinde olan yemek masasının aynısını evime getirmek beni zengin yapmayacağı gibi, en ünlü ressamın şövalesini satın almak da beni ressam yapamaz. Ama biz her şeyi satın alabileceğimiz zannıyla yaşadığımız için “olmak” yerine bizi “olmuş” gösterecek aksesuarları çoğaltmaya çalışıyoruz.
Aldıkça alıyor ve varlığımızı alışlarla verişler arasında bir yere konumlandırıyoruz. Mutluluğu alarak, yığarak veya sayarak kovaladığımızı sanıyoruz ama bir türlü yakalayamıyoruz. Tam vardığımızı sandığımız anda mutluluk çoktan uzaklaşmış oluyor. Elimizde ise bir demet pişmanlık ve vicdan sızısı kalıyor. Vicdan sızlar. Evet, çünkü böyle bir durum fıtrata hiç uymamakta ve de alttan alttan kişiye pişmanlığa dair sufle vermekte.
Evlerimiz ekonomik şartların elverdiği oranda bizim yaşam tahayyülümüzü üç aşağı beş yukarı yansıtır. Hatta ev sahibelerinin imzasını görüveririz bir köşesinde. Kimi yerde otantik, kimi yerde modern çizgiler öper gözümüzden. Bazı evlere gidince mobilya mağazasına girmiş olma hissi ne kadar itici? Ortamdaki ağaçların, üzerine giydirilmiş kimyasal kokularını hissetmeye çalışın. Ağaç kokusunu severim aslında ama daracık odaya uygunluğu hiç gözetilmeden, aralarına sevgi, muhabbet yedirilmeden dolduruluşunadır isyanım. Her şeye yer ayrılmış, ama insana yer yok neredeyse. Misafir odası kırk yılda bir gelecek misafirle özelleşiyor ama bomboş duruyor. Özellikle büyük şehirlerde ev sahibesinden tabir caizse vize almak oldukça zor olduğu için ziyaretçi sayısı günden güne azalmakta. Haddinden fazla hatıra eşyalarla doldurulmuş bir eve varınca etnografya müzesine girmiş hissiyatını da söylemeden geçmeyeyim.
Yaşanmışlıklara saygıyı elbette anlayabilirim. Ama eşyalarımızı hatırlatıcı olmaktan daha fazla anlam yüklemeden hayatımıza almalıyız. Gittiğimiz yerleri, oralardan aldığımız objelerle hoyrat bir şekilde haykırmanın alemi yok diye düşünüyorum. Aksi takdirde biz vasatı kaçırırken, hepsi çok kıymetli bu kıyamadıklarımız çok fazla biriktirilmekten dolayı çöp vasfı kazanır. Eşyayı hakkınca paylaşmak bizi ebedî saadete ulaştırırken, toplayıp saymak ise sonsuz cezaya muhatap edebilir.



