SERİN günler, esintili ve dalgın. Bir dağ başını sarmış sis. Beyaz ve içten bir sarmalayışla dolaşıyor şehirlerin göğünde. İçinde bulduğu tenhalığı, örttüğü yeryüzüne borçlu hissediyor bugünlerde.
Hâlbuki nice kalabalıkları gizliyor beyazlığıyla, bu yalnızlık niye? Birkaç gün sahiden herkesin arasında bulunurdu var olan tüm görüşleri belirsizleştirmek için kente indiğinde. Varlığını harcatırdı yeryüzünde olup bitenlere, çünkü uzaklaşıp gideceğini yahut yok olacağını bilirdi biraz zaman sonra. Varlığının değmesi için, yaşamı bir süreliğine durdurmaktan övünç duyardı. Bir mevsimi ya da toprağı yoktu ki yer edebilsin oracıkta...
Her zaman sonlu bir yaşamı vardı onun. Tüm yapıp etmeleriyle yapayalnızdı. Örttüklerini görünmez kılarak kendi varlığının hükmünü sürdü yıllarca. Örttüğüne belirsizlik getirirken, kendisini tam mânâsıyla ortaya çıkarttı ve varlığını belirginleştirdi. Onu gördük yalnızca tüm beyaz yanlarıyla, içinde sakladıklarını değil. Bilinmezliği içinde her şeyi mevcût kıldı, belirsizliklerle belirginleşti.
Eğer örtecek bir şeyi olmasaydı sisin, adına “sis” demeye bile yeltenmezdik. Gizleri görmeyişimiz onu sis yaptı. Öyleyse o, muhtaçtır örtmeye; tek başına kendisini gerçekleştiremeyendir.
Bugünlerde sis, rûhunun tanımı peşinde. Gerçekten kimdi ve neyden oluşuyordu? Alçalmış bir bulut muydu yalnızca yahut büyük bir yük müydü benliğine? Yağmurlarını içinde yaşayan, gözleri nemli bir beyazlıktan mı ibaretti yoksa? Gizleri içinde barındıran, büyüten fakat onlara kendisinden bir sır atfedemeyen miydi?
Soruyordu, öyleyse bilecekti neliğini. Soruları ona sataşırken ansızın bir esinti sardı dört bir yanını. Rüzgârdı bu. Rüzgâr gözle görülmüyor, elle tutulmuyor ve duyulmuyordu. Sis onu inanmak ve bilmekle tanımıştı. Sise göre rüzgâr, gözle görülmez fakat fırtınalı bir gecede ağaçların yüce dallarıyla oynar durur, yaptıklarını izletebilirdi. Elle tutulmaz fakat estiği zaman yüzünde hissedebilirdin dokunuşunu; sana dokunabilirdi. Sesi çıkmaz fakat bir kapı aralığına sıkıştığında ıslık çalar, sesini duyurabilirdi. Camları yumruklayan öfke de vardı onda, etekleri uçuşturan muziplik de. Dalgaların yönünü belirleyen irade, saçları savuran romantizm ondaydı.
Tüm bu düşüncelerinin giriftliğinde sis, rüzgârı kendisine benzetmişti. Rüzgâr da hep bir başkasına ihtiyaç duyardı. Var olabilmesi için çarpması ve yankı bulması gerekiyordu. Hiçbir nesne yahut kimseye ilişmeden estiğinde, boşlukta, kendi kendine kaldığında, esintisini ve anlamını yitiriyordu. Sis bu düşüncesini epey sevmişti ve rüzgâra karışmayı diledi. Ona seslendi: “Rüzgâr! Senin mevsimin var mı sahi?”
“Yok!” dedi rüzgâr, sisin etrafında dolaşarak. “Benim de yok!” dedi sis. İçini yokladı; kalabalıkların, kentlerin arasında dolaşan kimi beyazlıkları rüzgâra kapılma telâşındaydı. Oysa bu, sis için yok olmak demekti.
Bazen zannetmek, ne büyük ceza oluyor! Sis, rüzgâr hakkında yalnızca zannediyordu. Onunla ne kadar benzer olduğunu düşünüyordu fakat yanıldı. Rüzgâr bu düşüncelerin kırıntısını duysa, sisin en büyük düşmanı olabilirdi. Çünkü rüzgâr, estirendi. Müthiş bir dev olduğuna inanırdı her zaman. Yenilemez ve kendi başına dolaşandı. Sis âniden rüzgâra döndü, bir müddettir onu izliyordu duyguları çağlayarak. “Senin rûhunu tanıdığımda rûhumu meşrulaştırdım, öyleyse çoğaldım” dedi coşkuyla.
Rüzgâr hiddetlendi. Bir başına ve kudretli oluşu zedelenmişti sanki sis bunları söylediğinde. Sisin hizasına inmenin kendisini küçültmek mânâsına geldiğini düşündü ve feci öfkelendi. “Yeryüzü dolup taşıyor. Sen kaçışı, yok oluşu unutma! Bilinmezliklerin ve yalnızlığın üzerinde sakil durmuyor ki çoğalasın! İnkâr etsen de, sana yakışan bir yüzün var” dedi sise üstten bir sesle.
Sis öyle büyülenmişti ki bu söylenenle, örseleyen ses tonunun farkına varmadı. “Ötede dur, orada büyü” diyordu rüzgâr fakat sis bunları anlayamayacak kadar beyazdı. Rüzgâr, götürdükleriyle ayrılacaktı sisin yanından. Esiyor ve terk ediyordu, uzaklaştığını sandı. Sis kalabalıklardan ve çöktüğü kentten vazgeçti bir esinti uğruna, zaten tenha değil miydi ve zaten yok olma vakti gelmemiş miydi beyazlığının?
Rüzgâr, peşinde sisi buldu. Sis kendini savrulur buldu esintide. Oysa zaten rüzgâr dilemese de oradan geçmekle sürükleyecekti sisi ve yok edecekti onu, bunun farkında değildi. Sis delik deşik oldu esintiyle, bunu düşlüyordu inançlı bir kalple. Yeryüzü bilinmezlikten ve beyazlardan sıyrıldı. Rüzgâr sordu benliğine: “Sen mi dağıttın onu? Dağıttın onu… Onun, ona yakışan bir yüzü yok artık!”



