SİSTEM: Bir kümedeki varlıklar üzerinde hüküm sürebilmek üzere tasarlanan egemenlik planı… Dünya dillerinde “sistem” kelimesinin çeşitli karşılıkları mevcut. Bunlar arasında bugünün İngilizcesinde yer alan “order” bir yana, günümüz Türkçesinde “düzen” ve “nizam”, terim zemininde ise “dizge” ve “mekanizma” gibi kelimelerle de anılıyor bu ifade.
Ancak sistem, bir fıtrat fonksiyonu taşıması hasebiyle “yapay fıtrat” açılımı taşır. Bu çerçeveden bakıldığında sistem, fıtratın dışındaki fıtrat oluşturma çabası. Fıtratı İlâhî ölçüyle değerlendirdiğimizde, bu ölçünün evvelâ hayatî anlamda özgürlük arz ettiğini görmek gerekir. Fıtrat hükme ve tamamında hâkimiyete odaklı değildir. Zira fıtratı kuran/ inşâ eden Kudret, hâkimiyetini demirden bir balyozla hissettirmediği gibi, küçük bir toplu iğne acısı gibi de hissettirmez. O zaten Tek Hüküm Sahibi olduğunu bilerek sisteme ve uşaklarına mühlet vermektedir.
Sistem kendisine uymayanı/inanmayanı yok etmek üzerine kuruluyken, fıtrat kurgusunda fıtrata uymayanın/inanmayanın da hayat ve kazanma hakkı mevcuttur. Buna karşı sistem, kendisine uyulması için fesadı uygulamaya döker. Zira fıtratın zıddı fesattır.
Hangi açıdan ele alınırsa alınsın, sistem, hâkimiyete yani egemenliğe odaklıdır. Hükmün kimde olduğunu göstermek için ilâve biçimde gayret gösterir. Kendisine teslim olmayanı zorlar. Küme dışında duranı, durmak isteyeni kümenin içine vakumlar. Fıtratınsa zorlaması yoktur. Fıtrat, indeks kodlaması bakımından bir kez yazılmışken; sistemse yamalı bohça misali, kaybettiğini gördüğü anda kaybetmesine sebep olan boşluğu kapatmaya çalışır.
Fıtrat, ilk insandan itibaren beşere insanlığı tebliğ etmek üzerine kurgulu olmasına rağmen tebliğ ettiğini bir egemenliğe dönüştürme iştahıyla bir dikte ve despotluğa dayamaz. Sistemin kurgusunda insanlığa tebliğ değil, insanlığı bahane ederek beşer arasında sınıflandırma yapmak söz konusudur. Bu çerçevede yeryüzünde inşâ edilmiş pek çok egemenliğin sosyolojik plandaki tabakalandırma faaliyetleri “sistem” adıyla anılır. Kast sisteminden kapitalist sisteme, komünist sistemden küresel sisteme türlü devirlerde dönen “makine”, öğütmek üzere diktatörlerini, despotlarını, titanlarını, firavunlarını, nemrutlarını ve bu işin hukukçularını yetiştirmiştir.
Tarih boyunca görülmüştür ki, gündelik hayattan ticaret hayatına, çalışma hayatından aile hayatına her alan, kurallara muhtaçtır. Fıtrat, halâk etme yani yaratma eylemiyle paralize şekilde kodlanmış bir yazılım olduğundan, yaratılmışın kodlarına doğrudan hitap eder biçimde bir senkronizasyona sahiptir. Bu senkronizasyonla, DNA sarmalındaki proteinlerin birbirlerine uygun eşleşimi gibi, halk edilmiş olanın yani mahlûkun fıtratı ahlâkla şifrelenir. Buradan anlaşılmalıdır ki, ahlâk sadece fıtratın olduğu/ kaldığı yerde mevcuttur. Ahlâkın olmadığı yerde bu yüzden sistem işler. Sistemin ahlâkı yoktur, çünkü teknik olarak yaratma kudretine sahip değildir. Sistem, yaratma hevesindeki bir uğraştır. Ve bu uğraş etrafında ahlâka değil, sekülere uygun bir hukuk oluşur.
Mitra inancında, Hint inançlarında, Zerdüştlükte, tahrif edilmiş Musevilikte ve tahrif edilmiş İsevilikte üretilen ikilik (düalizm), inananlarına Âdem’in yaratılış hikâyesinin farklı formlarda anlatılmasıyla inşâ edildi. Bununla Yaratıcı kudretin bir değil iki olduğu ve her şeyin bu iki büyük gücün arasındaki çatışmadan, diğer adıyla “kaos”tan meydana geldiği hikâyesi, sanki bir gerçek gibi yazılı kurallar arasına ilk doktrin olarak kazındı. Bundan maksat, fıtrat diye bir şeyin olmadığını ve yerine kurulan sistemlerin fıtratı yaşatmak için kurgulandıklarını kabul ettirmek içindi. Böylece kişiye/ kula, Tek Yaratıcı Kudretin esas ve ilkelerine uymak yerine diğerininkine uyulduğunda da yine İlâhî bir eylem yapmış olacağı anlatılabilirdi. Bu çerçevede “ibadet, abd ve abid” kelimelerinin anlamları dahi kurban edilebilirdi. Daha açık ifade etmek adına bir misal verelim: Goyimler ancak bu gerekçeyle öldürülebilirlerdi…
Âdem, Yaratıcı Kudretin yeryüzündeki halifesi yani temsilcisi olmalıyken O’na ibadet etmesi ve günahlarından arınması gereken robot olarak böylelikle kavrandı. Oysa Kudret Sahibinin muradındaki temsilcilik, O’nunla birlikte anılan sürekli üretme zeminine endekslenmeliydi. Her an ve her mekânda yaratmaya devam eden Yaratıcının Elçisi de bugün ölecekmiş gibi âhiret ve hiç ölmeyecekmiş gibi dünya yurdu için çalışıp üretmeyi, insanlara faydalı olmayı, insanların efendisinin insanlara hizmet eden olduğunu ve kıyametin koptuğu görülse dahi elde bulunan fidanın toprağa dikilmesi gerektiğini bu yüzden salık vermişti. Öyle ya, ancak böylece “Abdullah” olunur. Yani “Allah’ın üreten insanı”…
Buradan bakıldığında “iman”, sürdürülebilir bir üretim işlevselliği taşır. Ölümünden sonra dahi kişiye kazandırmaya devam eden bir salih amel olarak sadaka, mutlak biçimde hayata sürdürülebilir işler kazandırmak demektir. Bu işleyişi Yaratıcı Kudret, helâl ve haramlarla denetlerken kontrolü yine abdine bırakır. Açı itibariyle helâl, üreten insan için hakkında çözüm üretilebilen konuları tanımlarken; haram ise hakkında çözümü olmayan başlıkları ortaya koyar. Helâl de haram da fıtratı korumak içindir.
Sistem ne helâl tanır ne de haram… Sistemin kurucuları bakımından sisteme kayıtlı köle/ robot, kurallar ekseninde hareket etmediğinde doğrudan yaptırıma uğrar. Pişmanlık hissi ve/veya tövbe müessesesi yoktur. Bu planda zaten geçmişi örtmek ve yeni durumun sürdürülebilirliğini sağlamak bağlamında bir setretme de yoktur. Hatta bu planda Es-Settar olanı görmezden gelme vardır. Zaten iddiası, bizzat hâlık olmaktır.
Yaratıcı Kudret, yeryüzünde fıtratı reddederek sistem kurma yoluna gidenlerin karşısına, gazap ve cezayla çıkmak yerine kendi tercihlerini gösterebilecekleri habercileri vasıtasıyla fıtratı hatırlatma yolunu seçmiştir. Bu haberciler “Arz üzerinde fesada yönelmeyin” diyerek karşılarına geçtikleri zaman, sistem sahipleri, “Biz sadece ıslah edicileriz” derler/ demişlerdir (Bakara, 11). Hazreti Âdem’e vahyedilen suhuftan Kur’ân-ı Kerîm’e değin tüm anlatı bu resmi ortaya koyar.

Yaraların temizlenmesi ve kapanması bir yana, güç kaybeden kasların fizik tedavi ve terapiyle yeniden canlandırılması için bir süreç gerekliydi. Bu süreçte sisteme karşı sadece ve sadece fıtratın sesi oldu Recep Tayyip Erdoğan. Fısıldadı ve bekledi: “Dünya beşten büyüktür! Daha adil bir dünya mümkündür…”
Dünyanın çivisi ve Türk Devleti
Fıtratın kopuşu yani ahlâkın ortadan kalkarak toplumsal çürümenin yüz tutuşunu anlatmak için kullandığımız deyimlerden biri, “Dünyanın çivisi çıkmış” ifadesidir. Bu cümle acaba bir gerçeklikten haber vermek için mi “dünya” ile “çivi” kelimesini yan yana getirmiştir?
Ayaklı dünya maketleri vardır, bilirsiniz. Düzenek, maketin ortasından geçen bir direğin bir zemin desteğine bağlanmasıyla kurulmuştur. Dönme kabiliyeti olan maket, bu direği merkez alarak döner. Âdem Nebî’nin yeryüzüne indirilip de affa eriştikten sonraki ilk görevi, Mescid-i Haram’ı çevreleyerek Kâbe’yi (Allah’ın beyti) inşâ etmek olur. Yeryüzünde fıtrat bozguna uğrayıp da arz fesada yüz tuttuğunda, o Kâbe (Allah’ın beyti) de yıkıma uğramıştır.
Âdem Nebî’den sonra Kâbe’yi yeniden inşâ ederek yeryüzüne fıtratı fısıldayan ve “Biz diğerlerine duyuracağız” müjdesine muhatap olan kişi, İbrahim Nebî ile yardımcısı olarak oğlu İsmail’dir (as). Ancak onlardan sonra da Kâbe çeşitli yıkımlar görmüş, hatta Hazreti Muhammed Mustafâ’dan (sav) sonra dahi defalarca saldırıya uğramıştır. Bu saldırılardan birini, yaratıcı kudretin sahibi olan Allah, Bizzat, tam da özellikle fıtratı son kez hatırlatacak olan Son Nebî’nin dünyaya teşrif etmesinden birkaç sene evvel önlemiştir.
Âdem ve İbrahim Nebî’den sonra Kâbe’nin vücudunu tamir etmek yani fıtrata yol açmak aklı, Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafâ (sav) ile okunur. Hacerü’l-Esved’i muhteşem bir hakem aklıyla yerine koyarak tarihin son erdemli hareketini yapmak ve Bizzat taşı yerine oturtarak Kâbe’yi yeniden tamamlamak, O’nun için dedelerinden Kendisine ulaşan bir hediye gibidir.
Buradan şuna ulaşmak mümkün: Fasitler dünyanın çivisini her çıkardıklarında, Fıtratın Düzenleyicisi onu yeniden imar etmeye muktedirdi. Daima muktedirdir… Buradan bakınca önemli olan, bizim tercihlerimizin hangi yönde olacağıdır. Zira Allah’a ve abdi/ arzdaki halifesi insana düşmanlık ederek fıtrata karşı savaş açanlar, kendi sistem çivilerini döktürerek yeryüzünün her kenarına yaydılar, çakmaya ise devam ediyorlar.
Artık bu düzlükte herhangi bir elçinin gelmeyeceğini biliyoruz. Bu bakımdan yeryüzünde fasitlere karşı fıtratın müdafi olarak sürdürülebilir bir eylem çabası içinde olmak zorundayız. Bu müdafaanın en ciddi cephesi ise Türk Devleti’nin merkez üssü Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Türkiye Cumhuriyeti, son yirmi üç yılda yaşadıklarıyla ileri bir katastrof planını geride bırakmıştır. Bu katastrofta türlü kutupların politikalarından birini seçeceği umulan Devlet, Türkiye Cumhuriyeti’ni konumlandırdığı noktada ektiği stratejinin ürünlerini Kafkaslar, Doğu Akdeniz ve son olarak Bilâd-i Şam ve Halep’te hasat etmiş olarak sıradakileri toplayacağı günleri çentiklemeye devam etmektedir.
Bu strateji takviminde başrolü üstlenen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2003 itibariyle iktidarda konumlandığı ilk günden beridir çeşitli formlarla kamuoyunun karşısına çıkmış ve derin bir mücadelenin içine girerek gazâ vermiştir. Bu yüzden Sayın Erdoğan’ın konumlandığı yeri fıtratın dışında görmek niyeti güden pek çok okuma mevcuttur. Ancak önemli olan, onun hangi yönde tercihte bulunduğudur.
Recep Tayyip Erdoğan’ın çivileri
AK Parti’nin kuruluşu sürecinde Sayın Erdoğan, gömlek metaforunu bizzat kullanması gerekçesiyle fıtratın dışına çıkmakla eleştirildi. Sistemin yeni adamı olduğu ve görevini yaptıktan sonra onun da öğütüleceği konuşuluyordu. Göstereceği icraatla acaba sistem için yeni bir çivi mi çakacaktı, yoksa sistemin çivisi mi olacaktı? Yıllar, onun döneminde sistem için çakılan yeni çivileri gösterdiği gibi, Sayın Erdoğan ile aynı safta durup “Ne demek sistem için çivi çakmak? Ben bizzat sistemin çivisiyim!” diyen pek çok isme de şahit etti.
Erdoğan, çivi olup başını ezdirmemeye de niyetliydi ama kendisini kullandırmamaya kararlı olsa da çivi çakmaya yarayan çekiçleri maalesef engelleyemedi. Zira bir çekici tutmaya çalışırken diğer çekiçle ellerine vuruyorlardı. Öyle ya, “Millet duvarı zarar görmesin” derken çok defa elini çekiçlerin altına uzatmıştı.
Sistem, Sayın Erdoğan’ın karşısına çok farklı boyutta farklı adlara sahip çiviler çıkardı. Beton çivisi, duvar çivisi veya ahşap çivisi gibiydi 28 Şubatçılar, medya, ETÖ, FETÖ, Masonlar, PKK, DAEŞ ve daha çok örgüt ve örgütsel yapı. Bunlara karşı elini uzatıp dururken, 15 Temmuz’da doğrudan başını uzatmak zorunda kaldı. Millet, parmaklarında derman kalmadığını görerek, onun tarafını tutsa da tutmasa da başına bir şey gelmesine göz yummadı ve çekici tutan ellerden birine okkalı bir tokat patlattı. Artık sistemin çekiçlerinden biri Erdoğan’ın tam da önüne düşmüştü. Fakat çekici tutacak eller çok yaralıydı.
Yaraların temizlenmesi ve kapanması bir yana, güç kaybeden kasların fizik tedavi ve terapiyle yeniden canlandırılması için bir süreç gerekliydi. Bu süreçte sisteme karşı sadece ve sadece fıtratın sesi oldu Recep Tayyip Erdoğan. Fısıldadı ve bekledi: “Dünya beşten büyüktür! Daha adil bir dünya mümkündür…”
İbrahim Nebî’nin sesini bütün yeryüzüne duyuracağını vadeden Kudret, Recep Tayyip Erdoğan’ın da bu seslenişini bütün kulaklara duyurdu. Artık Sayın Erdoğan, Karabağ’dan sonra daha kesif bir alan olarak Suriye’de galibiyetini bütün cihanın tasdik ettiği aklın temsilcisi olarak doğrudan kabul gördü. Ve şimdi çekiç tutmanın yanında, yıllardır derinlerde üretilen millî çivileri çakmanın zamanı gelmişti. Peki, bu mümkün müydü?

Elbette her şeyin vakti vardır. Fakat en çok korktuğumuz, tam da son operasyon için hamle yaptığımızda zamanın durmasıdır. Öyle ya, civanmertler kolay yetişmiyor. Yetişenlerin yerini gafillerin alması ise bu yüzden vebâl oluyor. Bu yüzden fıtratın gereği yapılmalı, vakti gelenin sırası geçirilmemeli…
Sisteme karşı sistem kurmak: Fıtratı hatırlamak
Sayın Erdoğan’ın millî çiviler çakması elbette mümkün. Kaç yıl boyunca verdiği mücadelede bunun örneklerini defalarca gösterdi zaten. Ancak millî çivi çakmak sistemi yaralamıyor ve yıkmıyorsa, bu durum geçici bir çözümden ileri gitmeyen gerçekliği de itiraf eder sadece. Yani önemli olan, sistemi çivilemektir.
Argodaki anlamıyla çivilemek, “öldürmek” demek. Sistem öldüğünde, fıtrat kendi kanalında/ mecrasında akarak ahlâkı konuşlandırır. Ancak böylece aile kurtulur, toplum kurtulur, dünya kurtulur…
Fasitlerin hukukçularından bahsetmiştik başlangıçta. Buna göre tanrısı titanın veya despotun kendisi olan dinin kurallarını ortaya koyanlar, “din adamı”, bir başka ifadeyle “ruhbanlar”, “brahmanlar” olarak kabul görüyorlardı. Toplumsal hukuku böyle bina edenler, titana yapılacak tapınmayı kendi haklarının (zenginliklerinin) korunmasında ve kendilerinin üst sınıf olarak imtiyazlarla donatılmasında meşrulaştırıyor; zulüm, rant, talan, hırsızlık, tecavüz, faiz ve ailenin ortadan kalkması tarafıyla ilgilenmiyorlardı. Bu kökleri bugünün zamanına taşıyarak modernize eden Batı, imtiyazları organize ederken fıtrata yapılan saldırıyla tıpkı tarihte olduğu gibi yine ilgilenmedi. Eğer ilgilenseydi, ne İsrail gibi bir katliam canavarı, ne de beş büyük gibi bir kavram meydana gelebilirdi. Yani lâik ve seküler marjda işleyen din, yeni adamlarını meydana getirmişti. Çocuk katillerinden vatana ihanet eden casuslara, uyuşturucu kartellerinden paralel şebekelere, terör örgütlerinden tecavüzcü ve dolandırıcılara pek çok sistem temsilcisinin sığındığı günah çıkarma kabini, bu adamların muhakeme mekanizmaları oldu.
Buradan bakınca Sayın Erdoğan’ın çivi üretiminden bahsettik ama sistemi çivilemek için nasıl bir araç kullanmak gerektiğinden bahsetmek daha önemli. Zira önüne düşen çekiç, Erdoğan için son derece yetersiz. Bir de kabiliyeti belli. Çünkü sistemin malı. Öyleyse kendi eline, kas yapısına uygun, bugünün diliyle ergonomisi bize has bir endüstriyel tasarıma sahip başka bir gereç kullanmak gerek.
Sağına soluna baktığında ya da hafızasını şöyle bir yokladığında bu minvalde pek çok yoldaşı, Sayın Erdoğan için tam önüne dikilmiş vaziyette, 15 Temmuz misali saldırılara karşı kalkan gibi bekliyor. “Bekliyor” derken, durakta otobüs veya avluda ezan beklemekten bahsetmiyoruz. Onlar, iman sahibi abidler olarak üretmeye devam eder şekilde bekliyorlar. Yani üretiyorlar. Bir belediye başkanlığı, bir milletvekilliği, bir genel müdürlük, bir bakanlık, bir makam yahut mevki içinde olmamalarına rağmen üretiyorlar.
Meselâ LGBT, fasitlerin fıtrata karşı kullandıkları en ileri silahlardan biri olmuşken, buna karşı toplumu bilinçlendirmek ve tepkiyi yükseltmek adına sürekli karşı hamle projeleri üreten ve uygulayan isimler mevcut. Aileyi ve gençliğimizi gözeten, bu iki kavram için fıtrat üzere mücadele eden civanmertler var. Ticareti rant pazarına dönüştürmek isteyen sisteme karşı yine fıtratı tavsiye ederek Sayın Erdoğan’ın hatırlatmak istediğini doğrudan uygulayanlar var. Spordan gıda sektörüne pek çok alanda kumar, uyuşturucu ve kara para illetini işletmek ve bunlardan kazandıklarıyla egemen olmak isteyenlere karşı canıyla ve malıyla doğrudan savaşan delikanlı mücahitler var.
Somut anlamda sahada, çarşı pazarda halkla buluşan, üniversitelerde öğrencilerle kucaklaşan, sosyal ve yerel medyada yaptığı paylaşım, program ve katıldığı söyleşilerle (röportajlarla), çıkardığı kitaplarla bir şuur için çabalayan, Sayın Erdoğan ile tanış olan, onun için taşı dahi kırmaktan yüksünmeyen ve ona bir söz veren, ailesini devletin muhafızı gören canfedalar var.
Bu saydığımız özelliklere sahip olanların hepsi, fıtrata meydan okuyan sistemcilere karşı her fırsatta ve hatta her gün fıtratı hatırlatmalarıyla göz önündeler. Onlara verilmesi gereken görev, sistemi çivilemek için, sisteme karşı fıtratı uygulayacak yeni dilin oluşturulmasında alan açmak olmalıdır. Yapılacak tek hamle ise “imkân vermek”...
Sistemi çivilemek operasyonu
Sistemi çivilemek kastında fıtratı uygulamak için, kelimeleri hakikî anlamlarıyla okumak ve temel felsefeyi yeniden oturtmak ilk esas olmalıdır. Bu anlamda Kur’ân’dan hareketle “Oku!” emrini, “Gör, anla, birleştir, kompoze et ve tasarla!” şeklinde algılamak ve bugünün meselelerini yeniden başlıklandırmak elzemdir.
Başlıkları ele almak üzere mevcuttaki bakanlıklara verilen isimleri kullanmak mümkün. Önemli olan, bakanlıklar arasındaki sinaps bağlantılarını fıtrat ekseninde kurmaktır. Sistemin bu başlıklar arasındaki bağı koparmak üzere kurguladığı bürokrasi yapısını fıtratla temellendirdiğimizde bu problem çözülecektir. Bunun için yukarıda andığımız serdengeçtilerin gelecek inkılapta doğrudan yer alarak bürokrasi havuzunu süzmelerine imkân verilebilir.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modeli, çivilerle öne düşen çekiçler vasıtasıyla tartışılır hâle getirilmiştir. Oysa bu modelin hüviyeti ve gereği anlatılmamış, anlaşılması Sayın Erdoğan’ın etrafında yer tutanlar tarafından doğrudan engellenmiştir. Bunun örnekleri, modelin kamuoyuna sunulduğu referandum öncesinde modeli desteklemediği bilinen AK Parti üst yönetimi ile ayrıca kendini gizli tutan klik ve kriptolar olarak eski İstanbul Milletvekili Metin Külünk’ün karşısına çıkmış, Sayın Külünk’ün daha sonraki röportajlarıyla kayda geçmiştir.
Sayın Külünk’ün isminden hareketle, onun gibi isimler özel noktalarda dehşet verici pozisyonlarla vazifelendirilebilir. Meselâ Sayın Külünk’ün PKK, DAEŞ ve FETÖ’ye karşı verdiği mücadele bütün kamuoyunda takdir kazanırken, LGBT’ye karşı verdiği savaş ise yılları aşarak pek çok lobinin hedefine oturmasına da neden olmuştur. Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin eski bir üyesi de olan Külünk, finans operasyonlarının arkasındaki güçleri de açıktan hedef alarak, 15 Temmuz’da önünde olduğu gibi, Sayın Erdoğan’ın bu alanda da kalkanı olmaktan çekinmemiş, Türkiye’yi karış karış gezip gençlerle buluşarak Sayın Erdoğan’ın sistemi nasıl çivilemek üzere olduğunu binlerce defa anlatmıştır. Hepsi bir yana, Almanya’nın sınırlarına girmesine izin vermediği Külünk’ün örneğin Berlin’de Türkiye’yi özel bir dokunulmazlıkla temsil etmesi dahi fıtrata, İslâm’a, Türklüğe ve Türkiye’ye meydan okuyanların mide asidini yükseltecek ciddi bir hamle olabilir.
Sayın Metin Külünk, Sayın Cumhurbaşkanımızın vefa dolu hayatının en müşahhas şahitlerinden biri olarak fazlasıyla yakınında bir örnek. Onun gibi nice isim, çok yakınında yahut uzağında olsa da “sistemi çivilemek operasyonunda” Sayın Erdoğan’ın “Akıncısı” olmaya namzettir.
Elbette her şeyin vakti vardır. Fakat en çok korktuğumuz, tam da son operasyon için hamle yaptığımızda zamanın durmasıdır. Öyle ya, civanmertler kolay yetişmiyor. Yetişenlerin yerini gafillerin alması ise bu yüzden vebâl oluyor. Bu yüzden fıtratın gereği yapılmalı, vakti gelene imkân verilmeli. Ne demişti Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu?
“Gazi alperenler, işe koyulun,/ Gayrı söze vakit az verilmeli!/ Bitevi atlara rüzgârca soluk/ Ve yıldırımlarca hız verilmeli.// Ekmek, su, aş bulmak gecikebilir./ Temele taş bulmak gecikebilir./ Ülkeye baş bulmak gecikebilir./ Adalet gecikmez, tez verilmeli!”
Ülkenin başı, vazifesinin başında, hamdolsun. Ömrü uzun, sağlığı daim olsun. (Âmin.)



